İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

radikal2: Yahudi düşmanlığı? Daha neler…

AYŞE HÜR

Bugün Türkiye’de, “Yahudi ırkından gelenlere duyulan fanatik nefret” olarak özetlenebilecek antisemitizmin, bize değil, Avrupa’ya has bir
ırkçılık biçimi olduğu düşünülüyor. Çünkü hepimiz, Hıristiyan Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudilere Osmanlı devletinin nasıl kucak açtığına dair öykülerle büyüdük. Buna bir de II. Dünya Savaşı sırasında diplomatlarımızın Yahudileri Nazilerin vahşetinden kurtarmak için yaptıkları kahramanlıkları ekleyince “Türkiye’de Yahudi düşmanlığı yoktur!” diye böbürlenmek kolay oldu. Ancak genel olarak Cumhuriyet tarihi, özel olarak da son yıllarda yaşanan irili ufaklı birçok şeyi bir araya getirdiğimizde buna inanmak çok kolay olmuyor.

Tarihçiler, sınıfsal ve etnik konumları yüzünden politik olarak Jön Türk hareketini, Meşrutiyet’i, Kemalizm’i ve Cumhuriyet’i destekleyen Yahudilerin, Ermeniler ya da Rumlar gibi ulusal bağımsızlık ya da toprak talepleriyle ortaya çıkmadıkları için Kemalizm’in “Türkleştirme” politikalarından büyük zarar görmediğine inanırlar. Ancak yine de Cumhuriyet’in ilk yılları “uyumlu” Yahudi cemaati için bile kolay geçmedi. Tarihçi Eric Hobsbawm’ın “Katastrof Çağı” diye andığı I. ve II. Dünya Savaşları arasındaki bu karanlık dönemde, antisemitizm başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa’da hızla yayılırken Türkiye de bu gelişimden payını aldı. Türkiyeli Yahudilere karşı en sistematik ve acımasız saldırı, tarih kitaplarımızda hiç yer verilmeyen 1934 tarihli Trakya olaylarıdır. 21 Haziran-4 Temmuz 1934 arasında Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de yaşayan 30 bin Yahudiye yönelik (CHP yerel teşkilatınca örgütlenen) saldırılar sonucu evini, işini, ırzını, malını kaybeden 15 bin Yahudi can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kalmıştı. 1934’de ülkeyi “kültür” temelinde üçe bölmeyi hedefleyen ırkçı İskan Kanunu yasalaştığında Yahudi cemaati sesini daha çok duyurmak için Dr. Abravaya Marmaralı adlı üyesini bağımsız milletvekili
olarak Meclis’e sokarken devletin ve halkın düşmanca tepkisine maruz kalmamak için olsa gerek, Sefardim dili yerine Türkçe kullanmaya başladı. Aynı şekilde 1934’te kabul edilen Soyadı Kanunu’nu büyük bir hevesle uygulamaya geçti. Ancak 1937’den itibaren Türkiye’deki Alman propaganda aktiviteleri hızla artacak, İstanbul’da Cağaloğlu’nda Alman Enformasyon Ofisi açılacak, Almanca yayın yapan Türkische Post ve Yunus Nadi tarafından yayınlanan Cumhuriyet gazeteleri Nazi propogandası yapmaya başlayacaktı. Yani Yahudiler için durum giderek zorlaşıyordu.

Struma faciası

Gerçi 1938’de CHP Manisa milletvekili Sabri Toprak tarafından Nazilerden kaçan Yahudilerin Türkiye’ye göçünün önlenmesi için verilen iki yasa teklifi kabul edilmedi, ama devlet içinde güçlenen Almancı eğilimin etkisiyle ülkenin tek resmi haber ajansı olan Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu. Bunları, Struma faciası izledi. 11 Aralık 1941’de Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudisini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi, Türkiye’nin izin vermemesi yüzünden 2,5 ay boyunca Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra 24 Şubat 1942’de kovulduğu Karadeniz’de Alman denizaltılarınca ya da Balkanlar’dan Adriyatik’e yapılan nakliyatı engellediğini sanan bir Sovyet denizaltısınca
batırıldı. Facidan sadece bir kişi kurtuldu. Olaydan sonra Başbakan Refik Saydam şöyle demişti: “Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara mekân olamaz!” Bu yıllar ilginç biçimde, Türk hükümetinin ve diplomatlarının Yahudileri Nazi zulmünden kurtardıkları yıllar olarak da ele alınır. Nitekim Türk Hükümeti tarafından 12 Şubat 1941 tarihinde çıkarılan ‘Transit Kararnamesi’ sayesinde, Avrupa’dan İstanbul’a gelen Yahudi mültecilerden “Filistin’e girebilmek için vizeye veya Latin Amerika pasaportlarına sahip olanların” Sirkeci’den; vizesi olmayanların ise Marmaris ve Bodrum’dan küçük teknelere bindirilip kaçak olarak Filistin’e gönderildiklerine dair anlatılar vardır. Ancak 1941’de tüm Yahudi erkeklerin ikinci kez askere alınmasının gizemi bir yana 1942 tarihli ünlü Varlık Vergisi’nin esas muhatabı Yahudiler olurken, 6-7 Eylül 1955’de

“Kıbrıs Türktür Türk kalacak!” diye haykırarak azınlıkların ev ve işyerlerine hücuma geçen saldırganlardan nasibini Yahudiler de aldı. Bütün bunların Yahudilerin ve Türklerin kolektif belleğinde ne gibi izler bıraktığını tahmin etmek zor değil.

İsrail düşmanlığı=Yahudi düşmanlığı

Nitekim günümüzde solculardan sağcılara uzanan geniş bir yelpazede her işin altında “Yahudi parmağı” aramak olağan bir tutum. Özellikle İsrail-Filistin çatışması da önemli bir dönemecin alındığı 1968’den itibaren
İsrail’in yayılmacı politikalarına karşı çıkmakla, Yahudiliğe karşı olmak sıkça karıştırıldı. Belki de bu yüzden 1986’da Neve Şalom Sinagogu’nda 22 kişinin öldürülmesi büyük yankı uyandırmadı. Solcu Yalçın Küçük’ün zirvesini oluşturduğu yaklaşıma göre ise Türkiye’deki saygın bilim insanı, sanatçı, politikacıların neredeyse hepsi, 1638’de Anadolu’da mesihliğini ilan eden ancak Osmanlı’nın baskısı ile bir çeşit İslam-Musevi sentezi oluşturan Sabetay Sevi’nin müridleri olarak “Sabetaycı” ya da “Gizli Yahudi” adıyla Türkiye’nin düşmanı olarak nitelenirler. (Halbuki Musevi Yahudiler ile Sabetaycılar birbirini sevmez.) Bu kriptocu görüş, geçtiğimiz yıl Malezya’nın eski başbakanı Mahatir Muhammed tarafından güncellenen, ünlü sağcı “Haçlı-Siyonist Komplosu” ile benzer mantığa sahip. Bu teoriye göre Müslüman ülkelerin bölünmesine, sınırlarla ayırılmasına neden olan birçok tarihi olayda Yahudilerin rolü vardır. Bu komplonun 20. yy’daki en önemli duraklarını ise Ortadoğu’yu Fransa ile İngiltere arasında paylaştıran 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması, Mustafa Kemal’in 1924 yılında Hilafete son vermesi, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması, 1967’de Arap-İsrail savaşı sonucu Müslümanlar için kutsal Kudüs’ün Yahudilerin eline geçmesi, 1991’de Irak’ın ABD tarafından yenilgiye uğratılması ve 2003’te tümüyle işgal edilmesi oluşturur. Bu görüşün yandaşları Keşmir’de, Sudan’da, Etiyopya’da, Tayland’da ya da Bosna-Hersek’te Müslümanlara karşı saldırıya geçen yerel güçlerin gerçekte tek bir merkezden koordine edildiğine inandıkları için, ne kendi ülkelerindeki antidemokratik rejimleri sorgulamayı ne de karşı tarafla uzlaşmayı düşünürler; aksine savaş ve terörün en geçerli yol olduğuna inanırlar. (14 milyon Yahudi’nin 6 milyarlık dünyayı yönettiği fikrine inanmanın aşağılayıcı yanı bir yana, bugün İsrail-Filistin çatışması biraz da bu komplo zihniyetinin yarattığı kolaycılık yüzünden çözülemiyor olabilir. Öte yandan “Osmanlıyı arkadan hançerlediği için” ulusça sempati duymadığımız malum Arap kökenli Filistinlileri yıllardır sorgusuz sualsiz desteklememizin ardında, karşı tarafın Yahudi olmasının yarattığı “ezber” de yatıyor olabilir.)

Sonuç olarak, 1999’da Adnan Gümüş ve Müfit Gömleksiz adlı iki bilim adamının Adana’daki 22 lise ve Çukurova Üniversitesi’ndeki altı fakültede okuyan toplam 1631 kişi arasında yaptığı bir araştırmada, “Hitler Almanyası’ndan Yahudiler sürülmüşse, bunda kendilerinin tamamıyla suçsuz oldukları söylenemez”, “Yahudiler, tarihte pek çok kötülük yaptı”, “Yahudilerin (ve Ermenilerin) ülkemizi terk etmesi, bizim için çok iyi olur” gibi ifadelere karşı çıkanların sadece yüzde 11 ile yüzde 31 arasında kalması düşündürücüdür. 2002 yılı Nisan ayında Açık Radyo’da yayınlanan “Tat Muhabbetleri” programında “Filistin’de kanlı olaylar olurken Yahudilerin kutsal bayramı Hamursuz’un kutlanmasını” protesto eden antropoloji öğrencisi de, ona yanıt veren Ömer Madra’nın söze “Gösterdiğiniz tepkide yerden göğe haklısınız. Tüm dinleyenlere bir özür borçluyum” diye başlaması da üzücü. Barış Girişimcileri adlı saygın sivil toplum hareketinin “Kötülüğe karşı iyilik, kötüye karşı iyiler, İsrailliye karşı Filistinli, Yahudilere karşı Araplar” sloganındaki ırkçı tanımlamalar
da endişe verici. Belki de “ülkemizde antisemitizm yoktur” diye rehavete kapılmak yerine bu iğrenç ırkçılık türünün açık ve gizli biçimlerine karşı uyanık olmak daha akıllıca olacak.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: