İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

radikal: Batı laikliği: İnanç hürriyeti

AVNİ ÖZGÜREL

Hz. İsa, sadece kutsal emirlerin muhatabı olmak üzere değil, kendilerinin ezelde ve ebedi olarak Allah tarafından ‘seçilmiş ırk’ olduğuna inanan Yahudi kavmine mensuptu. Tanrı’nın muradı ve Hz. Musa’nın söylemi farklı olsa da, sonuçta Musevilik, seçilmişliğin yalnız kanla tevarüs edileceğini düşünen, dinin tebliği diye bir derdi olmayan, iman esaslarını benimseseler dahi Yahudi soyundan gelmeyenlerin dahil olamayacakları bir inanca dönüştü.. Bu çemberi Hz. İsa kırdı. Neticede de Hıristiyanlık hangi ırktan olursa olsun ilahi mesaja bağlanmak isteyen herkese kucak açan bir inanç olarak çığ gibi yayıldı.

Hz. İsa’ya inananların siyasi iktidar talebi yoktu. İlk Hıristiyanlar kendileri için cennet tasvirleriyle süslü uhrevi krallığın hayalini yeterli sayıyorlardı. Ancak tarihi süreç ortaya farklı bir tablo çıkardı. Kilise 5. yüzyıldan sonra, zayıflayan Roma İmparatorluğu’nun bıraktığı boşluğu doldurmaya talip oldu, bu misyonu üstlendi ve tarihin bilinen en zengin hükümdarlığı haline geldi.

Lafı fazla uzatmaya gerek yok; sonuç malum: Kilisenin sınırsız hâkimiyetine tepki laik devlet modelini doğurdu. Vatikan asırlar boyu direndikten sonra ‘her türlü bid’atin sentezi’ saydığı modernizme boyun eğdi; ‘helak olma hürriyeti’ diye tanımladığı ‘din ve vicdan özgürlüğü’ prensibini kabullendi; bununla da kalmadı ‘devrin vebası’ dediği laik devlet anlayışını içine sindirmek zorunda kaldı. (*)

Neden inanç hürriyeti

Elimizdeki İncil (müjde), esin kaynağı Hz. İsa’ya vahyedilen ayetler olmakla birlikte esas olarak Hz. İsa’nın söz ve davranışlarından
oluşmuş bir metin. İslami terminojiyi kullanacak olursak hadis kitabı niteliğinde. Zaten kutsal kitabın 60’a yakın versiyonunun bulunması, kilisenin bunlardan sadece dördünün esas alınmasına ilişkin kararı da eldeki metinleri farklı tanımlamaya imkân vermiyor. Kabul edilmiş dört İncil yazıcısından Matta, Markos ve Yohanna’nın Hz. İsa’yı tanıdıkları ya da onun çağdaşı oldukları kesin. Dördüncü yazar, Hz. İsa’yla karşılaşmamış ama Hıristiyanlığı din olarak inşa eden Aziz Paulus’un yakınında bulunmuş bir kişi olan Luka. Ve nihayet dört İncil de içerik olarak birbirinden farklı, hatta çelişik.

Örneğin Matta ve Markos Hz. İsa’nın tebliğ görevini sadece bir yıl süreyle yaptığı kanısındadırlar; oysa Yohanna peygamberin üç yıl boyunca ilahi mesajı yaydığını söyler. Keza Matta’ya göre Hz. İsa milat kabul edilen yıldan dört sene önce doğmuştur; Luka’nın metninden onun miladi 6 yılında dünyaya geldiği sonucu çıkar. Markos onun doğumunda herhangi bir olağanüstülük bulunduğundan söz etmez. Bunlar ve bunlara eklebilecek pek çok ayrıntının asırlardır kilisenin başlıca meşgalesi olduğunu, Hıristiyan teologların Hz. İsa’ya ilişkin bilimsel değer taşıyacak, tarihsel, arkeolojik kanıt bulmaya onun tebliğ ettiği ilahi mesajı anlamaktan daha fazla önem verdiklerini söylemek abartı olmaz. Bunu Hz. İsa’nın kefeni olduğu iddia edilen bir bezde onun yüz hatlarının belirdiği inancında; izin doğal sebeplerle oluşmasının imkânsızlığını kanıtlamaya verilen önemde; kimi kutsal metinlerin üzerinde Şeytan’a ait el izlerinin bulunduğu iddiasında tespit etmek mümkün.

Kilise farklı düşünse de bu tablonun sıradan Batı insanının ruh dünyasında Hıristiyan inancının esasına ilişkin kuşku ve kayıtsızlık oluşturduğu; insanları Hıristiyanlık dışında manevi arayışlara sevk ettiği gerçek..

Bundan dolayı kilise, savruluşun önünü kesmek için resmen onaylamamakla birlikte karşı çıkmadığı yüzlerce Hıristiyan mezhep ve tarikatını çatısı altında tutuyor; binlerce akademik kuruluş, basın-yayın organı, ticari ve finans şirketi aracılığıyla, manevi gücüyle kıyaslanmayacak büyüklükte bir alanı etkin şekilde kontrol ediyor. Hıristiyanlığın tek bir yorumunu resmi olarak ve ulusal ölçekte kabul ettirmekteki imkânsızlığın ‘inanç hürriyeti’ni kilisenin geri çekilişte ‘tahammül’ sınırı olarak ortaya çıkardığına şüphe yok. (**)

Dengeyi ‘hürriyet’ sağlıyor

Din savaşları yüzünden asırlarca rahat yüzü görmeyen, mezhep kavgalarını katliam boyutunda yaşamış bir kıta olan Avrupa, zar zor kurduğu iç barışın bozulmasını artık ihtimal olarak bile aklına getirmekten ürküyor. Bundan dolayı düşünce planında çok da önemsediği ama kilisenin öfkesini çekmemek için siyasal sistem içinde ‘köpürtemediği’ laiklikten ziyade inanç hürriyetini ön plana taşıyarak denge oluşturmaya çalışıyor.

Öte yandan laiklik her ne kadar din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tarif edilse de, uygulamada ortaya tek tip bir model çıkmadı. Örneğin İngiltere, Danimarka Yunanistan gibi ülkeler din-devlet birliği üzerine inşa edilmiş siyasal düzenlerine sadık kaldılar. Nitekim bu kabulden dolayı günümüz İngilteresi’nde Anglikan kilisesinin ulusal kimliğine karşı çıkan yok.

Kralın tacını Canterbury Başpiskoposu’nun elinden alması, siyasi kimliğinin yanında kilisenin başkanı sıfatını taşıması, parlamenterlerin görevlerine dua ederek başlamaları, kilisenin parlamentoda temsilci bulundurması, 24 Anglikan piskoposunun Lordlar Kamarası’na üye olmaları, okullarda zorunlu olarak her gün derslere duayla başlanması ve 1988 yılında çıkarılan yasayla ‘İngiltere’de dini geleneğin Hıristiyanlık olduğunun ve eğitimin bu doğrultuda yapılması gereğinin’ ifade edilmiş olması bunun göstergesi. Keza Lutherci Evanjelik yorumun hâkim anlayış olduğu Danimarka’da da, kilisenin ‘devleti destekleyeceği’, kralın bu kiliseye mensubiyetinin şart koşulduğu bir Anayasa yürürlükte. Ve yine Danimarka’da kilise görevlileri ‘devlet memuru’ statüsünde.

Aynı şekilde komşumuz Yunanistan’da da Ortodoksluğun ülkenin ‘resmi ve üstün’ inancı olduğu, eğitimin amacının ‘milli ve dini şuuru geliştirmek’ olduğu Anayasa’da açıkça belirtilmiş durumda. Bunların dışındaki Avrupa ülkelerinde, örneğin Almanya’da ne devlet dini ne de milli kilise var.

Hatta Alman anayasasında ‘Devletin dini yoktur’ diye bir hüküm yer alıyor. Ancak aynı anayasanın başlangıç bölümünde bu metnin ‘Allah ve insanlar indinde sorumluluk bilinciyle hazırlandığı’ ifadesine yer veriliyor ve federal cumhurbaşkanının göreve başlarken edeceği yemin ‘Allah bana yardım etsin’ cümlesiyle; pek çok eyalette yargıçların edecekleri yemin: ‘Her şeyi bilen Allah’ın huzurunda yemin ederim’ cümlesiyle bitiyor. Daha önemlisi Weimar cumhuriyet anayasasından kalma bir hükme dayanılarak Almanya’da kiliseler hem genel bütçeden yardım alabiliyor hem de devletten kilise hizmetleri için ‘vergi toplamasını’ isteyebiliyor. Bu sayede Alman kiliselerinin Avrupa’da devletten sonra en büyük ‘patron’ ve finans kaynağına sahip kurum durumunda olduğuna şüphe yok.

1789 Fransız ihtilaline kadar Kalvinist Protestan yorumunun resmi inanç olduğu Hollanda’daya gelince orada Fransızların baskısıyla din ve devlet işleri biribirinden ayrıldı. Yürürlükte olan Hollanda anayasası din konusunda sadece ‘Herkes dinini ve inançlarını ferdi veya kolektif olarak serbestçe yaşama hakkına sahiptir’ hükmünü getiriyor.

Ama uygulamada Hollanda’da kilise hiçbir Avrupa ülkesinde olmadığı ölçüde siyasal ve sosyal yaşamda etkin. Nitekim kilisenin doğrudan ya da dolaylı siyasi parti, sendika, dernek kurduğu; hastanelerden basımevlerine, günlük gazete, radyo ve televizyonlardan her seviyede okul/üniversite sahipliğine kadar hayatın her alanında var olduğu ikinci bir Avrupa ülkesi yok. Belçika’da da laik devlet ‘inanç hürriyeti’ne dayanmış durumda. Ancak bu, Belçika’da monarşinin Katolik karakterini korumasıyla çelişkili sayılmıyor.

Türkiye açısından ‘örnek ülke’ konumundaki Fransa’ya gelince 1801’den itibaren adım adım gerçekleşen laikliğin 1905’te ulaştığı nokta devletin ‘ne resmi ne de ayrıcalıklı dini’ olduğu. Almanya’nın hâkimiyetindeyken sonradan Fransa topraklarına katılmış olan Alsace bölgesine tanınan özel statü ve iki dünya savaşında Fransız ordusunda görev almış Müslüman askerlerin gönüllerini kazanmak için Paris Camii için devlet bütçesinden ödenek ayrılması dışında Fransa bu tercihinden taviz vermedi. Buna karşılık Fransa’yı çığ gibi kaplayan kilise vakıflarına bağlı okullarda sürdürülen eğitime ve kiliseye bağlı şirket, dernek ve organizasyonlara müdahale de etmedi. İspanya’da Franko sonrası restore edilmiş olsa da ‘Katolik Hıristiyan inancının ayrıcalıklı’ konumuna;

İtalya’da ‘Katolik inanç ve kültürünün ülkenin ulusal ve tarihi mirası olduğuna’ yapılan anayasal atfa işaret ederek Avrupa’daki laiklik turunu tamamlamak mümkün.

(*) Papa XI. Pie 1925 yılında hâlâ ‘din ve devlet ayrılığının ne kilisenin ne de insanın tabiatına uyduğunu’ söylüyordu. Demokrasiyi ise kilise ancak 1945 yılında XII. Pie’nin yayımladığı Noel mesajında resmen kabullendi.

Okuyucular bu konuda daha geniş bilgiyi Doç. Dr. Fazlı Arabacı’nın Jean Baubèrot’dan çevirdiği kitabından alabilirler..

(**) Hıristiyan kilisesi bünyesinde Shakhers, Pergectionnistes gibi mal ortaklığını ve ömür boyu bekârlığı savunanlardan; Ünitarien’ler gibi teslis inancını reddedip Hz. İsa’nın sadece Tanrı’nın elçisi olduğunu savunanlara kadar pek çok bağımsız yapılanma mevcut. Methodistlik, Babtistlik, Ariusçuluk, Abrahamistçilik, Mormonluk, günümüzde eşcinsellerin kendilerini dışlanmış addetmemelerini sağlayan Purgatariusçuluk vs.

Yorumlar kapatıldı.