İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

radikal2: Lübnan rakısı, Ermeni yahnisi ve diğerleri

Resmi tarihin dışında olmakla propogandaya maruz kalmanın ince sınırı…

NUH KÖKLÜ/Buenos Aires

Gabriel’in annesi sarımsaklı yahni yapıyor, bize düşen ise Arap mahallesine gidip rakı ve pastırma almak. Dedesi Maraş’ta doğup, 1915’te Suriye’ye “gitmek zorunda kalan” Gabriel’le “Ararat”ı seyredeceğiz. Gabriel daha önce seyretmiş ama benimle seyretmenin “ilginç bir deneyim” olacağına inanıyor. İlk aksilik; Arap mahallesindeki markette Türk rakısı yok, satıcı -ki o da Lübnan doğumlu Ermeni “Türk rakısının yerini tutmaz ama” diyerek, Lübnan rakısı teklif ediyor. Suriye işi pastırma, Yunan zeytini, Ermeni baklası (Gabriel’in annesi fava yapacak) Arap ekmeğiyle eve dönüyoruz, “Ararat” bizi bekliyor. Gabriel’e filmin Türkiye’de gösteriminin zor olduğunu söylüyorum. Gabriel’in gözleri hafiften buğulanırken daha sonra anlayacağım üzere filmden bir replikle cevap veriyor bana. Efendi… Efendi…

1915’de Van’da bulunan Doktor Usser’in anıları, ressam Gorky’nin akibeti belirsiz resmi ve kimlik arayışındaki Raffi’nin Van’a gidip geçmişini arayışı, “Ararat” hepsini birlikte anlatmaya çalışan ama odağında 1915 tehcirinin Türkler tarafından kabul edilmeyişine dikkat çeken bir film. Bunlar önemli mi?.. Asla, Türkçe kelimeleri İspanyolca’ya çevirdiğimde, (Bir kadına tecavüz ederken, ‘gününü göreceksin sen çok oldun zaten’ diyen askerin sözlerini mesela) Gabriel’in annesi düdük sesini duyup mutfaktan çıkıp geldiğinde, Charles Aznaovour’un (Yönetmen Saroyan) narı gösterdiğinde filmi durdurup Gabriel’in annesiyle narın bereketi üzerine konuştuğumuzda, “Ararat”ın benim için asla yalnızca bir film olmadığını anladım. Belki filmi Gabriel’le seyrettiğimden belki “resmi tarihin” dışında olmakla propogandaya mağruz kalmanın ince sınırı arasında kalmanın rahatsızlığından, belki de yıllardır kangren haline gelmiş bir sorunu çözmek bize düşüyormuş gibi hissettiğimden, “Ararat”ı bir film olarak göremedim, üstelik ben Gabriel’in istihzai bir şekilde söylediği gibi “Efendi”ydim, filmin atmosferine çevirirsek katliamcı Osmanlı subayı Cevdet Bey’dim o an…

“Yıl 2003 Türk devleti hâlâ Ermeni tehcirini kabul etmeye yanaşmıyor”… Atom Egoyan’ın filmi bu sözlerle bitiyor. Şimdi işin zor kısmı Gabriel’le film hakkında konuşmak. Ama Gabriel rakı getiriyor, tercih edeceğimi düşünerek içine buz atıyor, tabii annesinin cacık niyetine verdiği sarımsaklı yoğurdu da unutmadan. Uzun süren bir sessizlik oldu -ya da bana öyle geldi- Gabriel asla film hakkında konuşmadı. Gabriel’in sessizliği ne anlama geliyordu, Cuma ile Robinson’un karşılaşması gibi mi yani, tarihi yazanla, tarihe maruz kalanın sessiz diyaloğu mu? Filmi farklı yorumlayacağımızı tahmin ettiğinden ve aslında asla film hakkında konuşamayacağımızı düşündüğünden dolayı mı? Bilmiyorum ama Gabriel film hakkında asla konuşmadı…

Efendi… Rakı


Gabriel’le hemen hemen aynı yaşlardayız, “yolun yarısına” varmış iki insandan birisi dedesinin anlattığı hikâyeleri defaaten dinlemiş, diğeri belirli bir yaşa kadar “resmi tarih”in hikâyeleriyle büyümüş, daha sonra “hikâye”nin bir parça farklı olduğunu öğrenmiş, ikisi de “yılandan korktuğu” kadar milliyetçilikten korkmuş, ikisi de farklı coğrafyalarda büyümelerine rağmen farklı bir tarihin yaratılabileceğine inanmış, ama sonuçta bir film önlerinde dağ gibi duruyor, konuşmak yerine sessizliği tercih ediyorlar. Bu bir kabulleniş mi benim için hayır, “Kayseri pastırması daha iyi olurdu” diyen Gabriel için de tabii ki… Aslında mesele ne söylenirse söylensin eksik kalacağı için, aynı yaşı süren iki insan sessiz kalmayı tercih etti.

Gabriel’in annesi yahniyi bitirdi bizi sofraya çağırıyor. Ben “Efendi’nin yerini hazırlayın” diyorum, Gabriel gülümseyerek rakısını yudumluyor. Ararat asla yalnızca bir film olmadı benim için ama Lübnan rakısı içip Yunan zeytini, Suriye işi pastırma yerken, Atom Egoyan’ın tarihi hatırlatmakla, propoganda yapmak arasında ince bir çizgide durduğunu düşündüm, Egoyan’ın mağduriyetin yarattığı hakkaniyet arayışına fazlaca sığınıp yanlış sorular sorduğunu kafamdan geçirdim, Türk devletinin Ermeni tehcirini kabul etmesini beklemenin sorunu çözüp çözemeyeceği konusunda ikna edemedim kendimi ama Buenos Aires’te Suriye pastırması, Lübnan rakısı, Arap ekmeği, Ermeni yahnisinden mükellef sofranın gelecek için çok daha ikna edici bir manzara sunduğunu düşündüm, tabii bütün bunları kendime sakladım, Gabriel’in, “efendi rakı” sözü ise tarihe karşı güzel bir ironiydi…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: