İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Milliyet: İstanbullu her milletten ayrıdır…

Hikmet Öziş: “Rumlarla Ermeniler pek geçinemezlerdi. Biz Müslümanlar onların arasını bulurduk. Geceler yapıp onları bir araya getirirdik”

“Gözüm arkada değil. Hiç pişmanlık duymadım. Ne futbol oynamaktan, ne sendikacılıktan, ne de Büyükdere’de yaşamaktan. Benim için en büyük bahtiyarlık burada doğmam. Burada büyüdüm, her taşında izim var. Büyükdere’deki eski dostlarımın hepsi beni çok severler, eksik olmasınlar. Mesela her sene Büyükdere gecesi yaparız, ben bir telefon ederim, herkes işini bırakıp gelir. Ameliyat oldum, geceyi yapamadım, 50 kişi bana telefon etti. Malım mülküm olmadı, işte bir tane dairem var, bir tane de kırık dökük Volkswagen arabam. O da şimdi tamirde.” Bu haftaki konuğumuz Hikmet Öziş… Öziş 1931, İstanbul-Kadırga doğumlu., İstanbul’da yaşıyor. Kendisiyle Büyükdere semtinde, her sene düzenlediği semt gecesinin mekanı Fuat Paşa Oteli’nde görüştük…

Ben doğduğum vakit (1931) babama tayyare piyangosundan (Milli Piyango) büyük ikramiye çıkmış, on yedi bin beş yüz lira. 30’larda çok büyük para. Babam getirmiş, benim karyolanın üstüne atmış, ‘Senin kısmetine çıktı’ diye.” Hamit bey bu parayla İstanbul / Eminönü’ndeki İzmir Oteli’ni satın alır. “Öyle kadınlı madınlı bir otel değildi, tam bir iş merkeziydi. Anadolu’dan gelen tüccarlar kalırlardı. Altındaki büyük kıraathanede tüccarlar oturur, iş görüşmelerini yaparlardı. Onun karşısında da küçük, o zamanki tabirle tütüncü dükkanımız vardı. Otele giderdim arada sırada. Katip Ömer beydi, beni çok severdi.” Uzun yıllardır İstanbul’da yaşayan, köken itibarıyla Azeri olan bir aileden geliyor Hikmet Öziş. “Babam o zamanlar İstanbul’un sayılı zenginlerinden biriydi. Herhalde 20-25 yaş büyüktü annemden. Annem aydın bir kadındı. Atatürk devrimleri yıllarında cami içindeki halk mekteplerine gitmiş, yeni Türkçeyle okuma yazmayı sökmüş.”

Saraylı kadınlar

“Kadırga’yla Cinci Meydanı’nın arasında bulunan Şehsuvar Bey Sokağı’ndaki bir konakta oturuyorduk. Arkamızda Kadırga bostanı vardı. Küçükken orada işimiz gücümüz top oynamaktı. İstanbul’un bütün meşhur futbolcuları o sahalardan çıkmıştır.” Kadırga’daki Üçüncü İlkokul’a başlar Hikmet Öziş. Okulun tatil olduğu aylarda, yazları Büyükdere’ye gider: “Hayatımın en güzel günlerini Büyükdere’de geçirdim. Anneannem ve teyzem otururlardı burada. Çift atlı faytonlar vardı, babam onunla gidip gelirdi işine… Bir müddet sonra babam geceleri eve gelmeyi aksatmaya başlamış. Annem uyanık kadındı. Bir gün otele gidiyor, babamı bir cariyeyle yakalıyor. O zamanlar sarayda yetişmiş, ‘saraylı’ denen kadınlardan vardı. Tabii Cumhuriyet’ten sonra onlar hep dışarıda kaldılar. Onlardan birine tutulmuş bizim peder. O sıralarda babamın vaziyeti de bozulmaya başlamış. Bu kadın da babamdan mal almış, mülk almış falan. Babam otelini elden çıkarttı. Annem bizi, üç çocuğunu aldı ve Büyükdere’ye geldik. Annem onurlu kadındı, babamdan hiçbir talepte bulunmadı. Teyzemin yanına yerleştik. Tabii Birinci Dünya Harbi’nden çıkılmış, İkinci Dünya Harbi başlamak üzere falan. Ekonomik durumlar bozuk. Teyzem, Büyükdere’deki Kibrit Fabrikası’nda çalışıyor. Ev kalabalık, geçim zor. O sırada Allah razı olsun, Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanı Turan bey annemi halkevinin kütüphanesine okutman olarak veriyor. Annem okumaya zaten meraklı. Annem çalışmaya başladı. Kütüphane o zaman bizim için çok önemliydi. Kış, kıyamet soğuk, kahveye falan gidemeyiz, sokakta duramayız. Okusan da, okumasan da mecburen (annem otoriter kadındı) hepimiz önümüze bir kitap alıp bakardık. Müthiş bir kütüphanesi vardı. Klasikler, İngilizce kitaplar ve dünya kadar Hayat Ansiklopedileri vardı. İngiliz Kültür Heyeti’nden çok güzel bir kız gelir, İngilizce dersi verirdi. Ben topa mopa meraklı olduğum için pek şey etmezdim. Doktor haftada bir gelir, muayene ederdi… Bir süre sonra halkevlerinin, halk odalarının ve bilahare Köy Enstitüleri’nin kapanmış olması Türkiye için çok büyük kayıptır. Kapatılınca kitaplarını bir gün içinde çöp arabasına doldurdular, götürdüler. Çayırbaşı’nda o zaman atlı çöp arabası vardı. Onların ahırına koydular ve ben seneler sonra Sahaflar Çarşısı’nda bu klasiklerin bazılarını buldum, aldım, getirdim, kütüphaneme koydum.”

Büyükdere Halkevi

“Fakirlik olduğu için kros koşularına girip kazananlara halkevi tarafından bir atlet, bir lastik ayakkabı verilirdi. O fevkalade bir şeydi. Lastik ayakkabı sahibi olmak çok önemliydi. Topumuz olmazdı, eski çoraplardan yapardık topumuzu. Yokluk içindeydik ama mesuttuk.” Semtin sosyal yapısını büyük oranda değiştiren Büyükdere Halkevi’nde spor, müzik, tiyatro kolları açılır. Aydınların katıldığı konferanslar düzenlenir: “Her pazar, tabii televizyon falan da yok. halk büyük rağbet gösterirdi. Konferanstan sonra da temsiller verilirdi, salon tıklım tıklım dolardı.” Bu dönemde temsil koluna girer ve tiyatro ile yakından ilgilenmeye başlar Hikmet bey: “Türk halk tiyatrosunun önemli isimlerinden Nejat Uygur ile birlikte oynardık. O rol ezberlemezdi, hâlâ da ezberlemez ya. Semih Sergen emekli oldu. Devlet Tiyatrosu’nun önemli artistlerindendir. Bizim en büyük rakibimiz de Rumlardı. Kilisenin arkasındaki okullarında temsil kolları vardı. Onlar şunu oynadı, biz şunu oynadık gibi tatlı bir rekabetimiz vardı… Sonra Rum aileleri ile de hep yan yanaydık. Rumlarla, Ermenilerle olsun, hısım-akraba gibiydik. Bayram günlerimizde bayramlaşmaya gelirlerdi. Onların Noellerinde biz çocuklar kiliseye giderdik. Kurban kestiğimiz vakit, et yollarız falan yani böyle son derece iyi münasebetlerimiz vardı. Ben seneler sonra Atina’ya gittim, eski arkadaşlarımı görmeye. Bir ay bırakmadılar beni ve beş kuruş masraf ettirmediler. ‘Doğma büyüme İstanbulluyuz, İstanbul’da yaşadık, nereye gidersek gidelim İstanbullu, ister Türk, ister Rum, ister Yahudi, ister Ermeni olsun, İstanbullu her milletten ayrıdır’ dediler. Bu sözü hiç unutmam.” Büyükdere’deki pek çok yaşıtı gibi Kibrit Fabrikası’nda çalışmaya başlar.

Kibrit fabrikası

“Fabrikanın Büyükdere’de çok önemli bir yeri vardı. Eskiden Nektar Bira Fabrikası’ymış orası, ben hayal meyal biliyorum. 1930’larda Amerikalılar Kibrit Fabrikası’nı kurdular orada. Orta mektebi Emirgan ortaokulunda okurdum. Yazın üç ay tatilde oraya gider, muvakkat işçi olarak çalışırdık. Saat başı altı kuruş verirlerdi. İşçilerin yüzde sekseninin altında Peugeot bisikletler vardı, taksitle almıştık o zaman. Bisikletle giderdik. Fabrika işçilere elbise verirdi. Sabahları kart basarak girilirdi. İyi bir müesseseydi ve bütün Türkiye’nin kibritini, günde 200 sandık falan imalat yapardı. Amerikalılardan tabii bir muayyen zaman sonra Türklere geçti, Tekel’e. Tekel Kibrit Fabrikası oldu. Tekel Kibrit Fabrikası olduğu vakit de aynı şekilde devam etti, ben orada çalıştım. 1950 senesinde, 14 Mayıs’ıta seçim olup da Demokrat Parti iktidara gelince, ilçe başkanları, bilmem ocak başkanları fabrikaya başladılar adam getirmeye, baskı yapmaya. Ondan sonra fabrikada imalat azaldı, ıskarta çoğaldı, maliyet yükseldi, kâr eden fabrika yavaş yavaş ziyan etmeye başladı. Ve derbederlik… Fabrikadaki yıllarım beni hem futbol hayatına hem de politik hayata hazırlamış oldu. Demokrat Parti-Halk Partisi çekişmeleri, bunun münakaşaları devamlı işçiler arasında yapılıyordu. Biz de kulak misafiri oluyorduk.” Bu arada Kabataş Erkek Lisesi’ni bitiren Hikmet Öziş İktisat Fakültesi’ne başlar. “Okula gittiğim vakit doğru kantine gider, şu maç ne oldu, şu hafta ne olacak, kim kimi yenecek, Fener mi Galatasaray mı, bilmem ne falan, biz onlarla vakti geçire geçire okumayı bir tarafa ittik. Devam etmedim yoksa iyi okuyordum. Ee tabii Galatasaray’da oynuyoruz, milli takıma girmişiz…” (Devam edecek)

Uçurtmacı Paul

“Onların, Apukurya denen bir günleri vardı. Rum çocukları yüzlerine maske takarlar, kız-erkek beş-altı kişi bütün sokakları gezer, kapı dinlerlerdi. Kapılarda duydukları kelimeleri kendilerine göre tefsir ederler, o seneyi nasıl geçireceklerini tahmin etmeye çalışırlardı. Karpuzların içini boşaltırlar, içinde mum yakarlar… Ellerinde fenerler vardı. Renkli ve güzel günlerdi… Sonra caddenin içinde 38-39 tane Rum esnaf vardı. Bunların içinde önemlidir bakın, ta o zaman 60 sene, 70 sene evvel uçurtmacı vardı, uçurtmacı Paul. Çocuklar için uçurtma yapardı Paul. Mesela kolacı vardı: İstepan, Ermeni. Onun vitrininde hep kolalı gömlekler vardı. Bizim (Müslüman / Türk) pek esnafımız yoktu, yani vardı ama daha kıyıda köşedeydi onlar. Ermeniler daha ziyade işte tenekecilik, muslukçuluk yaparlardı. Rumlar daha kaliteydi, hepsi İstanbul’da iş tutmuşlardı. Pek Musevi ailesi yoktu, üç-dört tane Musevi ailesi vardı… Kimlerle ayrılık vardı biliyor musunuz? Rumlarla Ermeniler arasında. Pek geçinemezlerdi. Biz Müslümanlar onların arasını bulurduk. Mesela geceler yapardık, o zamanki Rum, Ermeni falan oraya herkes gelir, hep beraber otururduk.

Bir kahve vardı sadece, oraya hiç bir Müslüman gitmezdi. Kahveci Yani, İstanbul işgali sırasında kahvesine Yunan bayrağı asmış. “Zito (Yaşa) Venizelos” diye bağırdı diye, anneannem söylerdi. Onu hiç sevmezdi oradaki Türkler. Bomboş kalırdı dükkanı.

“Hiç unutmam Sarıyer’den Sevim isminde bir kızcağız geldi, çok dürüst, namuslu. Bizle sahneye çıktı. Bir oyunda oynuyoruz. İlk önce benim karım rolünde, çok namuslu falan bir kadın rolünde oynadı. Salon hıncahınç dolu. Sahne güzel kapandı. İkincisi bir komedi. Bir dram, bir komedi oynardık işte o zaman. ‘Mahcuplar’ diye bir komedi oynuyoruz. Orada da benim kızım rolündeydi bu sefer. Biraz hoppa falan. İşte Semih yine orada jönü oynuyor, onunla evlenmek istiyor, onu seviyor, ben baba olarak başkasını şey ediyorum falan filan; o yani hoppa bir kız böyle, sevdiğine giden bilmem ne falan. Babası da polis. Seyrediyormuş biz temsili oynarken. Hiç temsille alakası olmayan, elinde şemsiyeli bir herif kulisin bir tarafından girdi, öbür tarafından hızla çıktı. Allah rahmet eylesin, idare amiri vardı Fahri bey; geldi kulisten sesleniyor. ‘Hikmet, kızın babası geldi, kızı kaçırdı, sen piyesi bitir.’ Ulan, piyes nasıl biter durduğu yerde! Neyse allem kalem edip perdeyi kapattık gitti.”

Büyükdere’nin gençleri: Semih, Hikmet ve Hidayet

“Rum kızlarına kortej ederdik. Kiliseye kızların peşinden giderdik. Rum kızları da ilgi gösterirlerdi bize. Burada çok Rum kızı, Türkle evlenmiştir. Mesela benim berberim vardı, Adil abi; bütün Büyükdere bilir. Onun karısı Rumdu, Meri. O kadar iyi kadındı ki, ölene kadar birbirlerine aşık kaldılar ikisi, Adil ile Meri. Adil abi söylerdi, ‘Eve gittiğim vakit, sıcak suyum önüme gelir, karım ayaklarımı yıkar’ derdi. O da karısına aynı şekilde düşkündü. Benim bir kadeh rakımı koyar, bir kırmızı turp yanına. İşte ufak bir vazonun içinde bir gül, mevsimine göre karanfil koyar, yani ‘O bir duble rakımı onunla içerim’ diye anlatırdı. Çok mesut yaşadılar. Ve Rum kadınları hakikaten kocalarına ve evlatlarına iyi bakarlardı. Burada meyhaneciler vardı, mesela meyhaneci Mina vardı, İtalyan. Ta ileride meyhanesi vardı. Onun kızı Fifika süse çok düşkündü. Bütün gençler, biz onun peşindeydik. Yani çok iyi münasebetler içinde olurduk kızlarla. Müslüman kızlar da vardı ama onlar biraz uzak kalırlardı bunlara.”

Galatasaray’da profesyonel futbol oynadığı yıllarda / 1950

“Galatasaray Kulübü’nde masörümüz vardı, Yorgo. Eski Türkiye boks şampiyonu. Yunanistan’da, Atina’da boks müsabakası yapacaklar. Yunan bayrağı koymuşlar ringde yanına. ‘Türk bayrağı asacaksınız’ demiş. ‘Yahu sen Rumsun, nasıl olur?’ diye karşı çıkmışlar. ‘Ben Türküm, Türkiye’yi temsil ederken Türk bayrağı olmazsa çıkmam’ demiş. Öyle kavga dövüş çıkmış ringe Yorgo. Toprağı bol olsun, öyle bir Türk sevgisi vardı.”

TARİH VAKFI

Tarih Vakfı sözlü tarih arşivi oluşturmak için tanıklıklarınızı kaydediyor. 70 yaş üzeri 1000 kaynak kişiye ulaşmayı hedefliyor. Ünlülerle değil, içimizden birileriyle… Sizin önereceğiniz kişilerle, dedelerimiz, ninelerimizle… Köylerde, kasabalarda, fabrikalarda geçen hayatlar… Hasatlar, vardiyalar, düğünler, seçimler, yemekler, camiler, kadın matineleri… Tarihe Bin Canlı Tanık Projesi, sözlü tarih görüşmeleri ile, günlük yaşamın, toplumsal geçmişin belleklerde kalmış ayrıntılarını içeren yaşam öykülerini kaydetmeyi hedefliyor. Bugüne kadar projeye destek olan Türk Tabipler Birliği’ne, İnşaat Mühendisleri Odası’na ve Kayseri Ticaret Odası’na maddi desteklerinden dolayı teşekkür ederiz. Siz de projeye destek olun, tarihe katkı da bulunun:

Telefon: 0212 327 86 58

Faks : 0212 227 37 32 e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr

Kaynak kişi önerilerinizi bekliyoruz:

Telefon: (0212) 327 86 58

Faks: (0212) 227 37 32

e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr

www.tarihvakfi.org.tr

GELECEK HAFTA: Hikmet Öziş yaşam anlatısı devam edecek…

Büyükdere’deki hayatın üzerine kara bulut gibi çöker 6-7 Eylül olayları… 1950’li yılların sonunda değişen günlük yaşam, yoğunlaşan siyasal ve sendikal mücadele yılları…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: