İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Raffi Hermon::Gökşin Sipahioğlu ile 6-7 Eylül olayları üstüne konuşma…

Türkiye’nin yakın tarihinde, daha 1955’te vuku
bulmuş ‘6-7 Eylül olayları’ hakkında gerçekler zamanında gün gibi aşikar ortaya
çıkmış olmasına karşın, hâlâ…göz göre göre, çarpıtılıyor ve ‘ama azınlıklar da
kaşınmışlardı’ cinsinden yazılar yayınlanabiliyorsa, bu olayların baş
aktörlerinden biriyle geçmişe dair bir söyleşi yapmak yararlı olur diye düşündük
ve … tüm Avrupa’da hatırı sayılır basın ajanslarından birinin kurucusu, daha iki
ay öncesine kadar sahibi, şimdi ise geçici olarak Genel Yayin Yönetmeni, Gökşin
Sipahioğlu ile konuştuk…

Söyleşimize başlamadan önce, yakın tarihimizdeki bu olayların, ne olup ne
olmadığı ve sayın Sipahioğlu’nun oynamış olduğu rolün ne olduğu konusunda, bir
bilgilendirme yapmayı uygun bulduk.

" 6 – 7 EYLÜL OLAYLARI DEYİNCE…

1950’li yıllardayız… Bugünkü Kıbrıs bir İngiliz sömürgesidir.

Adanın Rum halkı ; dünya tarihinde, ne ilk ne de son kez olarak, bir halkın
kendi yazgısını tayin etme hakkını kullanmakta ve İngiliz egemenliğine karşı
çıkmaktadır.

O tarihe dek Kıbrıs’ı güncel sorunları arasında görmeyen Türkiye, bunun
‘Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması’ gibi sonuçları olacağından kaygılanarak,
‘eğer adanın statüsü değişecekse, bari eski sahiplerine verilerek değişsin’
diyerek, Kıbrıs’ın Türkiye’ye verilmesini talep etmeyi düşünür.

28 Ağustos 1955’te adanın geleceğini kararlaştırmak için İngiltere,
Yunanistan ve Türkiye’nin katıldığı Londra Konferansı toplanır. Konferans
süresince Londra’da yaşayan Kıbrıslı Türkler ve Rumlar birbiri ardına gösteriler
yaparlar. Buna karşılık Ankara Türkiye’deki Türklerin de bu konuda ‘tepki
göstermesi’ne gereksinim duyar.

İşte ne olursa bu " gereksinim "den çikar !

Günlerden bir gün … 6 Eylül günü sabaha karşı, Selanik’teki Atatürk’ün
doğduğu ve sonradan müze olmuş evine bomba atılır !

Zamanın tek devlet radyosu, saat 13.00’de ‘Selanik’te Atatürk’ün evi
bombalandı!’ haberini ‘flaş haber’ olarak verir.

Olayı saat 16.00’dan sonra ikinci baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi :
‘Atamızın evi bomba ile Hasara uğradı'(‘hasar’ sözcügündeki ‘H’ büyük harfle)
şeklinde ve 16 puntoyla sürmanşetten duyurur.

Gazete bütün İstanbul’da sokak sokak satılır. Hemen arkasından gösteri ve
saldırılar başlar.

Aynı gün akşam, İstanbul Taksim’de ‘Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’ bir miting
düzenler. Yunanistan’ı protesto eylemi şeklinde başlayan gösteri, kısa zamanda …
Müslüman olmayan halkın işyerleri ve evlerinin yakılıp yıkılmasıyla devam eder.
Cana, mala ve ırza tecavüz edilir.

Sonuçta… gayri müslim kadın ve kızlara sarkıntılılık eden, dükkân ve evleri
yağma eden, kiliseler ve diger ibadet yerlerine bile dokunma cüretini
göstererek, içerdeki antikaları çalan ve hatta ateşe veren, insanların
evlerindeki buzdolapları, radyoları, koltukları, porselenleri, elbiseleri,
kitapları, resimleri, piyano ve diğer müzik aletlerini ya denize atan ya da
paramparça eden veya üzerinde tepinen; mücevherleri ve takıları talan eden ve
tüm bunları devletin gözü önünde yapan … ‘kiralık çapulcu sürüsü’ diye
adlandıracağımız kişilerin çizdiği korkunç bir tablo ortaya çıkar.

MANEVİ BİLANÇO

İstanbul ve Izmir’de 3 ölü, 50’si ağır olmak üzere 500’ün üzerinde yaralı.

MADDİ BİLANÇO

Özellikle İstanbullu Rum ve Ermenilere ve biraz da Musevilere ait olmak
üzere:
73 kilise, 1 sinagog, 16 ayazma, 2 manastır, 4 bin 340 dükkân, 21 fabrika, 11
hekim muayenehanesi, 2 mezarlık, 12 otel/pansiyon, 2 bin ev, 5 dernek, 26 okul,
27 eczane ve 18 fırın … saldırıya uğrar ve yağma edilir.

Ayrıca İzmir’de 14 ev, 6 dükkân, 1 fuar pavyonu, bir konsolosluk binası, bir
Katolik kilisesi, 3 otomobil ve İngiliz Kültür Heyeti binası yakılır.

Söz İzmir’den açılmışken … 1960 askeri darbesi sonunda kurulan Yassıada
Mahkemeleri’ne tanık olarak çıkan, o zamanın NATO telefon hatları bakım servisi
teknisyeni Arif Bartu, İzmir Valisi’nin olayla ilgili ‘tutumu’nu şu sözlerle
ifade etmistir : "Vali bey’in İzmir polisi komiserlerinden Mehmet Acar’a ‘haşin
davranmayın’ dediğini duydum. İzmir Fuarındaki Yunan pavyonu yanarken,
başlarında İsmet Uç vardı. Sonradan kendisine Belediye Reisliği verildi. Vali
omuzlardaydı. Sanki bir seçim adayı gibi şapkasını sallıyor, numayişçilere
‘sağolun varolun, İzmir’in yüzünü ağarttınız’ diyordu."

MIZRAK ÇUVALA GİRMİYOR…

Dünya’nın herhangi bir yerinde, tarihin herhangi bir döneminde, resmen büyük
suç işlemiş rejimlerde olduğu gibi, bu olayda da … suç örtbas edilmek ve var
olan ‘tabular kolleksiyonu’na eklenmek istenmiştir.

Israrla ‘olayın önceden planlanmış olmadığı, kitlenin kendiliğinden, otomatik
bir refleksle tepki gösterdiğine dair yalanlar, demeçler, ‘uzman’ konferansları
ve hatta düzmece belgeler kamuoyuna, bir şırınga gibi ‘enjekte’ edilmeye
çalışılmıştır.

Dahası … zaten dönemin ‘göz ağrısı’ durumunda olan solcular/komünistlere
saldırabilmek için, güzel bir fırsatın doğmuş olduğuna sevinenler olmuştur. Bu
insanlar suçsuz oldukları biline biline, cezaevlerinde türlü eziyetlere mâruz
kalmışlardır.

Ancak … Güneş’in balçıkla sıvanamayacağı, fazla zaman geçmeden bir kez daha
anlaşılır.

BU KEZ BAŞKA İNSANLAR KONUŞUYOR…

Selahattin Karayavuz :
(Trabzon milletvekili, 12 Eylül 1955 tarihli TBMM konuşmasından)

"…Hadisenin en mühim safhası işin mürettep olduğudur.Çünkü İstanbul gibi
bir yerde 60 km.lik bir saha içerisinde her yerde, aynı zamanda, aynı tahripkâr
hadisenin cereyanı, bu hadisenin bir çapulculuk eseri olarak yapılmasına imkân
vermez. Asıl safha bir tertiptir ve Yunanistan’da muhterem Atatürk’ün evine
atılan bir bomba hadisenin işaretinden başka bir şey değildir. O işaret üzerine
buradaki fesat unsurları harekete geçmiştir…"

Fahri Coker :
(Deniz Kuvvetleri Başhakimi, Yassıada Duruşmaları’ndaki tanık ifadesi)

"… Toplantıya 26 hakim ve 3 adli amir davet edilmişti. Bize Orgeneral
Nurettin Aknoz (zamanın sıkıyönetim komutanı): ‘bu hadiselerin, tamamen
komünistlerin tertibi ve eseri olduğu hakkında, buna inanmamız hususunda, uzun
boylu nutuklar verdi ve meydanlarda … salkım, salkım insanların asılı olduğunu
görmek istedigini söyledi"

Fuat Köprülü :
(Dönemin Başbakan Yardımcısı, 15 Eylül 1955 tarihli TBMM konuşmasından)

"… Şunu söyleyeyim ki, bu hadiseden hükümet evvelce haberdardı. Ona göre bazı
tertibat da almıştı. Fakat … bu hadisenin günü ve saati muayyen değildi ve bu
bütün gayretlere rağmen âdeta bir baskın şeklinde her tarafta birden tecelli
etmistir… Komünist unsurlar hadiseyi evvelce tertipledikleri gibi sevk – i
idareyi ele geçirmislerdi."

Kuşkusuz tüm bu ‘dezenformasyon çalışmaları’ içerisinde, çok traji-komik
olaylar da oluyordu. Bunlarin arasında örneğin Hulusi Dosdoğru’nun, Bağlam
Yayıncılık tarafından basılmış ‘6-7 Eylül Olaylari'(1993) adlı kitabının 49.
sayfasından alınmış şu sözleri ibret vericidir …

Hulusi Dosdoğru :
(6-7 Eylül olaylarının üstlerine yüklenilmesi istenilen ‘fişlenmis
komünistler’den; 5 ayı tutuklu, 4 ayı da tutuksuz olmak üzere, yargılandı ve
nihayet 24 Mayis 1956’da, beraat etti.)

"…Sıkıyönetim komutanı, çapulda yakalanıp kışlalara doldurulanlara, sık sık
uğrayıp şöyle sesleniyordu: ‘Sizleri komünistler kışkırttı. Onlar ‘vurun, kırın,
yağmalayın !’ diye sizleri zorladılar. Sizin aklınız kesmediğinden onlarin kötü
telkinlerine kapıldınız, değil mi?’… Böyle anonslar tekrarlandıkça … kalabalık
‘Haşa … Bizlere komünistler değil, Demokrat Parti’den bölgemizin ileri gelenleri
emir verdi. ‘Rumların evlerini dükkanlarını paralayın. Polis yaptıklarınızı
görmezden gelecek’ diyorlardı diye saf saf cevap vermezler mi ?"

Nevzat Emrealp :
(İstanbul Milli Emniyet Başmüfettişi, Yassıada Duruşmaları’ndan tanık ifadesi)

"…Hapishaneye soktuğumuz bir ajandan öğrendiğimize göre, ‘Kıbrıs Türk’tür
Cemiyeti’ Başkanı Hikmet Bil (hâlen Hürriyet’te ‘Okuyucularin Köşesi ‘ni yönetip
gazetecilik yapıyor) ve Orhan Birgit’in (80 öncesi Türk siyasetinin önde gelen
CHP’li milletvekili/Bakanı, şimdi Cumhuriyet’te köşe yazarlığı yapıyor) 6 – 7
Eylül hadiselerini bir talimata uyarak harekete geçirdiklerini, fakat şimdi
yüzüstü bırakıldıklarını ve bir mahkeme huzuruna çıkarlarsa, kimden direktif
aldıklarını açık olarak bildireceklerini bildiriyorlardı."

Hulusi Dosdogru :
(6-7 Eylül Olayları kitabından, Bağlam Yayıncılık,1993)

"…Karar alınırken mahkemede dinleyici olarak eşim Dr. Sabire Dosdoğru’dan
başka kimse yoktu. Reis kararı okuduktan sonra Mahkeme Heyeti duraladı. Reis
birkaç kez ‘Beraat ettin!’ dedi. Ben, dinleyici yerindeki eşime baktım.
Gözlerimle ona ‘ne bekliyorlar?’ diye soran bir jest yaptım. O, durduğu yerden
dayanamayıp bağırdı: ‘Anlamıyor musun? Senden bir de teşekkür bekliyorlar!’
Eşimin bu sözleri üzerine, hepsi apar topar salonu terk ettiler!"

BOMBA OLAYI GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

Yassıada Mahkemesi Kararlarından…

"…Bombaları Türkiye’den, Türkiye’nin Selanik Başkonsolos Yardımcısı, Mehmet
Ali Tekinalp, 15 Temmuz 1955’te getirmiş, Başkonsolos Mehmet Ali Balin ‘in
talimatı ve Selanik Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde TC’nden burs alan Yunan
uyruklu öğrenci Oktay Engin’in azmettirmesiyle, yine Yunan uyruklu Gümülcine
Türklerinden kavas (T.C. elçilik çalışanı) Hasan Uçar atmış. TC hükümetinin
başvurusu üzerine, diplomatik dokunulmazlıkları nedeniyle konsoloslar
kovuşturulamamış, Hasan Uçar iki yıl hapse mahkum olup, cezasını çekmiş; Oktay
Engin ise, bir süre tutuklu kaldıktan sonra 20-21 Eylül 1956’da Türkiye’ye
sığındığı için, mahkûm olduğu 3 yıl 6 ay hapis cezasının geri kalan 2 yıl 9 ay 9
gününü çekmek üzere, Yunanistan’a iadesi istenmiş ise de, bu talep TC
hükümetince reddedilmiştir."

Okuyucularımızı bir ‘küçük!’ ayrıntıyla aydınlatalım. Aynı Engin daha sonra
Türkiye’de, önce Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama ve Koordinasyon Daire
Başkanlığı’na getirildi ve sonra da Nevşehir’e Vali tayin edilerek, herhalde
‘vatanın âli menfaatleri uğruna’ yaptığı fedâkarlıklardan ötürü
mükâfatlandırıldı.

İbrahim Oğuz :
(İstanbul Milli Emniyet Başmüfettişi, Yassıada Duruşmaları’ndan tanık ifadesi)

"…Oktay Engin bombayı attığını gayet iftiharla, kahramanca bir eda ile ifade
etti."

VE TÜYLER ÜRPERTİCİ İTİRAF

Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu :
(Özel Harp Dairesi eski Başkanı; Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri,
09/06/1991 tarihli Tempo Dergisi’ne verdiği özel demeçten)

"6 – 7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve … muhteşem bir örgütlenme idi.
Amacına da ulaştı."

GÖKŞİN SİPAHİOĞLU İLE SÖYLEŞİ

SORU – Sayın Gökşin Sipahioğlu, dilerseniz ‘6-7 Olayları’ konusuna
girmeden önce, Ermenilerle olan ilişkileriniz üzerine konuşalım. Çünkü, bugüne
dek yaptığımız telefon konuşmalarında, sık sık yaşamınızda Ermeniler’in hep bir
yer işgâl ettiğini söylemiştiniz.

YANIT – Yaşamımda Ermenilerin yer işgâl etmesi ne zaman başlar
biliyormusunuz ? Taa 12 – 13 yaşlarına uzanır. İlk sevgilim Nıvart adında güzel
bir Ermeni kızıydı. Çok severdik birbirimizi. Tabii ki çocukluk aşkı. Ama zaten
böyle olduğu için de, kolay kolay unutulmaz…

Gelelim okul sıralarına …Okuldaki (Kadıköy’deki Fransız Saint Joseph Papaz
Okulu) en iyi arkadaşım, yani sürekli yan yana oturmaktan hoşlandığım Sahan
Harputyan’dı… Çocukluğumuzun ilk yıllarında, onun Ermeni olduğunu dahi
hissetmezdik, bilmezdik de zaten, başka bir şey olduğunu. Sonra unutulmaz
Bedros’umuz vardı… onlar ailecek Arjantin’e gittiler … O da benim, sıradan
olmayan, samimi arkadaşlarımdandı. Sonra tabii ki, bizim Hagop vardı, Hamamcıyan
…Sonraları hem meslektaş hem de aynı ülkenin insanı olarak, Ara Güler ile
tanışmamam ve onunla arkadaş olmamam mümkün müydü ? Değildi tabii…Ve nihayet
işte bu gördüğünüz, dünya çapındaki Sipa Ajansı’nı kurduğumda, o zamanın
parasıyla 20 bin F.F.la bana destek çıkan Tosunyan’ı unutmam kâbil mi ? Tabii
ki, sonra borcumu yavaş yavaş ödedim, ama başta o olmasaydı bunu kuramayacaktım.
Dünya’nın her köşesinden foto satın alan ve satan, her yerde muhabiri olan bu
ajans’ta her zaman Ermeniler oldu, hâlen de var ve bundan böyle de olmaması için
herhangi bir neden yok. Ünlü fotografçı Aslan, biliyorsunuz Ermeni’dir ve bizim
çok yakın dostumuzdur.

Beyaz Saray’ın ünlü fotoğrafçısı, Malcıyan ile Beyrut’ta tanışmıştım, şimdi
Associated Press’de. Onunla da sonradan müthiş bir arkadaşlığımız oldu.
Zamanında Beyrut’a fotoğrafçı olarak gittiğimizde hayretler içinde kalmıştık,
çevremizde ne kadar iyi fotoğrafçı varsa, mübalağasız hepsi Ermeni ve çoğu da
güzel Türkçe konuşuyorlardı . Benim özelliğim, sadece Ermenileri tanımış olmak
değil, milyonlar ve milyarlarca insan Ermenileri tanıyor, ama ben Ermenilerle
sürekli iş yapmış, çalışmış birisiyim. Zaten ben size bir sey diyeyim, mi ?…
Benim bir tek Türk hariç, bütün arkadaşlarım, Ermeni, Rum, Musevi ya da
Lövantendiler. O tek Türk arkadaşım da, zaten kızkardeşimle evlendi …

SORU : Aslında ne Türklerden ne Ermenilerden veya bir başka aidiyetten
söz ederken "TürkLER öyledir veya ErmeniLER böyledir" dememeye dikkat etmemiz
gerekir, sizin anlattıklarınız bana bunu düşündürttü…

YANIT : Ben dahasını da söyleyeyim… ‘terörist’ sıfatını bile
kullanırken dikkatli olmak gerek. Baksanıza bugün İsrail’liler Filistin’lilere
‘terörist’ dediklerinde, bugünkü ve yakın geçmişteki kendi Başbakanlarının,
1940’larda resmen terörist olmuş olduğunu nasıl unutuyorlar ? Örnekleri
çoğaltabiliriz… Artık olan olmuş bir kere deyip yepyeni bir sayfa açmak
gerekiyor. Çünkü her iki taraf da çok şey kaybediyor. Üstelik atalarının
günahını günahsız bugünkü torunları çekiyor. Yazık oluyor… Ermenistan ve
Türkiye’nin sınırlarını açması, gel git’lerin başlaması, mükemmel dostlukların,
yeniden doğmasina neden olacaktır. ‘Yeniden’ diyorum , çünkü Ermenilerin ve
Türklerin çok ortak yönleri var. Aynı tür yemekleri severler, aynı tip kadınlara
aşık olurlar, birbirlerine çok yakın müzikleri dinlerler, aynı zevkleri
paylaşırlar. Ermenilerle Türkleri, fiziksel olarak birbirlerinden ayırmak mümkün
degildir… Sonuç olarak söyleyeceğim şu : Uzmanların, tarafsız bilim
adamlarının oturup, sonuç ne olursa olsun, her iki tarafın gerçeklerini ortaya
çıkarmaları gerekir, bu benim rüyalarımdan biridir. Çünkü itiraf edeyim, benim
kuşak bu ve benzeri konularda bir şey bilmez…

SORU – Eğer ders kitaplarında, basında ve hatta genel kitaplarda bu
konu bir tabu olarak kabul edilmemiş olsaydı, tabii ki öğrenebilirdiniz; halbuki
biliyorsunuz daha yeni yeni …

YANIT – Evet, evet … Türklerin de mahkemeler kurmuş olduklarını,
buralarda mahkumiyetlerin verildiğini ve hatta ölüm cezalarının bile verilmiş
olduğunu falan çok daha sonradan öğrendik. Bilemezdik, çünkü bu idddiada
bulunanlar, önce ölen Ermenilerin sayısının 300 bin olduğunu söylüyorlardı,
sonra bu sayı taa 4-5 milyona çıktı.

SORU – Efendim, çok küçük bir ayrıntı vereyim. Öz be öz Türk
kaynaklara göre (Ör :Rauf Orbay’ın Hatıraları’nda ‘Yakın Tarihimiz’ çalışmasının
Cilt : 3, sayfa 179’da) Mustafa Kemal General Harbord ile görüstügünde "800 bin
Ermeni’nin öldürülmüş olduğunu" kabul eder ve zaten 13 Mayıs 1919’da, Dahiliye
Nâzırı Cemal tarafindan açıklanan bu sayının büyük tepki yarattığından, ancak
Mustafa Kemal’e göre Ermenilerin katledilip sürülmelerinin hükümeti ele geçiren
küçük bir komitenin eseri oluşundan açıkca söz edilir.

YANIT –…Böyle bir tartışma içerisine girmek istemem. Ben bir
gazeteciyim, tarihçi değilim. Ama bildiğim bir şey var ki, bu iki ulusun tam bir
kardeş gibi tekrar yaşamalarının gereğine inanıyorum. Geçmişteki acı olayların
unutulmasını isterim.

SORU – Sayin Sipahioğlu, şimdi genelden özele doğru bir geçiş yaparak,
Ermenilerin de kendilerine ‘düşen’ paylarını aldıkları, Türkiye’nin yakın
tarihinde vuku bulmuş bir siyasal/sosyal olaydan söz etmek istiyoruz. Üstelik bu
… takdir edeceğiniz gibi ‘tatsız’ olayların, neredeyse tam ortasında sizi
gördüğümüz için, söyleşimizin büsbütün anlam kazanacağına inaniyoruz. Siz 6-7
Eylül Olayları’nın patlak vermesine büyük katkıda bulunan ‘İstanbul Ekspres’
Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürüydünüz. İstanbul Ekspres’in sahibi, sayın Mithat
Perin’in bir MIT ajanı olduğu söyleniyordu ve dolayısıyla …

YANIT – Nasıl öyle bir şey söylenebilir?… Hayır efendim, ben onun Yazı
İşleri Müdürüydüm, eğer öyle bir şey olsaydı…

SORU – Aman efendim, yapmayın etmeyin… Belki bir Yazı İşleri Müdürü
olarak diyelim o zaman bunun farkında değildiniz, sonra… üstelik bu kadar yıl
geçmiş olmasından sonra, öğrenmiş olamaz mısınız? Sadece Dünya değil, artık
Türkiye’de bile insanlar, çıkıp "bir zamanlar MIT ajanıydım, şuydum ya da
buydum" diyerek kitaplar da basıyorlar, mülakâtlar da veriyorlar ve hatta
internet siteleri açıyorlar. Dolayısıyla, o kadar şaşırmanızı pek anlayamıyorum

YANIT – Canım eğer iyi bir ajan idiyse, bunun bugün bile duyulmaması
gerekirdi, bugün bu duyulduğuna göre …

SORU – Yıl 1955… bugün ise 2002; yani neredeyse tam bir yarım asır
geçmiş aradan. İnsanların gizli haber alma örgütlerinde çalışmış olduklarını
itiraf etmeleri ya da bunun başkaları tarafından ortaya çıkarılması için artık
50 yıl beklenmesi gerekmiyor ki … CIA’da, bundan daha on-on beş yıl önce, soğuk
savaş döneminde, ne işler yapıldığına dair arka arkaya kitaplar çıkan bir
dünya’dayız… dolayısıyla sizin ölçülerinize göre, pek âlâ da "iyi bir" ajan
olabilirdi sayın Mithat Perin; çünkü bakın ben yarım asır sonra kendisinden
"acaba mı?" diye söz ediyorum.

YANIT – Vallahi efendim, önce çok kısa bir süre için bu gazetede
çalıştığımı söylemeliyim; ve bu sürede bana sayın Perin tarafından en ufak
şekilde işime müdahale edilmediğini belirtmek isterim. Bütün kararları ben
kendim alırdım. Hem anlayamıyorum, MIT’in ne çıkarı olabilirdi ki ? … Bir
gazetenin sahibi ajan olacak, eee sonra …

SORU – Yapmayın üstâdım, bunu bari siz söylemeyin. Bundan daha doğal
ne olabilir ki?… Hele hele o soğuk savaş dönemlerinde bunun tersinin olması
anormallikti neredeyse… Tüm dünya’da bilinen, denenmiş bir yöntemdi bu… Herhangi
bir benzeri servis, tabii ki ‘kamuoyu yaratmak’ veya ‘kamuoyunu yönlendirmek’
amacıyla, bir gazetenin yöneticisi ya da sahibiyle ilişkiye girebilirdi.

YANIT – İşte o sizin dediğiniz yalnız Amerika’da olur… Mithat Perin’
e gelince, hiç bir zaman, ama altını çizerek söylüyorum, hiç bir zaman bana
"şunu yap, bunu yapma" diye bir telkinde bulunmamıştır.

SORU – Tamam … artık bunun üzerinde durmaya gerek yok sanırım, çünkü
önemli olan kişiler değil uygulamalar. Şimdi size, Türkiye’de çıkan, hem de öyle
‘bölücü’ falan gibi sıfatlandırmalara lâyık (!) olmamış bir yayın organından söz
edeceğim: Tempo dergisi … Bu derginin 09/06/91 tarihli nüshasında, Milli
Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri ve aynı zamanda da Özel Harp Dairesi eski
Başkanı Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun, şok bir açıklamasına ya da itirafına
yer verilmisti…

YANIT – Ne diyormuş orda, neymiş o şok açıklama ?

SORU – Okuyorum: " … 6 – 7 Eylül (Olayları) da bir Özel Harp işidir ve
muhteşem bir örgütlenme idi. Amacına da ulaştı "

YANIT – Bakın …bunun devlet tarafından, politik odaklarca, örgütlenmiş
olduğunu ilk kez ben söylemiştim. Rahmetli Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul
Vali’si, İsviçre’de tedavi olurken, kendisiyle bir söyleşi yapmıştım. Kendisi
bana ‘6-7 Eylül’ün nasıl devlet tarafından bazı odaklarca örgütlendiğini
anlatmıştı. Ama hangi aptal çıkıp "efendim, amacına ulaşmıştır, yok muhteşemdi"
falan diyebilir. Zannetmiyorum bu kadar dendiğini. 6 – 7 Eylül bir faciaydı
efendim bir facia!… Herşeyden öte, Türkiyenin kendisi için, tarihi için korkunç
bir lekedir. Mezarları bile tahrip etmeler, Kiliseleri yakmalar… İnsanların ve
dükkanların üzerine vahşice saldırdılar yahu!… Türkiye’nin tarihinde hiç olmamış
şeyler oldu 6-7 Eylül’de… Mithat Perin’in kendisi yoktu gazetede ve kendim
‘ikinci baskı’ yapma kararını verdim. Kendisinden sadece, kâğıt stokumuz
hakkında bilgi istedim. Çünkü ikinci baskı için, kâğıt stokumuzu kullanmak
zorundaydık… Biz sadece patlamış olan bir olayın haberini verdik.

SORU – Evet ama, ikinci günkü manşetiniz: " İstanbul dün gece bir
tarih yazdı!" diyerek, sanki tüm bu gelişmeleri onaylıyor ve takdir ediyor
izlenimini vermiyor muydu?

YANIT – Nasıl, hangi gece?

SORU – Efendim, sizin Yazı İşleri Müdürlüğü yaptığınız İstanbul
Ekspres gazetesi, olayların ertesinde "İstanbul dün gece bir tarih yazdı!" diye
sür manşet çekmedi mi?

YANIT – Evet, çünkü olay olağanüstüydü. Alışılmışın dışında bir olaydı
ve bunu vurgulamam gerekiyordu.

SORU – Ben size yardımcı olayım efendim isterseniz… Herhalde ‘tarih
yazdı’ demekle, ille de olumlu değil, olumsuz olarak da ‘tarihsel’ nitelemesini
kullanmış olabiliriz demek istiyorsunuz. Çünkü ‘tarih’ ya da ‘tarihsel’ deyince,
ille övünülecek olayları değil, utanılacak olayları da anımsayabilmek gerekir,
değil mi efendim?

YANIT – Canım tabii ki bu olay olmuştur; olmuşturdan da öte, korkunç
bir şekilde olmuştur. Nasıl ‘korkunç’ olarak telakki etmemek mümkün olabilir
ki?… Bir Türk olacaksınız, Türkiye’de yaşıyor olacaksınız ve bir kısım Türklerin
bir başka kısım Türklere, saldırılar yaptıklarını, öldürülmelerini… hoş Allahtan
fazla insan öldürülmedi…

SORU – Evet resmi makamlarca 3 ölüden söz ediliyordu, kayıtlar da bunu
gösteriyor.

YANIT – Evet efendim, çapulcuların yaptıkları vahşete şahit
olacaksınız… Bir Türk olarak tabii ki, tüm bunlardan etkilenir ve sıkıntı
duyarsınız, başka ne olabilir ki insan ?

SORU – Sayın Sipahioğlu… artık 2002 tarihindeyiz. Neredeyse, üstünden
bir yarım asır geçmiş… Bu günkü birikim ve deneyimlerinizle, bir …
‘retrospektif’ bakışla şöyle bir baksak, İstanbul Ekspres’in bu olayları
‘manipüle’ etmiş olduğunu, yani bizzat kışkırttığını, belki de asıl kendisinin
‘manipüle’ olduğunu, yani istemeyerek bu olayların böyle gelişmesine alet
olduğunu söylemek mümkün olabilir mi?

YANIT – Nasıl ‘manipüle’ yani… biz mi?…

SORU – Evet efendim, yani halkı geleyana getirmek, halkı manipüle
etmek ve ‘gaza getirmek için’ diyelim isterseniz; İstanbul Ekspres eliyle bunu
gerçekleştirmekten söz ediyorum… Ya da onun aracılığıyla amaca ulaşılmak
istenmiş midir ?

YANIT – Hayır, hayır… bir dakika efendim, bir dakika! Herşeyden önce,
İstanbul Ekspres’i kullandılar; evet onu kullanmış oldular doğal olarak,
örneğin… sokaklarda yürürken, bu eylemleri yaparken, elleri havada bu gazeteyi
tutanlar oldu tabii. Ama … herhalde ki, tüm bu olayların sadece ve sadece
İstanbul Ekspres gazetesi sayesinde patladığını söyleyemeyiz.

SORU – Efendim tabii ki İstanbul Ekspres Gazetesi bu olayların baş
organizatörü değildi; çünü biraz önce de size (Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu)
arzettiğim ve üstüne üstlük, sizin de ayrı olarak bir başka (Fahrettin Kerim
Gökay) devlet kaynağına dayanarak buyurduğunuz gibi, devletin içerisinden
insanlar bunun bizzat oralardan düzenlenmiş olduğunu zaten belirtiyorlar.
Dolayısıyla, sorun ‘kim’ ve ‘neden’ yaptı değil… Sorun şurda … İstanbul
Ekspres Gazetesi’nin, bilerek veya bilmeyerek, bu olayların patlamasında ‘ilk
kıvılcım’ı yakan unsur olma durumuna düşüp düşmediğidir.

YANIT – Kıvılcım … kıvılcım da değil. Olayların akışını iyi bilmek
gerekir. Olaylar tek bir yerden patlamadı ki, İstanbul’un çevresinde hatta başka
şehirlerde de başladı…

SORU – Evet, örneğin İzmir gibi…

YANIT – Bir çok değişik yerden patladı. Örneğin adalarda falan
saldırılar başladı. Biz gazeteyi 16.00 – 17.00de piyasaya salmıştık. Ondan
birkaç saat önce adalarda, daha gazete oraya ulaşmadan çok önce saldırılar
başlamıştı… 15.00’de radyodan o haber verildi, zaten biz de radyodan almıştık
haberi. 15.35’de Yunan Elçiliği ile konuştuk. Sonra kalıp yapmak… o zamanlar
ofset bile değil; ancak yetiştirebildik.

SORU – İkinci baskı ile halkın tümden geleyana geldiğini iddia
ediyorlar…

YANIT – Hayır, hayır… büyük yalan!… Öyle büyük bir ikinci baskı
yapmadık ki… zaten yapamazdık, teknik olarak mümkün değildi.

SORU – Ne kadar bastınız ikinci baskıyı?

YANIT – 20 bin’in üzerinde bir tiraj yapamadık ikinci baskıda.

SORU – Efendim iyi ya, İstanbul Ekspres’in hergünkü baskısı zaten ne
kadardı ki o yıllarda?

YANIT – 10 ilâ 11 bin arası basardık genellikle; maksimum çok ender
olarak 15 bine çıktığı olurdu. İkinci baskıyı da en fazla 25 bin yaptık.

SORU – Evet… fazla diyecek bir şey yok sanırım… zaten sayılar
ortada.

YANIT – Hayır çünkü 200 -300 bin tiraj yaptığımız hakkında iddialarda
bulunanların olduğunu okudum, duydum da… Bu iddialarda bulunanlar, o günkü
koşullarda bunun ne kadar imkânsız olduğunu bildikleri için, gazeteyi bir gün
evvelinden bastığımızı dahi söyleyebiliyorlar. Bunlar utanmazca atılmış
iftiralardır!.. Velhasıl bir kaç değişik kaynakdan patlamış olan bu olaylar tek
kelimeyle feciydi. En başta Türkiye için. Bunu örgütleyenler bunun bu dereceye
varacağını hiç hesap edemediler. Bir delilikti bunu düzenlemek. Yunanlılara
gözdağı vermek için, ama sonra kontrolden çıkan düzenlenmiş olaylardı bunlar.

SORU – Tüm bu olayların feci olduğunu, genelin bir facia olduğunu
söylediniz… Bence bu ve benzer olayların, vuku bulduğu tarih ile sınırlı
kalmayarak, taa bugünlere kadar süren etkilerinin olması, şimdilere dek hâlâ
tekrarlanan bir çok benzeri feci olaya emsal teşkil etmesi en büyük facia. Neden
mi?… Atatürk’ün ev-müze’sine resmen ‘devletin âli çıkarları gereği’ bomba koyan
bir zat, bırakın cezalandırılmayı, devlet tarafından ödüllendiriliyor.
Atatürk’ün evine bomba koyan kişiyi artık biliyoruz: Oktay Engin. Bu zat devlet
tarafından vali tayin ediliyor… Bir suçluyu cezalandırmak yerine, ya da göz
boyamak amacıyla sözde cezalandırarak, aslında onu bir güzel ödüllendirmek, aynı
suçların gelecekte de tekrarlanmasına razı olmanın göstergesi değil midir?

YANIT – Efendim neyi tartışacağız?… Tartışacak bir dirhem bile şey
yok. Bunun savunulacak, tek bir yanı yok ve de olamaz da! Anlıyor musunuz
dediğimi?… Bu işi düzenleyenler çok aptalca bir iş düzenlediler ve salakça da
uyguladılar. Üstelik bunu yaparken de büyük ve korkunç bir suç işlemiş oldular.
Böylece… hem Türkler, hem de Türkiye için korkunç bir leke oldu bu. Ama tekrar
ediyorum bu kadar ileri noktalara ulaşmasını istememişlerdi, önceden
hesaplayamamışlardı… Mithat Perin’i ise bu işe karıştırmayın. Onun kesinlikle
bir rolü yoktu. Tüm kararları alan bendim. Bugün de eğer bir gazetenin başında
olsam ve böyle bir olay olsa… yani Beyaz Saray’ın bombalanması veya Elysée
Sarayı’na saldırılması gibi, yine ikinci baskı yapmak isterim.

SORU – Ama sorun gazetecilik olarak ilginç bir durum karşısında, olayı
değerlendirerek ‘ikinci baskı’ yapmak değil ki… Önemli olan haberin nasıl
duyurulduğudur? Okuyucuları ne yöne yönlendirici manşet atıldığındadır sorun.
Bugün benzeri bir olay olduğunda, herhalde… haberi biraz daha köklü araştırma
yapmadan, irdelemeden vermezsiniz, yanlış mıyım ?

YANIT – Efendim, ben de o zaman o günkü koşullar içerisinde elimden
geleni yaptım; ama … örneğin Yunan Hükümeti’nin "Hayır, biz yapmadık!" şeklinde
verdikleri yanıtı, manşetin altına koydum, koymadım değil!

SORU – Evet… koymuştunuz da, iri karakterlerle "Ata’mızın evi bomba
ile hasara uğradı" şeklindeki sekiz sütun üzerinden verilmiş bir haberin altına,
minnacık, karınca büyüklüğünde karakterlerle Yunan Elçiliği’nin resmi tepkisini
vermek, pek de ‘dengelenmiş’ bir haber verme üslubu değil sanırım.

YANIT – İyi ama ben ne yapabilirdim ki?… Herhalde o ortamda, Yunan
Hükümeti’nin yanıtını da 8 sütun üzerinden veremezdim! Devlet’in resmi
radyosundan "Ata’mızın evi bombalandı!" diye haber alıyorsunuz… Siz buna
güvenmek zorundaydınız. O günkü koşullarda, çıkıp Yunan Hükümeti’nin resmi
görüşünü aynı büyüklükte ve şekilde veremezdim. Gerçekci olalım… Daha sonra,
Ata’nın evinin değil, bahçesinin bir kısmına bombanın atılmış olduğunu öğrendik.
O gün, o saat ve o dakikada, kimin, neyi, kimin adına yapmış olduğunu öğrenmenin
ve tesbit etmenin imkânı yoktu. Herhalde işin iç yüzünü bilseydim, ikinci
baskıyı yapmazdım… Ama ben ikinci baskıyı yapmasam bile, tabii ki tüm bu
olaylar yine de gerçekleşirdi…

SORU – Türkiye’de artık serbestçe yayınlanan kitaplarda, dergilerde ve
sizin de bizzat İstanbul Valisi sayın Fahrettin Kerim Gökay ile yaptığınız
söyleşilerde ortaya çıktığı gibi, bu olayların resmen düzenlenmiş olduğu artık
tartışılmıyor. Tüm sorun… bütün bu itiraflar ve açıkça ortada olan gerçeklere
karşın, bir türlü yüksek sesle özür dilenmiyor; bütün bunların hala yarım ağız
ve alçak sesle söyleniyor olması. Halbuki kamu vicdanının rahatlaması,
kitlelerin eğitilmesi ve bu tür olayların bir daha asla tekrarlanmaması için
benzeri vahşiliklerin cesaretle itiraf edilmesi ve özür dilenmesi gerekiyor.
Yoksa … sayın Metin Erksan’ın Cumhuriyet’te, Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te yazdığı
gibi, hiç olaylardan ders almamışcasına, acı gerçeklerin üzerini acemice örtme
çabası güden yazıların yayınlanmasına olanak tanınır. Örneğin, bildiğiniz gibi,
bu olayların akabinde devletin panik içerisinde suçu solculara ve komünistlere
yükleme çabası içerisinde olduğunu biliyoruz…

YANIT – Evet … evet … tabii. Gözümle gördüm, yemin ederim gördüm.
Sokaklarda solcular ve komünistler, vahşice yağma ediyorlardı etraf tarafı.

SORU – Bakın gördünüz mü?… Aynı şeyi bugün hala hem de siz
söylüyorsunuz. Bir dakika efendim, bu çapulculukları yapanların alınlarında
"solcuyum" ya da "komünistim" falan mı yazıyordu?

YANIT – Hayır efendim, gördüm… çok iyi gördüm!

SORU – Efendim, gördünüz de, neyi gördünüz?

YANIT – Gözümle gördüm efendim… zenginliğe düşman o çapulcuları
gördüm, parmaklarıyla "işte bu ev" ve "işte şu ev" gösterip yağmalıyorlardı.
Hatta Yeni Gazete, ki sahibi bir Türk’tü, gayrimüslim falan degil yani … belirli
bir zenginliği temsil ettiği için, o da yağmalandı.

SORU – Aman üstâdım, yapmayın… Bir insanın, ya da bir kitlenin etrafı
"şu ev " ya da "bu dükkân" diye parmakla göstermeleri, sonra da etrafa
saldırmaları, yağma etmeleri, ille onların ‘solcu’ veya ‘komünist’ olmalarını mı
kanıtlar?

YANIT – Velhasıl… ben o izlenimi edinmiştim. Çünkü o dönemde, sayıları
büyük olmasa bile, belirli bir komünist kitlesi vardı.

SORU – Evet ama o belirli komünist kitlesinden kat be kat fazla, bir
de ‘antikomünist dalgası veya cephesi’ vardı ve bunlar her olumsuzluğu solcu ve
komünistlerin başına yığmakla yükümlüydüler…

YANIT – Şimdi o komünistlerin de, bu fırsattan yararlanarak yağma
ettiklerini düşünüyorum.

SORU – Düşünüyorsunuz da… bunu temellendiremiyoruz. Hele dönemin
solcularının, Özel Harp Dairesi ile işbirliği yapmış olmalarını düşünmek…

YANIT – Neyse bilmiyorum, tabii ki düzenleyenler onlar değil; ben
sadece fırsattan istifade etmişlerdir diyorum.

SORU – Efendim; TBMM tutanaklarında, yayınlanmış kitaplarda, yapılan
tanıklıklarda devletin bu olayların bizzat kendi içerisinden düzenlenmiş
olduğunu gizlemek için, suçu komünistlerin üzerine atmak gibi özel bir çaba
sarfetmiş olduğunu biliyoruz; onun için artık bu saatte…

YANIT – Neyse evet olabilir… bu o zamanki bir intibamdı.

SORU – Sayın Sipahioğlu, söyleşimizin sonuna yaklaşıyoruz ve size
teşekkür etmeden önce yurt içi ve yurt dışındaki Türk vatandaşlarına, değişik
kökenden gelen ama eninde sonunda Türkiye insanı ve coğrafyasına karşı ilgisiz
olmayan Türkiyeli okuyucularımıza nasıl bir mesaj vermek isterdiniz?

YANIT – Fransa’da basın çevrelerinde bir Ermeniyle karşılaştığımda,
çünkü Fransız basınında Ermeni kökenlilerin sayısı çokdur, Türkiye’ye gitmeye
çekindiklerini görürdüm. Ama onları ikna edip bir kez olsun gitmelerini (teşvik
ettiğimde), sonunda şaşırmış bir durumda Paris’e dönerlerdi. Buna artık alıştım…
"Biz böyle zannetmiyorduk" derler hepsi de. Bu kişiler arasında artık sürekli
Türkiye’ye gidenler de var. İlk başta korkuyorlardı, kendilerinin Ermeni olduğu
ortaya çıkınca, Türklerin kendilerine çok kötü davranacaklarını zannediyorlardı.
Bu demektir ki, halkın arasında bir sorun yok!.. Türkiye’de bugün sadece
Ermenistan kökenli, yani daha yeni yeni Ermenistan’dan gelmiş, 30 bini aşkın
Ermeniden oluşan ek bir toplum var. Bence Türkiye’de yaşayan bu Ermenistanlı
Ermeniler, Türkiye’de Türklerin Ermenilere nasıl davrandıklarını zamanla
söyleyecek ve bu yayılacaktır… Avrupa’nın bugünkü durumuna bakın… Daha dün
birbiriyle boğaz boğaza gelmiş, birbirlerini öldürmüş Fransızlar, Almanlar ve
İngilizler bugün el ele ve kol kola, Avrupa Birliği’ni birlikte kucaklıyorlar.
Bugün tam bir dostluk sergiliyorlar, ne sınır kalmış, ne para farkı ne de ülke
farkı. Dileyen dilediği yere gidip ev alabiliyor, iş açabiliyor ve yaşamını orda
sürdürebiliyor. Dolayısıyla, aynı şekilde de… Türkiye’nin Ermenistan, Diyaspora
Ermenileri ve diğer komşularıyla aynı ilişkilere girmemesi için herhangi bir
neden görmüyorum.

SORU – Evet tabii haklısınız, herhangi bir neden olmaması gerekir;
ancak Fransa, Almanya ve İngiltere’nin dün birbirlerini boğazlamalarına karşın,
bugün birbirleriyle dost olabilmeleri; ve Ermenistan, Ermeni Diyasporası,
Türkiye ve Türk insanları arasındaki ilişkilerin normalleşmesi arasında, belki
cılız bir fark varmış gibi gözükse de, yadsınamaz bir fark var… Zorluk da
tabii o farktan kaynaklanıyor.

YANIT – Neymiş o fark?

SORU – O fark, aslında bugünkü olumsuzlukların temelini, çekirdeğini
oluşturuyor. O da şu…eşit koşullarda, yani düzenli orduya sahip iki ülkenin
birbirleriyle, uluslararası konvansiyonlarca ‘savaş’ kabul edilen durumda
karşılıklı öldürme fiilini gerçekleştirmeleri tamamen başka bir şeydir… Savaş
olmayan bir durumda, bir tür ‘bel altına vurmak’ gibi bir olayla karşı karşıya
kalınmış olmak bambaşka bir sey… Çünkü; Ermeni ve Türk olarak ‘tarafları’
kabul edersek, herhalde Ermeni ‘taraf’ın fiziksel ve doğal olarak koskoca bir
Osmanlı Imparatorluğu’yla, en azından bir devletle kıyaslanacak hali yoktu.
Konvansiyonel bir savaştan herhalde söz edemeyiz burda. Yani … ‘taraflar’
arasında aklın almayacağı bir dengesizlik söz konusudur… Zorluk şurdan
kaynaklanıyor: Biraz önce arzettiğim gibi, Türkiye tarafından bunca yıldır
sergilenen, önce duvar sessizliği, sonra inkarcılık ve hele daha sonra ‘biz
yapmadık onlar yaptı’gibi yaklaşımlar; her iki tarafın tutum ve tavırlarında
ister istemez bir sertleşmeye, bir kemikleşmeye gidilmesine neden olmuştur.
Yani… daha açıkca söyleyelim: Sizin bugün 6 – 7 Eylül Olayları’nı, arada farklı
düşüncelere sahip olmamıza karşın sonuçta bir ‘facia’ olarak nitelendirdiğiniz
gibi; bugün Türkiye’deki ‘1915’i tartışma ortamı bundan onlarca yıl önce
yaratılabilmiş olsaydı, vardığımız noktada olmaz ve hatta … tarihin hangi
döneminde ve kim tarafından uygulanmış olursa olsun tabii ki tasvip edilmeyecek
Ermeni tedhiş olayları da, veya diğer önyargılar da vuku bulmuş olmazdı…

YANIT – Evet … evet anladım, çok katastrofik bir durum. Bakın ben size
söyleyeyim, bizim kuşak hiç bir şey bilmiyordu, haberimiz yoktu tarihin
inceliklerinden… Sonraları burda okuyarak, bir çok şey ögrendik. Tabii ki,
Ermenilerin de bir çok kişiyi öldürdüğünü unutmamak lazım…

SORU – Muhakkak … ama bunları kıyaslayabilir miyiz?

YANIT – Canım tabii ki kıyaslayamayız. Hem Ermenilere hiç de dostane
duygular beslememiş Kürtleri de unutmamak gerek; ve Ermenilerin daha fazla
Kürtler tarafından öldürüldüğünü de… Der Zor çöllerinde zavallı Ermenilerin aç
susuz bırakıldıklarını ve ikide bir Kürt eşkiyalar tarafından saldırılara
uğradıklarını falan… Tüm bunlar çok ağır şeyler tabii… Evet, ne olursa olsun
çaba sarfetmek gerekiyor… tabii ki her iki taraftan gelmesi gerek bu çabaların.

SON SÖZ – Peki … sayın Gökşin Sipahioğlu, gerçekten yoğun çalışma
temponuz içerisinde bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Umarım
sorularımla arada sırada da olda sizi fazla sinirlendirmedim…

SON YANIT – Hayır, hayır… kesinlikle hayır. Ben elimden geldiği kadar
size bildiklerimi ve öz düşüncelerimi aktardım…. Ben de size tesekkür ederim.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: