İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Şeyhmus Diken: Diyarbekirli Samo – Radikal 2

Yazının tamamı şöyle…

Diyarbekirlilerin, kişi adlarını kısaltarak çağırması önemli bir
özellikleridir. Örnek olsun, Ali’ye Alo, Recep’e Reco, Mustafa’ya Mısto,
Abdullah’a Apo derler. Bu kısaltarak ünleme gerekçesi biraz da sempati duyarak
kendine daha yakın bulmanın nedeni olarak anlaşılmalıdır. İşte geçtiğimiz
günlerde yitirdiğimiz Sami Hazinses de böyle çağrılanlardandı.
Diyarbekir’lilerin Samo’suydu o. Ve kendilerinden biriydi. Öyle de kaldı.

1925 yılında doğmuştu. Diyarbekirin Şeyh Sait isyanıyla çalkalandığı günlerde
eski adıyla Piran, şimdiki ismi Dicle olan Diyarbekir’in bir ilçesinden Mıgırdiç
oğlu Enna’dan doğma Sami Uluç’tu Samo…

Sonraları, epeyce sonraları sanat müziğine olan tutkusu ve beste yapmadaki
becerisi nedeniyle soyadını da değiştirdi. Hazinses Sami olmayı kendine uygun
gördü. Diyarbekir musikisinin ünlü üstadlarından Diyarbekirli Celal, Güzelses
soyadını alınca, Sami de ondan geri kalacak değil ya, Hazinses’i kendine
yakıştırdı. Bu soyadı ve sanat müziğine bu ilgi, İstanbul’a gideceği tarih olan
1951 yılına kadar Diyarbekir Musiki Cemiyeti üyeliğini de beraberinde getirdi.
Hep musikiyle, özellikle de sanat musikisiyle haşır neşir oldu.

Yaptığı besteler Diyarbekir musiki çevrelerinde hemen dikkati çekti. O
zamanlar Diyarbekir Musiki Cemiyetinin başkanı olan "Şark Bülbülü" Celal
Güzelses’in, Sami’ye söylediği, "Sanat müziğinde ciddi olarak bir yerlere gelme
şansın çok yüksek. Çok iyi olduğunu görüyorum. Ama Diyarbekir musikisini de
öğrenmeli hatta iyi bilmelisin" sözleri çarpıcıdır.

Önceleri Zeki Müren, sonrasında da Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlısesin ve
daha başkalarının da okuyacağı;

"Derdimi kimlere desem, / Başım alıp nerelere gitsem.

Bu aşk beni öldürecek, / Candan mı yardan mı geçsem.

Dinleyin beni ey dağlar, / Ses verin bu yaralıya.

Duyan ağlar gören ağlar / Böyle bahtı karalıya".

Bestesi, belki de yıllar sonraki sıkıntılı yaşamının habercisi oldu. Doğal
olarak yalnız bu beste değil; Yeter Ağlatma Beni, Bir Sevda Misali, Aşka Müptela
ve diğer besteleri de peşpeşe geldi.

Ve bu sanat müziğine olan tutku onu 25 yaşlarında çakı gibi delikanlıyken
İstanbul’a taşıdı. Yine Diyarbekir Musiki Cemiyeti’nden arkadaşları olan ve o
dönemde keman çalan Hüsnü İpekçi ile cümbüş ustası ve kendisi gibi Ermeni olan
sobacı Antranik’le beraber 1951 yılında ver elini İstanbul dedi. İki enstrüman
çalanla birlikte Sami okuyucu olarak şansını deneyecekti ve kararlıydı.

Antranik sobacıydı dedik ya. Sami ve Hüsnü bey de ipekli dokuma ustasıydılar.
İstanbul’da sanatçılıkta şanslarını kovalarken bir taraftan da Diyarbakır’daki
zenaatlarını geçinmek için kullanmayı kafalarına koymuşlardı. 15 gün süreyle
çalmadık kapı bırakmadan, iş ardılar. Ama ne fayda. Çaldıkları her kapı
Diyarbakır’dan gelmiş ve tanıdık hiçkimseleri olmayan üç arkadaşa kefil
gösteremediklerinden kapandı. Hüsnü İpekçi bu sıkıntıya dayanamadı. Zaten bütün
aile efradı da geri dön diye baskı yapıyordu. On beşinci gün memlekete,
Diyarbekir’e geri döndü. Sami’yle Antranik, iki Ermeni arkadaş ise zaten
Diyarbekir’de giderek yalnızlaştıklarının da farkındaydılar, şanslarını
zorlamaya karar verdiler. Antranik Kumkapı’da bisiklet tamirciliğine başladı.
Sami Hazinses de Beyoğlu’nun sokaklarını arşınlamaya…

Samo artiz olmiş ha…
 

İki yıl sonra 1953’te "Kara Davut" filminde küçük bir rolle beyazperde
serüveni başladı. Rol arkadaşları da dönemin ünlüleri, Cüneyt Gökçer, Muhterem
Nur, Atıf Kaptan ve Altan Karındaş’tı. Sonrasında peşpeşe filmler ve daha büyük
roller Samo ile bütünleşti. Ve Diyarbekir’de artık onun eski arkadaşları için,
"Vula xeberız var, Samo artiz olmiş ha (Haberiniz var mı? Samo artist olmuş)"
ifadesiydi dostları adına sahiplenme. 1980’li yıllara kadar yüzlerce filmde
(kimilerine göre bine yakındır bu sayı) rol almasına karşın 1990’larda yoksulluk
ve parasızlık simgelemi adına Sami Hazinses bir örnektir Yeşilçam emekçileri
için.

1994’teki beyin kanaması ve sonrası ise Samo adına tam bir hüzün. İşadamı
Mehmet Ali Yılmaz’ın ve İstanbul’daki birkaç Diyarbakırlının ilgisi ile bir ev
sahibi oldu Sami. Bir de karnını doyuracak kadar aylık bir gelir. Ve bir de
Diyarbakır’dan tanıdığımız emektar ve en az fedakâr bir evlat kadar ‘baba’
dediği Samo’ya, artık Sami baba olarak ölünceye kadar bakacak Memo’su, Mehmet
Kaya’sı vardı. Son anına kadar onunla aynı evi ve aynı evin aynı odasını
paylaşan yapılı, ama ince ruhlu Memo ona sahip çıktı, son altı yılında. Ha
unutmadan, bir de SİYAD 2000 yılında sinemaya katkılarından dolayı onur ödülü
verdi Sami HAZİNSES’e.

Ve ölümünden beş ay önce 2002 ilkbaharında uzun yıllar sonra Diyarbakır’a
geld. Beraberce sokakları adımlamıştık, hastalığının verdiği yükle ağır ağır…
Zaman zaman gidip gelen hafızası ile anılar tazelenmiş gözleri dolmuştu Sami
babanın. Espriler de yapmıştık. Hüsnü abiyle o yaşlı seslerle bir de meşk
katılmıştı bu yıllar sonrasının buluşmasına.

Geçtiğimiz Temmuz ayında İstanbul’da geçirdiğim baypas ameliyatından sonra
evlatlığı Memo’yla birlikte sürpriz yapıp ziyaretime de gelmişlerdi. Çok mutlu
olmuştum. Hastanede görenler başına üşüşmüştü. Belleği gidip geliyordu. Ama
gözleri, evet gözleri bizim Diyarbekir’in tabiriyle "Şüşe (şişe)" gibiydi.
Filmlerde görüldüğü gibiydi, parlaktı ve Sami Hazinsesce fıldır fıldırdı. Ferini
ve heyecanını yitirmemişti.

Diyarbekirliydi, Ermeniydi, hazin sesliydi ve Samoydu. Yıllar önce belki de
ardından söylenecek şarkısını mezar taşına kendisi kazımıştı. Duyan ağlar, gören
ağlar, böyle bahtı karalıya…Güle güle Diyarbekirin Hıristiyan Samosu, Sami
BABA’sı toprağın bol, ruhun şad olsun…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: