İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yıldırım Türker: Çatlak mozaik

Radikal yazarı Yıldırım Türker Türkiye’deki azınlıkların durumunu çatlak mozaik’e benzetiyor.


Azınlıkların nostaljinin dantelli çerçevesine
oturtulması tarihi üstüne iyi kötü bilgi sahibiyiz. Direnişle karşılaşmayan, otoritenin kimi sert vites değiştirmeleriyle ivme kazanan, sistemli bir yok etme -kaçırma-kimliksizleştirme politikası sonucu kalanların uydurduğu bir savunma mekanizması olarak sarıldığımız ‘Bir zamanlar maziye bak’ söyleminden söz ediyorum. Özellikle ‘İstanbullu mitolojisi’ dolaylarında üretilen bu söylem, mozaiğin hunharca parçalandığı, şehre rengini ve tadını veren başta Rumlar olmak üzere diğer azınlıkların çerçeveden çıkarak bizi kara yalnızlığımızla baş başa bıraktığı üstüne kurulu. Kimileyin vıcık vıcık bir çağsamayla anılan, anan insanların kendi geçmişleri. Yitirmiş oldukları gençliğe ağıt yakarken, artık hak ettikleri bir dünyada yaşayamadıkları için basbayağı kendilerine yazıklanarak anıyorlar gidenleri, usulca sönüp tükenenleri, ardı gelmeyenleri. Adetlerin farklı olduğu o yabancı ülkeden, geçmişten dem vururken, o muhteşem rüya ülkesiyle birlikte sonsuza dek yitirdikleri masumiyetlerine yanıyorlar kısacası. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin neden kaç kuşak yaşlandıktan sonra mallarını mülklerini talana bırakarak çekip gittiklerini kurcalamayan, sümüklü kaset şiirleri tadında bir kendine acıma gösterisi.
Demokrat olan, o sihirli kelime, ‘mozaik’le adlandırılan dünya tasavvuruna yürekten inanan hemen herkesin anlatacak bir muhayyel çocukluğu var. Orada Yorgo amcanın tamir ettiği kunduralarla koşturulan sokaklar, komşu kızı Anuş’un kucağında uyanan ergenlik,
kankardeş İzak’la oynanan futbol var.

Henüz Kürtler keşfedilmemiş. Dolayısıyla temiz, kibar, şehirli bir masumiyet öyküsü, herkesin ağzından, kaleminden çıkıveren. Sadece hayatımızın dekorundan eksilen renkler, kokular olarak anılan, sürgün edilen
insanlar da ağıtla uğurlanan o masumiyet gibi, yokluğu öldürmeyen, onsuz da pekâlâ olunabilen bir öğe.

Benimse aklıma sınıfta kararmış suratlarla başını kaldıramayan 15-16 yaşında Ermeni çocuklar geliyor. Her ASALA suikastından sonra kendilerine özel adları, duruşları, varlıkları derdest edilip ‘Katil Ermeni’ üstbaşlığı altına teslim ediliveren ergenlerin henüz güçsüz omuzlarına yüklenen ağırlığı hatırlıyorum. Varoluşlarını affettirmek için herkesten daha uyumlu, daha çalışkan, daha paylaşımcı olmak zorunda bırakılan onca insan.

Devekuşunun anavatanı

İsrail’in kanlı işgalini protesto ederken
‘Revivo, go home’ pankartı açanlar, Sabra ve Şatila katliamı dahil bütün katliamları; dünyanın her yerinde ırksal, dini kimliği nedeniyle eğreti oturanlara reva görülen bilumum işkenceyi onayladıklarını biliyorlar mı? ‘Artık Hitler’i daha iyi anlıyorum’ sloganının İngilizcesi ardına sığınıp nümayişe kalkanların, Batı’nın 11 Eylül sonrası histerisine kurban giden Araplara; Alman kasabalarında evleri kundaklanan Türklere; Miloşeviç kurbanı Arnavut ve Boşnaklara yakın durduğunu zannetmesi, kitle psikolojisi tarihinin en acıklı ironisi olsa gerek.

Öte yandan Türkçenin, bütün imkânlarıyla kendi alanında üretilen ırkçılığın ve milliyetçiliğin her türünü görmezden gelmeye müsait olduğunu kabul etmek zorundayız. Aksi takdirde bir zamanların şanlı İçişleri Bakanı Meral Akşener’in PKK’yı aklınca küçük düşürmek amacıyla sarf etmiş olduğu ‘Ermeni dölü’ sözlerinin nasıl hazmedildiğini, böylesine aleni bir ırkçılığın hanımefendinin
siyasi hayatının sonunu getiremeyecek kadar hafif bir gaf olarak tarihe yazıldığını anlamaktan aciz kalırız. Eski patroniçesi Çiller’in daha yakın geçmişte Ermeni soykırımı yasa tasarısının çıkmasına karşı Türkiye’deki Ermeni cemaatini nasıl pişkin bir dille göreve çağırdığını, ‘Bundan sonra da iyi anlaşmamız için’ ibaresiyle onları nasıl tehdit ettiğini ve bunun hanımefendinin
siyasi itibarına nasıl hiç halel getirmediğini de anlamamız mümkün olmaz. Kimi kesimlerce son Filistin trajedisi nedeniyle gözlerin Türkiyeli Yahudi vatandaşlara çevrildiğini fark etmemiz de güçleşir.
Milliyetçilik, ister ‘kararınca’ ister militanca olsun, ağır bir görme bozukluğudur.

‘Türk’e Türk’ten başka dost yok’ şiarına çeşitli yollardan varan; ister antiemperyalist bağımsızlıkçı, ister kökten milliyetçi olsun her hayat tanımı, sıkıştığında Türk olmayanı her felaketin müsebbibi ilan etmeye hazırdır.

Öte yandan, Türk, azınlıkta kalmayı sevmez. Kürtlerin dağlı bir Türk boyu olmasından geçtim, bugün Finlandiyalıların Türk kökenli
olduğunu, yarın Macarların Türk boyu olduğunu, öbür gün Korelilerin Türk’ün daniskası olduğunu iddia ederek varlığını serinletmeye çalışır. Dünyayı dölleme merakı,
bütün ulusların Türk kökenli olduğunu keşfe hasredilmiş hayatlar, milliyetçi obsesif kompulsif yapının enikonu parodisine dönüşür. Okumadınız mı? Meğer devekuşunun anavatanı Türkiye’ymiş.

Kapıya yakın oturanlar

Birkaç yıl evvel Trabzonspor Kulübü’nün siyah İngiliz futbolcusu Kevin Campbell’ı hatırlarsınız. Kulübün değerli başkanı, muteber insan Mehmet Ali Yılmaz, Kevin’in gol fırsatı kaçırdığı bir maç sonrası sırıtarak ondan ‘yamyam’ diye söz etmişti. Kevin’in bu azgın ayrımcı dil karşısında takımı terk edip ülkesine dönmesini abartılı ve duygusal bir tepki olarak adlandıran çoğunluğu hatırlarım. Yabancı basında kafası fesli karikatürize edildiği için kıyameti koparan Türk, kimliği konusunda hassasiyet gösteren farklı kültürlerden insanları anlamakta güçlük çeker.

Yakın zamana dek gözümüzün nuru olan başarılı
futbolcu Revivo’nun kendini bir anda tekinsiz bir kapı aralığında buluvermesine çok şaşırdığını sanmam. Diğer bütün azınlıklarda olduğu gibi Yahudi olarak yaşamak, zaten kapıya yakın oturmak demektir. İster cinsel, ister dinsel, isterse ırksal azınlıklar yangında ilk terk edilecekler listesinde olduklarını bilirler. Daha küçücük bir çocukken karşılarına dikilen
dünyanın önünde renk vermeden varolmanın bilincini edinirler. Kendi dokunulmazlıklarını kendileri örmek zorundadırlar. Birleşmiş Milletler’in ayrımcılığa karşı bastırdığı afişlerden birinde Einstein’ın resmi altında ‘Mülteciler
her zaman sadece sırtlarında denklerle gelmez. Einstein da bir mülteciydi’ yazar. Azınlık olan, iltica etmek zorunda kalan, Einstein’ı örnek almalıdır. Hayatta kalabilmek, kabul görmek, saldırılardan korunabilmek için vazgeçilmez bir bilim adamı, müzisyen, futbolcu olması gerekir. Bugün Revivo’ya uzanamayan kollar kim bilir kaç sıradan Yahudi vatandaşa zulmediyor.
İzmir’de dükkânında katledilen Yahudi kuyumcunun katili bulunabilecek mi, bakalım.

İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı zulmün sorumluluğunu bütün bir ırka bölüştürmek, o zulmün ayna imgesini parlatmaktan başka bir şey değildir. Irkçılığa ne kadar yatkın olduğunu kabul etmeyen Türklerin de, haydi şimdiyle yüzleşmeyi beceremiyorlar diyelim, hiç değilse tarihlerini okurken iktidarsız bir nostaljiden sıyrılıp neden azınlıkları kaçırıp baş başa kaldıklarını iyice bir araştırması gerekiyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: