İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Murat Belge: Değişen de var

Avrupa Birliği ile ne gerektiği gibi yürüyen ne de bazılarının istediği gibi kesin şekilde kopan ilişkimiz çerçevesinde, bir süreden beri, ‘Kürtçede eğitim’ ve ‘Kürtçede yayın’ gibi konular üstüne tartışıyoruz. Daha doğrusu, tartışma denemez buna da, ne olduğu çok da anlaşılmayan bir şeyler söyleniyor, belki pazarlıklar yapılıyor ve konu durduğu yerde duruyor.

Türkiye’de yaşayan insanlar bu ülkede hiçbir şeyin değişmediğinden sık sık yakınırlar; haksız da değildirler. Ama değişen bazı şeyler de olabiliyor. Değindiğim Kürtçe konusu da bunun bir örneğidir aslında. ‘Kürtçe yayın yapılsın’ diye bir öneri var; mutlaka ‘Kürtçe yayın yapılmasın’ diye de bir öneri vardır. Ama şu anda tartışması ya da pazarlığı süren asıl konu yayın yapılıp yapılmamasından çok, nasıl, nerede, hangi sınırlar içinde yapılmasıyla ilgili.

Şimdi 2002’deyiz. Çok değil (yani, bir toplum için çok değil), 20 yıl önce, bu tartışma olamazdı, çünkü bu ülkede yaşayan ‘Kürt’ diye kimse yoktu. Enis Öksüz gibi bilim adamları, Kürtçenin henüz bütün sistematiği çözülmemiş Türk lehçelerinden olduğunu anlatır, ‘Buna itiraz ederseniz, bölücülük yapmış olursunuz. Sizin kapınızı çalarlar’ diye konuşur. Enis Öksüz’lerin çalıştığı vakıflarda Kürt ve Kürtçe olmadığına dair ‘bilimsel’ kitaplar yayımlanır, bu kitaplar bedava herkese yollanırdı.

Evet, 20 yıl önce askeri yönetim vardı. O yönetim bu konuda, bu eğilim, yani ‘Kürt yoktur, aslında onlar Türk’tür’ tezini (bunun, karda yürümekle ilgili o inandırıcı açıklamasını vb.) resmen benimsemenin daha iyi olacağına karar vermişti. Askeri yönetim buna karar verdikten sonra zaten söyleyecek, yapacak bir şey yok. Neyin gerçekten doğru olduğu önemli değil; başımızdaki yönetimin bize neye inanmamızı emrettiği önemli. Buna aslında ‘inanmak’ da dememeli belki, çünkü sonuçta gerçekten inanmıyoruz -çünkü gerçekten inanmak mümkün değil-
‘inanmış gibi’ yapıyoruz.

Ama şu da var: bilenler bildiğini biliyor, bilmeyenlerse söylenene inanabiliyor. Kürt sorunu, karda ayakkabının ‘kart kurt’ etmesi, artık herkese hakaret etme derecesinde, tam bir zırva olduğu için, elbette kimseyi de inandırmıyor. Ama Ermeni kıyımı gibi, iyice uzakta kalmış ve bilgisinin yeniden üretimi ciddi kesintiye uğramış bir olayda bu ‘bilmeyen’, dolayısıyla ‘inanan’ kesim hayli kalabalık olabiliyor.

Evet, 2002 yılında, ‘Kürt yoktur’ diyenler, daha doğrusu, “Bizim için en iyi politika, ne olursa olsun, ısrarla ‘Kürt yoktur’ demektir” diyenler, bugün de varlar. Ama ülkenin başında Kenan Evren cuntası bulunmuyor, dolayısıyla resmi tez bu değil. Öyle olunca, ‘Kürtçe yayın’ konusunda yasağımızı ne kadar geniş tutabiliriz diye, ‘Kürtçe eğitimi’ ne kadar kısıtlayabiliriz diye tartışıyor veya pazarlık ediyoruz.

Bu ‘negatif’ yaklaşım üstüne söylenecek çok şey var, ama ben konunun öbür yanıyla ilgili birkaç sözle bitireyim şimdi. Resmi politikasını ‘Kürt yoktur’ tezi üstüne kurabilmiş bir yönetim (bu, bir ‘cunta’ ile sınırlı değil, bir üslup ve sürekli bir gelenek) içeride olsun, dışarıda olsun, ne kadar inandırıcı, dolayısıyla ne kadar saygıdeğer olabilir? Özellikle doğru olmadığını bildiği bir şeyi savunurken takındığı o tehditkâr, ‘dediğim dedik’ tavrın, karşısındaki herkese, ‘İşte, gene uydurmaya başladı’ dedirten -ve kimseyi kandırmayan- en açık ipucu olduğunun bile farkında değil.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: