İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hadi Uluengin: Gölgede bir Ermeni

Tam hatırımda değil motamo söyleyemeyeceğim, İskenderiye şairi Konstantin Kavafis kökene bağlılık temasını işlediği bir şiirinde aşağı yukarı şöyle der:

‘İster Kaf Dağı’nda seyyah ol, ister Harun Reşit’te misafir / Sonunda hep o ilk ağacın gölgesini özlemeyecek misin’.

Bu bağlılık ve bu özlem, ‘tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır’ sözüyle açıklanamaz. Maddiyatın çok ötesinde, manevidir.

Çünkü, kökeni aramak insanın fıtratında vardır. Ruhumuza nakşedilmiştir.

Üçüncü kuşak Rumeli muhaciri sesini hiç işitmemiş olduğu Tuna şırıltısını ninni beller ve Elya Kazancıoğlu doksan yaşında Kayseri köyünü keşfe çıkar.

İşte, Jean Kehayan da öyle yapmış ve ağacın gölgesini özlemiş.

* * *

BU sütunu izleyenler Ermeni asıllı Fransız aydını belki hatırlayacaktır…

Zira bir kaç zaman önce, Paris senatosunun ‘soykırım’ kararını onaylaması ertesinde Kehayan’ın ‘Liberation’ gazetesinde kaleme aldığı ve hem söz konusu kararın oportünist niteliğini eleştiren, hem de diasporayı artık Türkiye düşmanlığına son vermeye çağıran makalesini buradan sizlere aktarmıştım.

Neyse, Jean Kehayan bütün insani fıtratıyla yaz başında yollara revan olmuş ve Harput’tan Trabzon’a, Ani’den Diyarbakır’a, 1915 tragedyasından kıl payı kurtulmuş anacığının ve babacığının izini sürmüş.

Kavafis’in şiirindeki gibi, ‘ilk ağacın gölgesini’ aramış.

Tüm bunları geçen hafta boyunca yine ‘Liberation’da tefrika etti.

Yazının içinde bazı maddi hatalar vardı ama öz itibariyle önem taşımıyor.

Aşağıda, Kehayan’ın tefrikayı bitirdiği son bölümü aynen aktarıyorum:

* * *

‘HRANT Dink’le aynı fikirde olduğumdam otoritelere ve geleceğe dönük bu gençlere (Erivan ve Paris hükümetleriyle, diaspora kastediliyor) diyorum ki, katliam silahını tutmuş olanların çocukları ve torunları sorumlu addedilemez.

Bir müzakerede, küçük olan muhatap her iki taraf için de akıllı olmak zorundadır ve Ermenilerin acısını göz önüne almak yetmiş milyon Türkün gururunu umursamamak anlamına gelemez.

Büyük babam ‘kehey’ deyimiyle tanımlanan bir ağaydı ve Van gölü etrafında dönümlerle arazisi vardı. Üzerlerine ebedi birer çarpı işareti koyduğum ecdat mezarlarına atmak için dahi, oradan tek bir avuç toprak talebim yok.

Bundan sonraki gelişmeler ne olursa olsun, sathi ve mali hiçbir tazminat talebine katılmayacağım. Eğer arzulamıyorsa, hiç kimseden, hortlardan özür dilemesini istemeyeceğim.

O köylerde gördüklerim, Kilis, İstanbul ve diğer yerlerde işittiklerim ertesinde yegane iyiniyet göstergesi şu olabilir:

Hala ayakta kalabilmiş kiliselerin yıkımına nokta konularak, Türk turizmine de büyük katkı yapacak şekilde, uzman uluslarası kurumların, onların onarılması için fon bulmasına izin verilmesi…

Siyaset adamlarının ise bir Willy Brandt, bir de Gaulle, bir Adenauer cesaretiyle hareket ederek, kaybolmuş ideolojik kamplara aidiyet kuşkusu yaratmayacak tarihçilerin çalışmasına imkan sağlamaları….

Okul kitapları, özellikle 24 Nisan 1915’den sonra, Anadolu’da Ermenilerle gerçekten ne olup bittiğini artık bize anlatsın !

Bütün dünya Ermenileri nihayet Türkiye’de randevulaşabilir.

Gelecek yıl Akdamar’da, çiçek açmış badem ağacının altında !’

* * *

İNSANİ fıtratıyla yaşayan Kehayan’ın istedikleri o kadar çok ve zor mu ?

Oysa, Türk – Ermeni, toprağını sonsuz uzun zaman beraber ve kardeşçe çapalamış olduğumuz o badem ağacının gölgesi altında hepimize yer var.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: