İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kumkapı’da Demlenmiş Öyküler

Jaklin Çelik’in yazıları ilk tanıştığımda Öküz Dergisi’nin ilk yılları olmalı. Hayal meyal hatırladığım öykünün başında Ermenilerde cenazelerin nasıl kaldırıldığını anlatıyordu. Sanırım, o günlerde, O’nu bir yazar olma yolunda okurla ilk buluşmaları, beni de, hem Öküz dergisini hem de orada bir Ermeni yazarı keşfim heyecanlandırıyordu.

Aradan altı yıl geçtikten sonra, Kum Saatinde Kumkapı öykü kitabının çıkışı; O’nunla, karşılıklı söyleşi yapmak için ilginç bir fırsat oldu.

Jaklin bu arada, Uç, Fesat, Varlık, Haliç Edebiyat gibi dergilerde yazılar yazmış, Cumhuriyet Dergi, Sky Life, Liderler ve Finans Dünyası için röportajlar, söyleşiler yapmıştı. 1999 yılında’Kiralık Ev’, ‘Sıçan Kapanı’, ‘Hay Allah’, ‘Taze Gelin’ öyküleri ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Yarışması’nda dikkate değer öykücü sıfatı kazanmıştı.

Jaklin Çelik bianet’in sorularını şöyle yanıtladı:

Dergilerde, gazetelerde çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor, kitabın da çıktı ama hala kendini yazar addetmiyorsun… Neden?

Jaklin Çelik: Geçmişten bugüne pek çok işle uğraştım, hoşuma giden her türlü işi yaptım. 1996 yılından beri profesyonel olarak yazıyorum. Son beş yıldır bu işi çok severek yapıyorum. Kendimi yazar addetmiyorum, tırnak içinde söylenmiş bir söz, bunu söylüyorum, çünkü, ilerde daha sevebileceğim işler bulursam, örneğin şarkı söylemek gibi, o işi yaparım, kendimi nasıl mutlu hissedeceğime bağlı olarak kendimi kısıtlamak istemiyorum.

Belki 50 yaşıma gelip, iyi ürünler verdiğime inandığım zaman bir yazar olduğumu da söyleyebilirim.

Kum Saatinde Kumkapı kitabındaki öykülerin çoğu çocukluğundan, yaşam deneyiminden süzülen şeyler sanırım..

Jaklin Çelik: Evet bir çoğu öyle. Ama ‘Pervane’ öyküsünde biraz şizofrenik bir kadın tiplemesi var. Hayal gücümü kullanarak yazdığım bir öykü. Belki kendi içimdeki acelecilikten ve yaptığım sakarlıklardan yola çıkarak yazılmış tümüyle kurgu bir öykü. Diğerlerinde ise, kimlik gözetmeksizin Diyarbakırlı bir kadın olan Hazal’ın , İstanbullu bir kadının, travestiliği seçmiş, kadın ruhu taşıyan bir travestinin yaşamlarından kesitler var. Benim hayatın içinden geliyor olmamdan kaynaklanan karakterler var öykülerin içinde. Özellikle takıntılarımdan biri, insan hayatları üzerinde sürekli analizler yapmak. Neden baktı, nasıl baktı, neden bu şekilde kokladı ekmeği gibi, en ufak ayrıntısına kadar düşünüp kafa yorduğum tipler var. Bütün tipleri kendi yaşantım içindeki gördüğüm zaman, şu şuraya aittir, şu şuradan geliyor, şimdi yere tükürecek, şu durakta inecek gibi sürekli analizler yapıyorum. Dolayısıyla öykülerde, ayrı ayrı yaşamları üstlerine giyinmiş kişileri de anlatmakta fazla zorlanmıyorum.

Öykülerdeki kadınlar, bir dönem Ermeni kadının profilini çıkartıyor mu?

Jaklin Çelik: Tabii ki olabilir. Öykülerin geçtiği semt Kumkapı. Benim yaşadığım dönemlerde Kumkapı azınlıkların özellikle Ermenilerin yoğun yaşadıkları bir yerdi. Yaşlı kadınlardı çoğu, bir çoğunun da kocası ölmüş, dul kalmış kadınlardı. Buradan yola çıkarak, bir öyküden örnek vermek gerekirse, Deniz Mıgırdiç’in Gökyüzü Sarkis’in öyküsünde olduğu gibi, Mıgırdiç denizden uzak kaldığı için bıkkındır, evde de dırdır yapan bir karısı vardır. O zaten herşeyi göze alarak, ölümü de beklemektedir. Ama önce kendisi ölecektir. O döneme ait tüm Ermeni kadınları gibi kendi karısı da dul kalacaktır.

Peki bu kadın profilinde, her şeye yetişen, idare eden bir kadın da var mı aynı zamanda?

Jaklin Çelik: Erkek kadın ilişkisi devreye giriyor orada. Her şeyi idare eden kadın tiplemesi öyküdeki kadınlarda var. Uzun bir dönem kadınlığını yerine getirmiş, bildiğimiz Türk toplumundaki kadın tiplemesi Ermeni kadını için de geçerli. Yaşanmış bir hayat, kadın sürekli mücadele vermiştir erkeğin arkasından ama, artık yaşlılık her şeyi geride bırakıp bir takım bitişleri de beraberinde getirmiştir.

Bir defasında benim tutkum mizah demiştin..

Jaklin Çelik: Aslında bu yazdıklarıma da kara mizah diyebiliriz . Hep ip üzerinde, bir taraf gülüş bir taraf ağlayış, sürekli bir ip üzerinde gittiğimin farkındayım. Ağlarken gülmek, gülerken ağlamak, gözyaşının neye alamet olduğunu sonunda anlamak. Böyle bir anlatım biçimi geliştirdiğimin farkındayım. Bunun da hayattaki duruşumla yakından ilgisi var. Bir şeylere sürekli negatif olarak bakmak, böyle bir tarzı ortaya çıkarıyor.

Hayata yaklaşımın çok mu negatif?

Jaklin Çelik: Aslında çok pozitif bakıyorum ama, o pozitifliğin altında bir negatiflik var. Çünkü yaşadığımız ortam belli ve geleceğe dair çok umutsuzum. Bir de hayatı çok kısa görüyorum. Hemen yaşanıp tüketilmesi gereken birşey olarak görüyorum. Çünkü bir uçta bir yaşam, yaşayacağımız yıllar var ve öleceğiz. Gülüşle ağlamak arasında yaşıyoruz. Mutlu gülen çok az kişi görüyorum. Bir gülüş olarak ele aldığımızda bir pozitiflik var ama, bu gülüşün altında bir negatiflik de var.

Öykülerde şiirsel bir anlatım da gözleniyor..

Jaklin Çelik: Kendimi bildim bileli, şiir yazardım. Şiirsel bir anlatım da var öykülerde. Ama kendimi şiirle bloke etmek istemiyorum. Şiir beni kısıtlıyor. Öykü gibi dallanıp budaklandıramıyosun, kilitli kelimelerle birşeyleri ifade ediyorsun. Bunun açılımı herkese göre farklı olabiliyor. Ama öyküde, kilitli kelimeler kullanmadan bütün açılımları ile veriyorsun. Dolayısıyla şiirsel yazmak hoşuma gidiyor, şiire yatkın olan ruhumu da orda tamamlıyorum. Şiiri de şöyle kullanıyorum, örneğin Taze Gelin’de, öyküde bir yerde kilitlendim ve şiir yazdım. Bazen, ‘Evet burayı bir şiir açar’, deyip yazıyorum.

Bir de yaşadıklarımın, gördüklerimin bende demlenmesini bekliyorum diyorsun, bu demlenme süreci nasıl birşey?

Jaklin Çelik: Çoğu zaman not tutmuyorum, not tutmamak da bir oyun. Gördüğüm herşeyi beynimin bir köşesine atıyorum, daha sonra bir cümle içinde ortaya çıkacağını hissediyorum ve bu gerçekten böyle oluyor. Yani bir adam zıpladı gitti değil, o zıplayış içinde elli kişinin zıplaması ile birlikte çok farklı bir zıplama ortaya çıkarmak, birçok insanın zıplamasını karakterize edip, çok farklı bir zıplama ortaya çıkarmak gibi birşey. Demlendikten sonra yoğunlaşıyorum ve yazıyorum. Çok üretken, çok verimli değilim ama, yazdıklarıma da kendi adıma güveniyorum.

Bir de bir şeyi yazabilmek için hissetmek gerekiyor. Ben bir yazarın sürekli kendi dünyasını kusmasına çok karışıyım. Sanki bir yazar kendini ne kadar çok kusarsa o kadar anlaşılmaz ve değerli oluyor gibi bir algılama var. Okur da bunu ne kadar anlamıyorsa o kadar iyi bir yapıt addediyor.

Yazıda içtenliğe ve samimiyete inanıyorum. Bu kitapta bunu yakaladığıma inanıyorum. Bu samimiyeti ve içtenliği kaybetmemeyi hedef edindim.

Kitap çıkarma fikri nasıl gelişti?

Jaklin Çelik: Kumkapıya, insanlara, kendi yaşamıma ait bir takım notlar almaya başladım ve o notlar çevremdekilerin zorlamasıyla öykülere dönüştü zamanla. Öküz’ün çalışmaları yapılıyordu, orada yazdıklarım anı öykülerdi, dil yerine oturmamıştı ve çeşitli arayışlar içindeydim. Dil oturmaya başlayınca tamamiyle öyküye döndüm ama, öykülerin kendi içinde oturup oturmadığı tartışılır.

Öküz, Varlık, Fesat, Uç dergilerine yazmaya başladım, bir taraftan da söyleşiler gazetelerde devam etti. Bir yıl köşe yazdım Agos gazetesinde. Kitap oluşturmaya gelince, bir semt olarak baktığım öykülerin tümünü bir arada görmenin, bunları artık kafamdan silip başka yere bakabilmemi sağlayacağını düşünmemden çıktı aslında.

Semt diyerek neyi kast ediyorsun, semti çok aşan şeyler….

Jaklin Çelik: Sennur Sezer Varlık’ta yazdığı yazıda şöyle demişti, ben bu tesbiti aslında kendi başıma tabi ki yapamazdım, ‘Aslında her ne kadar bir semtin anlatımını yapsa da anlattığı Türkiye’nin genel yapısı’. Düşününce böyle olduğunu ben de anladım.

Kumkapı’ya ilişkin bir sözlü tarih çalışman da var…

Jaklin Çelik: Evet, bir semti anlatırken öykülerden yola çıktım. Öykülerle bunu yapabileceğimi sandım ama, öyküler ortaya çıktıktan sonra anladım ki, bir semti, bir semtte yaşayan insanların yaşamlarını sadece öykülerle anlatmak mümkün değil. Çünkü, günlük yaşama ilişkin kaçırdığımız çok ayrıntı var. Ne yapılabilir diye düşündüğümde, bir sözlü tarih çalışması yapılmasının öykünün yetmediği noktada tarihi ortaya çıkarmakta çok sağlıklı olacağını düşündüm. Kumkapı gibi göç almış bir semtin profilini ortaya çıkarmak da çok önemli birşey.

Bunun dışında, son zamanlarda otobiyografik çalışmalar çok ilgimi çekmeye başladı. Öykü yazma anlamında da beslenmemi sağlıyor. İnsanlarla ilişkide olmak ve onların öyküleri bende çok farklı şeyler yaratıyor. Sihirli bir değnek gibi… Değneği vurduğumuz anda ışıltılar saçılıyor ve insan yaşamına dair birçok ayrıntı ortaya çıkıyor.

Bir de kimlik olgusu var. Etnik kökene dayalı bir kimlik anlayışını fanus olarak gördüğünü söylüyorsun..

Jaklin Çelik: Ermenilik olgusuna ilişkin fazla birşey düşünmüyorum aslında, çünkü kendimi farklı bir yerde görüyorum. Bunun sebebi de, toplumda sadece çeşitli kimliklerden, milletten insanlara giydirilen bir takım gömlekler vardır, aynı şey cinsel tercihini farklı yönde gerçekleştiren insanlar da için de geçerlidir. Ben böyle bir şeyi reddettim. Bu kimliği üzerime giymedikçe kimse giydiremez. Ben bensem eğer, kendi kimliğimle ortadayım ve hiç kimse bana bir yakıştırma yapamaz ama,evet kimliğim de bu.

Kitap çıktıktan sonra da bunun gerçekten böyle olduğunu anladım. Çok güzel tepkiler aldım. Diyarbakır İstanbul hattında anlattığım o tiplemelerde, Türkü de Ermenisi de Süryanisi de var. Bunun yazarının Ermeni olup olmadığı, Müslüman olup olmadığı kimseyi ilgilendirmedi. Çünkü insanlar kendilerinden bir parça buldular. Özellikle o istasyon üçlemesi oldukça iyi tepkiler aldı.

Kum Saatinde Kumkapı kitabı, 2000 yılının Ağustos ayında çıktı. O günden itibaren, yaklaşık 30 yerde, söyleşilerle, kritiklerle ulusal basında yer aldı. Epey yazıldı çizildi. Bütün bunları değerlendirdiğimizde bir kimlik üzerinde durulmadığını, farklı karakterlerin bir araya getirilişinin vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu da benim çok hoşuma gitti.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: