İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hırant Dink: Bir gün… 24 Nisan…

Hırant Dink’in 24 Nisan 1915 ile ilgili bu yazısı bu haftaki AGOS(20 Nisan 2001) gazetesinde yayınlanmıştı. Herkes ile paylaşmak istedik. Yazı şöyle…

Türkiye’nin en sevdiği tarihlerden biri 23 Nisan ise, en sevmediği de 24 Nisan olmalı. Birincisi Meclis’imize kavuştuğumuz ve geleceğimizi çocuklarımıza emanet ettiğimiz gün, diğeri ülkemizin dış alemde karşılaştığı en büyük sorunun, “Ermeni Soykırımı”nın simgesel günü.

Ermeni dünyasının Türkiye’ye karşı sistematik hale getirdiği tepkinin, doruk noktasına ulaştığı gündür 24 Nisan. Ermeni tarihinde “en kara gün” olarak kabul edilir. Dünyanın neresinde olursa olsun Ermeniler pankartları kapar, sokağa dökülürler. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınların, yazarların, sanatçıların, öğretmenlerin, avukatların, doktorların, mebusların teker teker evlerinden alındıkları, götürüldükleri ve birkaçı dışında bir daha da geri dönmedikleri gündür 24 Nisan 1915 (Eski tarihle 11 Nisan 1915).

Birkaç gün sonra da Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen, kimilerine göre “Ermeni Soykırımı”nın kimilerine göre “Ermeni Soysürümü”nün, Türk resmi tarihine göre de “Ermeni Tehciri”nin başlangıç tarihidir.

Türkiye’de 24 Nisan

Bir Türkiye Ermenileri suskun kalır 24 Nisanlarda.
Onlar ne yürüyebilirler, ne de atalarının anısına anıtlar dikebilirler.
Nedenleri anlaşılırdır. Her şeyden önce korkarlar, çekinirler elbet. Biraz çocuklarına kötü anılar aşılamamak kaygısı da vardır bunun içinde. Ve her ne kadar kendileri, küfür niyetine kullanılan “Ermeni” söylemiyle pervasızca rencide ediliyor olsalar da, her ne kadar Anadolu’da sıra sıra, Ermenilerin marifeti olarak sunulan toplu mezarlar televizyonlarda iskelet tefrikalarına dönüştürülüyor olsa da, her ne kadar bunların arasında Ermenilere ait bir tek toplu mezar bulunmamış olsa da, birlikte yaşadıkları toplumu rencide etmemek için ağızlarına bile almazlar 24 Nisanlarını. Ama bu, “Atalarını o günlerde bıraktılar, unuttular” demek de değildir. Onları yaşatmayı sırtlanırlar günlük yaşamlarında, dillerini kültürlerini her gün koruma çabası verirken. Güçlerinin yettiğince de taşırlar geleceklerine yiğitçe. Ancak… Onlar kaçınsa da 24 Nisan’da mezarlıklardan… “Zaman” denilen fettan neden dinlemez bazen, kaale almaz, mecbur kılar onları tıpış tıpış 24 Nisan’da mezarlıklara… Tıpkı geçen yıl olduğu gibi. Geçtiğimiz yıl Ermeniler’in en büyük bayramlarından biri olan İsa Mesih’in Diriliş Yortusu Surp Zadik 23 Nisan’a denk gelince, gelenek üzre ertesi gün “Merelots” da (Ölüleri Anma Günü) çakışmasın mı 24 Nisanla. Tabi, yine hiçbir özel program uygulamadılar ama kendi yakınlarına dua ederken bir iki dudak kıpırtısı da eski yakınlarına oynatmalarına kim mani olabilirdi ki?

Bir kitabın içinden

Oysa, son günlerde elimize geçen 1919 tarihli Ermenice bir kaynak, bir zamanlar İstanbul’da da bu insanların anısına anma etkinlikleri yapıldığını ortaya koyuyor. Gerçi 1919 tarihi olayların henüz bitmediği, İstanbul’un işgal günleri ve İttihat Terakki’nin de yargılandığı süreç ama yine de kitabın Türkiye’de yayınlanmış olması başlıbaşına bir olay. Kitabın adı “Huşartsan Abril Dasnımegi” (Nisan 11’e Anıt ), 128 sayfalık kitap İstanbul’da Arzuman Matbaası’nda basılmış, fiatı 1 lira. Kitap, 24 Nisan’da İstanbul’da, ilerki günlerde de Anadolu’da toplanan, sürgüne gönderilen ve çoğunluğu bir daha geri dönmeyen Ermeni aydınların listesini yapan, onların anısına hazırlanmış bol fotoğraflı bir çalışma. Kitap “11 Nisan Yasdönümü Tertip Heyeti” tarafından hazırlanmış, ünlü Ermeni araştırmacı Teotig tarafından derlenmiş. ‘Sonsöz’ünde belirtildiği üzre de aynı heyet 1919 Nisan 12’de dini ve sivil muhtelif yas törenleri düzenlemiş. Bu törenlerin ayrıntılarına ilişkin bir bilgi yok ama gerçekleştirildiği zikrediliyor ve şöyle devam ediliyor: “Tertip Heyeti’miz aynı zamanda elinizdeki kitabı yayınlamaya karar verdi. Bu bir ön çalışma olarak nitelendirilmeli ve daha sonra yapılacak geniş araştırmalar için bir ilk adım olarak değerlendirilmeli. Kitabın geliri ise “Aydınlar Fonu” kurularak, yitirilen aydınların eşlerine ve çocuklarına bağışlanacaktır.”

Kitabın içinde binlerce Ermeni aydınının, yöneticinin, öğretmenin, gazetecinin, din adamının, doktorun ve işadamının isimleri kısa veya geniş özgeçmişleriyle zikrediliyor (toplam 761 kişi). Çankırı sürgünleri, Ayaş mahkumları hepsi orda… Hani şu meşhur türkümüz var ya… Ayaş yollarında kervanım mı var/ Beni öldürmeye fermanın mı var/Ağlamaya sızlamaya dermanım mı var/Yandım allah yandım yandırma beni.

İşte o insanlar bu türkünün insanları… Ve onlardan bir tanesi “Baba Kasbar” lakablı Taşnag üyesi, K. Khajag’ın (Karekin Çakalyan) sürgün yolunda eşine gönderdiği kısa mektubun son satırları…

“Sevgili,
Uzağa götürüyorlar beni, senden uzağa, Diyarbekir’e doğru. Benimle birlikte Ayaş mahkûmlarından Agnuni, Zartar, Sarkis Minasyan, Dr. Dağavaryan ve Cihangül de var.
Ereğli İstasyonu’nda bir Ermeni’ye rastladık, bu mektubu sana getireceğine söz verdi. Kendine ve kızlarım Nunus ile Alos’a iyi bak. Bizi niçin götürdüklerini bilmiyoruz. Ama çok ümitliyim ki, birbirimizi tekrar göreceğiz. Ehh… Görüşürüz… Seni ve yavrularımı öpüyorum.”

Alman İmparatoru’nun sakar telkinleri

Kitabın son bölümüne doğru iki önemli tanıklık göze çarpıyor. Bunlar, 1915 sürgününe gönderilen ve kurtulan aydınlardan biri olan Mikael fiamdancıyan’ın “Çankırı’dan Anımsamalar”ı, diğeri de Püzant Bozacıyan’ın “Ayaşa doğru eski ve yeni anılar” adlı anlatıları. Püzant Bozacıyan’ın anlatısının giriş kısmında ise tehcirin nedenlerine ilişkin ilginç saptamalar var. Türkçe çevirisinin tam metni şöyle:

“Ermeni halkını yüzyıllar boyunca yaşadığı ülke topraklarından kovup yok etmeye yönelik İttihatçıların ve Almanların şeytani planının ilk etkilerini İstanbul’daki Ermenilerin aydın kesimi gördü. 1915 yılının 11,12 ve13 Nisan tarihlerinde büyük olaylar yaşandı. Düzenlenen toplu tutuklamalar, bunları izleyecek olan ölüm rüzgarlarının habercileri olup, hemen hemen kentteki tüm Ermenilerin yüreğini ağzına getirdi. Solak Alman İmparatoru’nun sakar telkinleri ile uygulanmaya başlayan bu tehcirin asıl amacı olayları dikkatle izleyenler tarafından zaten bilinmekteydi. Cavit Paris’te Osmanlı Devleti için yüklü bir borç sağlamayı başardıktan sonra ziyafetten ziyafete davet edilirken, diğer taraftan büyük devletler Ermenistan’da gerçekleştirilecek olan reformları halledilmiş sayarak, Ermenilerden meskün altı vilayette görev alacak olan iki gözlemciyi seçiyor, beri taraftan Kayzer ve İttihatcı Hükümetin yöneticileri gizliden gizli tüm Ermeni halkına yönelik bir planı uygulama peşindeydiler. Oysa bu masum toplumun tek suçu, yaşamakta olduğu topraklarda bazı reform hareketlerinin uygulanması ile bölgenin gelişmesinin sağlanmasını istemekti. Eşsiz Nubar Paşa’nın bu girişiminin başarıya ulaşması için tüm Ermeni halkı da canla başla çalışıyordu.

Ortada şeytanca bir planın uygulanmakta olduğunu ilk farkeden Rus gazeteleri oldu. Bunlar arasında Moskova’da yayınlanmakta olan “Golos Moskoy” gizli tehcir planını da ilk kez kendi sütunlarında açıklamıştı. Almanya, Anadolu’da Ermenilerin yaşamakta olduğu bölgeleri bir Alman müstemlekesine dönüştürmek niyetindeydi. Bunu başarabilmek için de önce o topraklarda yaşamakta olan halkın ortadan kaldırılması gerekmekteydi. Çünkü Ermeni halkı çalışkan, yaratıcı azimkar ve dürüst bir toplumdu ve bu insanlar bölgeye gelip yerleştirilecek olan Almanlara engel teşkil edebilirlerdi. Ermeni halkının bu özelliklerini çok iyi bilen Almanlar, Ermenilerin planlarını bozup direneceklerini biliyorlardı. Bu inatçı rakibin ortadan kaldırılması şarttı. Bunun da en kesin yolu ülkeye hakim Türk elemanların yöneticilerini aldatıp onları harekete geçirmekti. Bu amaçla da tehcir planını İttihatcı hükümete önerdiler.

Türk gazetelerinden İkdam 17 Ocak 1914 tarihli sayısında “Golos Moskoy”daki haberi beceriksizce yalanlamayı deniyor, ancak böylece aslında benzer bir planın varolduğunu itiraf etmiş oluyordu. Ne yazık ki Ermeni çevreleri de o zaman İkdam’ın saflığına benzer bir gaflete düşerek olayların ciddiyetini farkedemediler ve böyle bir planın gerçekten varolduğunu saptamayı düşünmediler. İkdam’ın söz konusu haberini özet olarak veriyoruz çünkü burada da satıraralarında Almanya ve Türkiye arasında hazırlanmış bir plana göre Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Ermeni tehciri ve katliamının kararlaştırılmış olduğunu ve savaş başlar başlamaz da uygulandığını görebiliyoruz, hem de Almanların öncülüğünde.

İşte İkdam’ın yazısı:

“Moskova’da yayınlanmakta olan “Golos Moskoy” gazetesi Türklerle Almanlar arasında hazırlanan bir plandan söz ediyor. Bu iddiaya göre Ermenilerin yaşamakta olduğu bölgelerden uzaklaştırılacakları ve Mezopotamya’ya sürülecekleri öngörülmektedir. Rus gazetesine göre Ermenistan’a İslamların iskan ettirilmesi hem Türklerin hem de Almanların ekonomik çıkarları ve yararına olacaktır, çünkü bu Müslümanlar gerektiğinde Kafkasya’daki diğer İslamlar ile birleşerek bölgedeki Slav hareketlerine engel olabileceklerdir.”

Türk gazetesi daha sonra şöyle devam ediyor:
“Osmanlı Devleti’nin böyle bir şey yapmaya ihtiyacı yok çünkü Ermenilerin ikamet ettiği bölgelerde Türkler çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Hükümet eğer Ermenilerin Slav akımına destek olacağına ihtimal vermiş olsaydı, Doğu Anadolu’da barışcıl ve ıslahatçı bir politika uygulayacağına, aksine daha sert ve aykırı bir politikayı tercih ederdi. Oysa Osmanlı İmparatorluğu Ermenileri hoşnut etmek için hoşgörüsünde ölçütleri elden geldiğince geniş tutmaktadır. Hükümetin bu davranışı vatandaşlar arasında memleket sevgisini daha da güçlendirmeye yönelik olup, onları birbirine düşürmek değildir. Zaten biz de Ermenilerin Slav akımına yardımcı olacağına inanmıyoruz, çünkü o akım başlarsa sanki Ermeni mi kalır?”
İkdam burada Kazaz Artin Amira’nın memlekete yaptığı hizmetleri anlatmakta daha sonra da haberini safca şöyle sürdürmektedir: “Zaten yüzbinlerce Ermeni’yi Mezopotamya’ya sürmek mümkün mü? Eğer Ermeniler kendileri bile isterse uygulamanın olanağı yok. Ne gereği var bu kadar mantıksız şeyleri haber diye yayınlamaya! Ortada tek bir maksat var: Osmanlı devletine karşı durmadan çeşitli engeller çıkarmak.”
Ancak Türk gazetesinin olanaksız bulduğu, kısa bir süre sonra gerçek oldu.

2000’li yıllarda 24 Nisanlar

Türkiye “Ermeni Sorunu”nu nasıl halledecek?
Batı’nın Türkiye’ye karşı sık sık sermaye olarak kullandığı sorunu, sorun olmaktan çıkarmanın bir tek yolu var, o da Ermenilerle doğrudan diyalog yolunun bulunması.

Bu diyaloğun kanallarını üç ayrı noktadan açmak gerek. Başta Türkiye ile Ermenistan arasında devletten devlete ve toplumdan topluma ilişkilerin geliştirilmesi, ikincisi Türkiye Ermenileri’nin sorunlarının herhangi bir dış dayatmaya ve uyarıya gerek bırakmadan halli, üçüncüsü de dünyanın her tarafına yayılmış olan ve Anadolu hasretiyle yanan Anadolu kökenli Diaspora Ermeniler’inin tekrar kazanılması.

Bundan sonrasını artık tarafların tutturacağı üslup belirler. Özellikle de bu üslup içerisinde ulusal onurlara gösterilecek karşılıklı saygı ve özen anahtar rol oynar. Örneğin Ermenistan Devlet Başkanı “Bu Ermeni halkının bir onur meselesidir sonuçta sadece moral kazanım elde edeceğiz, toprak talebi gibi başka bir niyetimiz yok” derken, Türkiye bu söylemi anlayabilme çabası gösterebilecek mi? Ya da Türkiye’den yükselen kabullenmezlik haykırışları Ermeniler tarafından salt bir inkârcılık olarak mı değerlendirilecek, yoksa bu haykırışta ırkıçılığı kabul etmeyen onurlu bir duruşun da var olduğu sezilebilecek mi? Bize göre, her iki tarafın da onurlu duruşu farkedilebilir, yeter ki tutturulan üslup da o derece onurlu olsun.

Bu başarılırsa geriye kalır, bu iki onurlu duruşu birbiriyle çatıştırmadan onurlu bir bileşkeye doğru kanalize etmek.
Örneğin, dünyanın her tarafında 24 Nisan, Ermenisi yabancısı herkes tarafından anılıyor ama Türkiye’de hiçbir şey yapılmıyorsa önce belki de buradan başlamalı. Ermeni’siyle Türk’üyle insanlarımızın 24 Nisan’da yaşanan acılara saygısını göstereceği anma toplantıları düzenleyebildiğimiz noktada sorun da zaten büyük çapta çözülmüş olacaktır. Türkiye’de Ermeniler tarafından öldürülenler için anıtlar yapılabiliyorsa, o dönemde öldürülen Ermeniler için de anıt yapılmasının önünde herhangi bir yasal ya da psikolojik engel kalmamalıdır. 23 Nisan’ı birlikte kutladığımız gibi, 24 Nisanı da birlikte andığımız gün, bu sorun sorun olmaktan çıkacaktır.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: