İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye Gazetesi’nden iki yazı…

Ayhan Katırcıkara: Almanya’da Yahudiler silahsız, Ermeniler Osmanlı’da tam tersi öldürüyorlardı

Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve gelişmeleri konusunda yöneticiler ve aydınlar gerekli bilgi donanımına sahip. Sokaktaki vatandaş hiç değil. Oysa tehlike ciddi boyutta.

Bugünlerde ABD’de Ermeni çocuklar her gördüğünün göğsüne “soykırım” rozeti takıyor. Soranlara “Türklerin bizi soykırıma uğrattıkları 24 Nisan 1915’in yıldönümü de” diyorlar. Batılının kafası karışıyor. Avrupa’da ise yoğun propaganda karşısında bütün Batılılar neredeyse böyle bir soykırıma inanmak üzereler. Etkilenen çok.

David Bonova, George Radonoviç, John Nolbert ve Frank Pallone’nin öncülüğünde 100 kadar Amerikan Temsilciler Meclisi’ne mensup milletvekili Bush’a çağırda bulundular “Ermeni soykırımını tanı” diye.

Los Angelesli Avukat Brian Cobeteck de Ermenilerin, atalarının Türklerce soykırıma uğradığı iddiasıyla açtığı davayı kazandı. 2000 Ermeni Osmanlı döneminde hayat poliçesi sahibi olan dedelerinin tazminatı her birine 10 milyon mark olarak New York Hayat Sigortası’nca ödenecek. Californiya’da zaman aşımı olmadan soykırım mağdurları (!) haklarını arayabiliyorlar! Sigorta Şirketi Başkan Yardımcısı Bill Werfelmand feci bir olaya çözüm getirdikleri için mutlu! Ankara ise mutsuz, çünkü şirket ödediği bütün paraları Türkiye’den tahsil edebilecek.

Fransa ve Ermenistan davetlileri kaçtı

Ermeniler, Almanya ve İsviçre’de Yahudilere ödenen tazminatları örnek alıyorlar. İki olayı güya örtüştürüyorlar! Sözde Ermeni Soykırım iddiaları, tazminattan sonra toprak istemeyle sürecek. Durum vahim. Ekonomik kriz bize sorunlarımızı unutturmamalı. Ermeni sorunu konusunda herkes bilgilenmeli. Sorumluluğunu yerine getirmeli. Ankara henüz önemsemese de.
Türk Parlamenterler Birliği “Tarih Boyunca Türk Ermeni İlişkileri Sempozyumu” düzenledi. Fransa davete cevap vermedi. Ermenistan’dan Prof. Nikolay Hovhannısyan, Dr. Ruben Safrastyan ve Dr. Alexand Safaryan davet edildi. Ancak “Zaman”da çıkan bir yayını bahane ederek gelmediler. Kaçtılar. Üzerine üzerine gidilmeli. En katı Prof. Selahi Sanyel (İngiltere), Dr. Andrev Mango, Prof. Gennadi İvanoviç Starçenkov (Rusya), Doçent Kalina Belova (Rusya), Prof. Salih Baklacı (Bulgaristan) gibi aydınlar katıldı. Çok tarafsız da tebliğler verdiler.

Prof. Sanyel “Batılı devletler irili ufaklı; Osmanlıyı kendi aralarında paylaşmak istiyorlardı. Hepsine de Osmanlı tebaasındaki Ermeniler yardım etti. Onların yanında savaştı. Devletlerine karşı sabotaj yaptılar. İsyan çıkardılar. Çeteler kurdular. Taşnak Örgütü tedhişe başladı. Kendilerine katılmayan değil Türk, Ermeni köylerini bile yaktılar. Hayvanlarını telef ettiler.” dedi.

Kamuran Gürün’ün kitabını okumak kadar, kendisini dinlemek de ayrı bir kazanç. Önemli ve dikkat çeken bir birikimi var. Diyor ki:

Türkiye ileri baktı, geriye değil “- Tehcir sağlıklı şartlar altında gerçekleştirildi. Bu sırada 300 bin Ermeni, 2 milyon Müslüman hayatını kaybetti. Tehcir kararından Batılılar 4. müttefiklerini kaybettikleri için rahatsız oldular. “Ermenilere katliam yapılacak diye de propagandaya başladılar! Mavi Kitap’ı bugün bile bunun için kullanıyorlar. Halep’te, Naim Bey’in Hatıraları diye uydurma bir kitap neşrettiler. Talat Paşa’nın şifreli telgrafları yayınlandı.. 4 rakamlı olması gereken şifreler burada 3 rakamlı? Yer ve konu doğru değil. Malta’ya sürülen 115 Türk’ün 55’i tehcir suçlusu idi. İspat edemediler serbest bıraktılar. 6 Şubat’ta Maraş’ı terkeden Fransızlar, yandaşları Ermenilerden 2000’ini savaşta kaybetti. 25 Şubat’ta bu rakam Reuter Ajansı’nda 70 bin oldu! Propagandalar yalan üzerine yapılıyor.”

Prof. Türkkaya Ataöv aylardır TBMM’de konuya ilişkin çalışma yapıyor kurulan bir komisyonda. Ancak henüz bir yayın gerçekleşmedi. Toplantıda konuşurken kendini hep öne çıkardı ama tespitleri önemliydi:

-Çok acılar çektik. Tarih kitaplarında bunu okumadık. Sonradan öğrendik. Çünkü Cumhuriyet geriye değil, ileri baktı. Türkiye revizyonist olmadı. İntikamcı olmadı. Almanya’da Yahudiler silaha hiç başvurmadı. Silahlı olanlar onları öldürdü. Ermeniler öyle değil, öldüler ve öldürdüler. Kaçtılar. Sonra Yahudilere tazminat ödenmeye başlanınca, kendilerini onlara benzetmeye çalıştılar!
Ataöv’e göre ülkemizde bir koordine eksikliği var. Zengin bir kütüphane ve belge merkezi oluşturulmalı. Ermeni yayınlarının tümü okunmalı.

Siyonizm Ermenistan’ın modeli

Prof. İlber Ortaylı’ya göre Ermeniler, Türklerle biraraya gelmekten ve tarihi birlikte tartışmaktan çekiniyor. Oysa Ermeniler en fazla Türk Kültürü’ne yakın bir millet. Siyonizm Ermenistan’ın modelidir. Tehcir hazırlıksız yapıldı. Buna rağmen sağlıkla güneye götürüldüler. Komitacı Ermeniler komşularına saldırdı. Fransız Parlamentosu’ndaki aleyhteki kararı ise İlber Hoca şöyle değerlendiriyor:

-Fransa’da aileler çocuklarının uyuşturucuya yakalanmasından şikayetçi. Hızla yayılıyor. İşte bu kararda uyuşturucu ticareti etkili oldu. İkinci de Soykırımı yapan Almanya, Fransa ve Avusturya kendine suç ortağı arıyor. Vicdanı rahatlamaya itmek istiyor.
Toplantıdan birkaç notum var. Ermeni cemaati lideri vatandaş Mutafyan kendileri için kutsal olan haftada dini vecibelerini yerine getirmek için daveti kabul etmemiş. Osmanlılar zamanında hâlâ önemli bir kısmı günümüz Türkçesine çevrilmeyen 423 eser mevcut Ermenilere ait.

Ülkelerinin hâlâ %25’i Ermeni işgali altında olan Azerbaycanlı talebeler toplantıdan geç haberleri olduklarını, Büyükelçiliklerinin de kendilerini bilgilendirmediklerinden şikayet ettiler. Tam kadro toplantıdaydılar. Emekli parlamenterlerimiz büyük ilgi gösterdi sempozyuma. 84 yaşındaki Aliye Coşkun Hanımefendi bile dikkatle dinledi.

Ayşe Göktürk Tunceroğlu: Programı beklerken…

İnternet üzerinden abonelerine düzenli bilgiler, haberler ulaştıran Turkish Forum’da geçen hafta Kuzey Carolina eyaletinden yazılmış bir mektup vardı. ABD posta idaresine, soykırım konulu hatıra pulu çıkartmak için Ermenilerin harekete geçtiklerini öğrenen vatandaşlarımızdan biri posta idaresine bu hareketi kınayıcı bir mektup yazmış. Mektubunun bir kopyasını da Turkish Forum okuyucularının bilgisine sunmuş. Okudum, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni soykırımı diye birşey olmadığını anlatan, böyle bir pul çıkarmanın yanlışlığını açık seçik ortaya koyan bir mektup. Onbir sayfalık bir belge de ilâve edilerek gönderilmiş. Posta idaresinden cevap gelmiş: “Ermeni soykırımı konulu pul konusunda desteğiniz için teşekkür ederiz.” Vatandaşımız şaşkın. “Şok olduk. Demek ki yazdığımız mektupları okumuyorlar.” diyor. “Münferit bir hadisedir, genelleme yapmak doğru değildir” diye avunmaya çalışsak da içimize bir şüphe düştü: Acaba Ermeni meselesi üzerine değişik makamlara yazdığımız mektuplar, çektiğimiz fakslar doğru dürüst okunmuyor mu? Bize nezâketen ve otomatik olarak cevap gelse bile… “Bu kişi ve kuruluşlara her gün binlerce mektup geliyor, oturup da satır satır okumaları mümkün değil” diyerek onlara mâzeret, kendimize teselli bulabiliriz. Fakat daha acı ve düşündürücü olanı, içinde “Ermeni” kelimesi geçen mektupların mutlaka Ermenilerden yahut soykırım iddialarında onları destekleyenlerden geldiğini peşinen kabul etmiş olmalarıdır. Bu da “Türkler sesini çıkarmaz.” inancının var olduğunu gösterir. “Türkler haklarını aramaz, arayamaz. Zaten hakları da yoktur.”

Halbuki şehirlerimiz, sokaklarımız, meydanlarımız bugünlerde hak arayanlarla dolu. Dünya arenasında sesimizi çıkaramıyoruz ama memleketin meydanlarını arenaya döndürdük. Memleket dahilinde hak aramak için taşlarla, sopalarla yürümek, bağırmak, cam çerçeve indirmek âdet oldu. Birbirimize karşı dayılanmakta üstümüze yok. “İsteklerimi yerine getir, yoksa ortalığı duman ederim!” Devlet -sözlü ya da sözsüz- vaziyetini ortaya koymakta: “Geleceğimizi ipotek etme pahasına borç buldum, getirdim, dağıttım, bitti.Yok!” Kalabalıklar anlamıyor: “Açız. Tencereler boş. Zam… Yine para bul, yine dağıt.” Bu memleket düşman saldırısına uğramadı. “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş…” değil. Öyleyse ne ettiysek kendi kendimize ettik. Hem idare edenler, hem idare edilenler, elbirliğiyle…

Şu satırları yazdığım sırada memlekette herkes “program”ı bekliyor. Memleketimizin bu “birşey bekleme” lüksünü bir yıldan beri televizyonlar aracılığıyla bizler de paylaşmaya çalışıyoruz. (Gazeteler ve internet bu aracılığı yapamıyor, televizyonların rolü tartışılmaz.) Kurtarıcı bekleme, program bekleme, paket bekleme, borç bekleme…. Yoksa Amerika’da hayat beklemesiz geçmektedir, beklemeksizin geçmektedir. Bekleyen sıranın dışına atılmaktadır. Bekleyen tökezlemektedir.

Türkiye’den çalışmaya gelen vatandaşlarımız önce buradaki çalışma hayatına alışamıyor. Başlıyorlar beklemeye, uflayıp pufluyor, sızlanıyorlar. Sonra bakıyorlar ki çare yok, çalışmayana hayat yok, dört elle işe sarılıyorlar. Altı ay sonra da diyorlar ki: “Memlekette böyle çalışsaydık kapılarımız altından olurdu.” Bu cümleyi Türkiye’deki her ferdin duymasını isterdim.

Aldığı 300 dolar haftalığı azımsayan, memleketten yeni gelmiş Aksaraylı bir genç, Türk patronuna “Ben bu kadar parayı babamın fabrikasındaki kasadan alıp horoz döğüşüne gider, bahse yatırırdım, ya kazanırdım ya kaybederdim.” dedi. Ekranlardaki protesto manzaralarını seyrederken Aksaraylı vatandaşı hatırlamadan edemiyorum. Meydanlara dökülenler arasında bir “kasa”dan her hafta kendilerine verilecek 300 doların peşinde olanlar az değil. Onu alıp horoz döğüşüne gidecekler. Horoz döğüşü her yerde. Kahvelerde, meydanlarda, meclislerde, salonlarda, kürsülerde…

Çalışmayan, üretmeyen, kurtarıcı bekleyen, program bekleyen, borç bekleyen bir ülke haline geldik. Yurt dışına çıkan Türklerin başarmadıkları, becermedikleri iş yok. Kendilerini kurtardıkları gibi, aile efradına, çevrelerine, memleketlerine de elleri uzanıyor. Amerika’daki Türklere bakıyorum. Hangimize Amerikan devleti iş buldu, ev buldu, maaş bağladı? Ne yaptıysak kendi gayretimizle yaptık. Ama çalışarak yaptık. Beklemeden çalışarak yaptık. Demek ki insanımız kaabiliyetsiz değil, zekâ noksanlığı, beden eksikliği yok. Sadece rehâvet var, tembellik var, kolaycılık var, hazırcılık var, horoz döğüşü var. Ve “Haydi çalışmak üzere ayağa kalkın!” diyecek biri de yok! Bakalım, Kemal Derviş diyebilecek mi?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: