İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

25 Ocak tarihli gaztelerin köşe yazarlarından bir seçki

İlter Türkmen: Sadizm ve mazoşizm – Hürriyet

Fransa’da Ermeni yasa tasarısının Millet Meclisi’nde kabulünden sonra
televizyonlarda duyduklarımız ve gazetelerde okuduklarımız bende bu çağrışımı
yaptı. Meğer bizde mazoşizm nöbetleri geçirmek için fırsat bekleyen ne çok
insan varmış. Koyu bir kasvet yaratacak komplo teorileri birdenbire ortalığı
kapladı. Hepsini nakletmeme burada imkán yok, fakat bir örnek vereceğim. Şunu
da belirteyim ki, sözünü edeceğim teorinin mucidi sıradan birisi değil,
son derece etkileyici uzun sıfatları var. Bakın aşağı yukarı ne diyor: ‘‘Fransız
Meclisi’nin kararını birkaç ay sonra ABD Temsilciler Meclisi’nin kararı
takip edecek. Arkasından Birleşmiş Milletler’de ortak bir girişim başlatılacak
ve Türkiye 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde suçlanacak.
Ondan sonra kuşkusuz tazminat ve toprak talepleri gelecek.’’
Neyse ki
hayal gücü burada tükendi, yoksa BM kararından sonra Güvenlik Konseyi’nin
BM Yasası’nın 7’nci bölümüne dayanarak Ermenilerin talep ettikleri
toprakları işgal etmesi için Körfez Savaşı’nda olduğu gibi uluslararası
bir kuvvete yetki vereceğini ve ABD ve AB kuvvetlerinin Türkiye’ye karşı bir
operasyon başlatacaklarını da söyleyebilirdi! İşte o zaman gittikçe sayıları
artan ‘‘İkinci Sevr’’ mazoşistleri zevkten artık kendilerinden
geçerlerdi.

Evet, Sevr bitmeyen tükenmeyen bir ağlaşma senfonisinin ana teması. Mazoşizm
repertuvarından hiç eksik olmuyor. Bu senfoninin müptelalarına Lozan’dan
bahsettiğiniz zaman saflığınıza gülüyorlar. Onlara göre Lozan bir
aldatmaca. Asıl amaç, Sevr’i diriltmek ve bu maksatla Avrupa çok yönlü bir
strateji güdüyor. Bu stratejinin başlıca öğesi, Türkiye’yi Avrupa Birliği
üyeliğine almak. Katılım Ortaklığı Belgesi ile Sevr ilişkisini görmemek
gafletten başka bir şey değil.

Anlaşılması güç mazoşist dürtüler arasında en tipik olanlardan biri,
BM Soykırım Sözleşmesi’nin geriye dönük olduğu yolundaki saplantıdır.
Aylardan beri böyle olmadığını söylüyorum. Uluslararası hukuk uzmanları
daha da büyük vukufla aynı görüşü teyit ediyorlar, fakat bazı siyaset
bilimcilerimiz hukuki dayanaktan yoksun yorumlarını bir türlü değiştirmiyorlar.
Neyse, üç gün önce Ankara’yı ziyaret eden İngiltere Çevre Bakanı
Beverly Hughes
imdadımıza yetişti. Sözleşmenin Ermeni iddialarına
uygulanamayacağını açıkça belirtti. Bari ona inansınlar.

Mazoşizm tek başına gelmez, sadizmle beraber gelir. Fransız Millet
Meclisi, Türkiye aleyhinde bir karar mı kabul etti, vakit geçirmeden Türk üniversitelerinin
Fransız üniversiteleri ile eğitim, kültür ve bilim ilişkilerini kesmek lazım.
Bu programlardan istifade eden, istikballerini bunlara bağlamış gençler mağdur
olacakmış, bunun ne önemi var. İş burada da kalmıyor, bazı üniversiteler
Fransızca öğretimini durduruyorlar ve Fransa’daki öğretim üyelerini geri
çağırıyorlar. Gençler Fransızca öğrense ne olacak, öğrenmese ne
olacak… Yarın öbür gün Amerikan Temsilciler Meclisi’nden de bir karar çıkarsa
İngilizce öğretimine de son verilir. Bu suretle toplumumuzu ifsad eden bütün
kültürlerden kurtuluruz!

Başbakan Ecevit, Türkiye’nin sorununun Fransız politikacıları ile
olduğunu, Fransız halkını ise Türkiye’nin dostu olarak gördüğünü
belirtmekle çok iyi etti. Kamuoyunu teskin etmek gerekiyordu. Umarım boykot önlemleri
alan üniversite ve kurumlara bu kararlarından vazgeçmeleri için de çağrıda
bulunur.

Yalçın Doğan: Fransız firmaları imza peşinde – Milliyet

Rakamlar belki o kadar büyük değil. Ama, sıralamada, önemli.
İnşaat, ilaç, otomotiv, kozmetik, doğalgaz, plastik, turizm, sigorta, ev araçları,
yatçılık, tekstil, gıda, madencilik, bankacılık gibi, temel sanayi üretimi
ve hizmetlerine yayılan Türkiye’de yaklaşık 220 Fransız firması bulunuyor.
2000 rakamlarına göre, Türkiye’nin Fransa’ya 2 milyar 800 milyon dolar
ihracatı, bir milyar 400 milyon dolar ithalatı
var. Bunun dışında, 5
milyar doları aşan yatırımlarıyla
Fransa için, Türkiye yine kolay
vazgeçilmez bir ülke. Özellikle, tank, tanksavar, uydu, telefon ihalelerinde,
Fransa ciddi bir paya sahip.

Bu rakamlar ışığında, Ermeni soykırımı yasasının kabulü ile
birlikte, Türkiye ile iş yapan Fransız şirketleri telaşa düşüyor. Türkiye’den
gelen her telefon, onları huzursuz etmeye yetiyor. Çoğunun Türk ortağı,
Fransız partnerini Türkiye’ye davet ederek, yeni durumu gözden geçirmek
ihtiyacını hissediyor. En büyüğünden ve yıllardır burada iş
yapanlardan, yeni ve daha küçük firmalara kadar. Gelmeden önce, Fransız
firmaları, Paris’te mutlaka bir siyasal tur atıp, Türkiye’ye gelecek
hafta için, randevu veriyor. Aynı zamanda kendi Meclis’lerinden çıkan
kararı protesto ediyor.
Ne de olsa, en çok onların canı yanıyor.

İşlerin bozulması, siyasal girişimlere yol açıyor. Şu anda,
Paris’te yüzü aşkın Fransız firması, kapı kapı dolaşarak,
milletvekillerinden imza topluyor. Ermeni kararının Fransa Anayasa
Mahkemesi’ne götürülmesi için.
Fransız Anayasası’na göre, iptal
amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak için, en az 60 milletvekilinin imzası
gerekli. Firmalar, 60 imza peşinde. Paris’ten aldığım bir bilgiye göre,
halen 15 imza toplanmış.
60 bulunur, bulunmaz, orası henüz askıda.

Bu saatten sonra, 60 imza bulunsa ve gerçekten de, bir mucize olsa,
ve Ermeni kararı Anayasa Mahkemesi’nden dönse, ne yazar?.. Güvenin kalmadığı
bir ilişkiler sisteminde, kırılan vazo ne kadar onarılabilir?..
Buna rağmen, bu gibi dangalaklıklara karşı, ekonomik yaptırımın
panzehir
olduğu da, bir kez daha anlaşılıyor.

Bu arada, yine kendimize çuvaldız!.. Bugün imza toplayan Fransız
firmaları, aylar önceden Ankara’yı uyarıyor. "Bu sefer iş
ciddi"
uyarılarına, Ankara’dan ne bir ses, ne bir nefes!.. Dayağı
yedikten sonra, "imza toplanır mı, toplanmaz mı" hesapları,
ya da küfürden ve ambargodan kolay ne var?..

Nilgün Cerrahoğlu – Soykırım – Milliyet

Milyonlarca internet kullanıcısının "referans" aldığı
"Encarta" ansiklopedisini açtım önce ve "soykırım"
(genocide) yazdım. Karşıma derhal "Ermeni soykırımı" çıktı.
Holocaust, Kızıl Khemer – Kamboçya, Fransız Saint Barthelemy soykırımı,
Ruanda, Uganda, Yugoslavya ile birlikte önümde "Ermeni soykırımı"nı
buldum. Bölümü taradım. "Ermeni versiyonu"ndan öte "Türk
kaynak" ya da "Türk tezlerine" ilişkin tek bir bilgi kırıntısı
bulamadım.

En çok da "Ermeni Soykırımı: Soru – cevap" bölümüne şaştım.
Bir ansiklopedinin "yansız" olması ve tarihçiler tarafından
kesinliğe kavuşturulmamış konularda "kuşku" payı bırakması
gerekmez mi? Hayır. Yok böyle bir şey. Baştan sona Türk tezlerini çürütmek
üzere, yalnız Ermeni kaynaklar tarafından hazırlanmış bu bölüm.

"Türkiye’ye niye sataşalım? Türkiye model bir İslam ülkesi değil
mi?"; "Ermeni iddiaları karşısında Türk iddiaları da var. Peki
kime inanalım?" "Olaylarda Türkler de ölmedi mi?" türünden
17 "anahtar" soru alınmış örneğin. Karşılarına sadece ve
sadece Ermeni tezleri yerleştirilmiş. Dennis Papazian’ın "American
Research Center"
için hazırladığı bu "propaganda" ,
"bilgi" adı altında internetin en popüler ansiklopedisine sokulmuş
sonra.

Bunun üzerine "Yahoo", "Alta Vista",
"Webcrawler" gibi milyonların kullandığı "arama motorlarına"
geçtim. Gene kaynağını "tek merkezden" alan benzer bir bilgi
bombardımanıyla karşılaştım. "Encarta"da bulduğum pek çok yazı
ve makale bir bir "Yahoo" ve "Alta Vista" ya taşınmış.
Çok sayfa İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca, İtalyanca çevirileriyle
hazırlanmış. "17 Soruda Ermeni Soykırımı" buna örnek.
"Encarta"daki bu sayfayı olduğu gibi aynen "Yahoo"da da
buluyorsunuz.

Bırakın Türk kaynaklarını, dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Bernard
Lewis’
in: "Ermeni soykırımına ilişkin ciddi kanıt yok. Bu tanım
hikayenin Ermeni versiyonundan ibaret" diyen çalışması da yok ortada.
Soykırımı reddeden Lewis’in Fransız mahkemelerince mahkum edildiğini
anlatan tek bir yazı var "Webcrawler" sitesinde. Ama Lewis’in
makalesi yok.

"Ermeni soykırım türküleri" (28 sayfa) var. Bernard Lewis yok.
Sansürlenmiş! Bu karartma karşısında ağzım bir karış açık kaldı. Bir
Fransız meslektaşa "Fransa bunu nasıl yaptı?" deyince niye bana şu
cevabı verdiğini şimdi anlıyorum:

"Konuyla uğraşanların kafasında hiç kuşku yok ki! Ermeni soykırımı
onlar için bir gerçek…"

Yalnız Fransızlar değil, internetten beslenen milyonlarca dünyalı için
"tek gerçek" bu. Türkiye’nin gerçeği farklı olmuş olmamış,
"soykırım"ın başına "sözde" eklemişsiniz – eklememişsiniz
ne yazar? Bugünün gerçekleri "iletişim çağı gerçeği"nden
ibaret. Dünya kamuoyu o gerçekle oluşuyor. Peki ama Ankara başka bir
gezegende mi yaşıyor?

Nuray Mert: Herkesin karanlık yüzü -Radikal

Tarihi olayların güncel siyasetin konusu olup olamayacağı veya ne kadar
olacağı neredeyse içinden çıkılmaz bir konu. Geçmişin muhasebesinin etik
bir yanı olduğu düşünülebilir. Örneğin, insanlığın geçmişine bakıp,
bir zamanlar, kölecilik yapmış olmasından utanması önemlidir. Geçmişle
hesaplaşma, milletler adına olunca, bu anlamını yitirip, basit bir özür
dileme eylemi ile işin içinden sıyrılma aracı haline geliyor. Oysa, geçmişle
hesaplaşma, insanın kendi karanlık yanı ile yüzleşmesi olduğu sürece
anlamlı, yoksa değil. Bu bakımdan, samimi etik kaygılar açısından,
‘milletlerin geçmişi ile yüzleşmesi’ çok tartışma götürür bir şey.

Bir kere, milletin kendisi tarihi bir kategori, ayrıca, milletleri oluşturanlar,
ne her zaman birbirleriyle aynı kanaatleri paylaşıyor, ne de aynı konum ve
iktidara sahipler. Bu, her millet için, her tarihi olayın her iki tarafı için
de böyle. Hal böyle olunca, işin içinden çıkmak zorlaşıyor. Uluslararası
sistemde, millet olarak varlığını sürdüren toplumlar açısından, tarihle
hesaplaşma, neresinden bakılsa, samimi etik kaygılardan uzak ve uluslararası
iktidar mekanizmalarının araçları olmaya mahkûm oluyor.

İkide bir karşısına geçmişine ilişkin ‘suç’ çıkarılan Türkiye’de
her seferinde bir algı bozukluğu ortaya çıkıyor. Yakın zamana kadar, Türkiye’nin
resmi tezi, bir millet olarak, geçmişine sahip çıkıp, suçlamaları
reddetmekti, sonra, farklı bir tutum takınılmaya çalışıldı, ‘Tarihi
olaylar tarihçilere bırakılsın’ tezi dillendirilmeye başlandı. Ancak, bir
yandan, uluslararası sistemde, güçlü olmayanın, işi tarihçiye bırakma lüksünün
olmadığı hissediliyor, diğer yandan, milliyetçi savunma refleksleri ağır
basıyor, iş çığrından çıkıyor.

…..

Yıllar önce olanların, ölenlerin, onlar adına Türkiye’yi suçlayanların
umurunda olduğunu sanmıyorum. Yine de ‘geçmişle hesaplaşma’, iyi bir
vesile, bugün itibarıyla, herkesin karanlık yüzünü, biraz da olsa, gün
ışığına çıkarıyor.

Turgut Tarhanlı: Misilleme – Radikal

Fransa parlamentosunca geçen hafta kabul edilen bir kararla, Fransa, 1915 yılında
Anadolu’da meydana gelen olayları ‘soykırım’ olarak tanıdığını beyan
etti. Bu kanunun kabul edilmesinden sonra, Fransa’ya karşı, değişik
yollardan bir karşı hamlede bulunulması, Türkiye cephesinde tartışılıyor.
Bazı hukuki araçların da Fransa’ya karşı bir silah olarak kullanılması,
bu öneriler arasında yer alıyor. Kısacası, Türkiye’nin de Fransa’nın
Cezayir’deki bağımsızlık mücadelesine karşı, bunun en kaba ve katı sömürgecilik
ve bastırma hareketlerinden biri olduğuna dikkat çeken ve hukuki nitelikte
bir karşılık vermesi öneriliyor.

Bu öneriyi hukuk tekniğiyle ifade etmek gerekirse, yapılacak olan, Türkiye’nin
ceza hukuku mevzuatında kabul edilen ‘uluslararası yargı yetkisi’nin bu
eylemleri de suç olarak tanımlayan bir biçimde yeniden düzenlemek ve
Fransa’nın Cezayir’deki bastırma savaşında, yaptıkları insanlıkdışı
muameleyi itiraf eden Fransız komutanlar hakkında Türkiye’de bir soruşturma
başlatmak.
Bilindiği gibi, son aylarda, Fransa’nın bu Cezayir ‘misyonunda’ görev almış
komutanların itirafları art arda basında yer almıştı.

Buraya kadar yapılacaklar yolunda gitse bile, o kişiler Türkiye’ye gelmediği
sürece, Türkiye makamlarınca hak ettikleri cezalara çarptırılmaları da mümkün
olamayacaktır. Ama son tahlilde, Türkiye’nin kendi hukuk uygulaması açısından
emsal oluşturulabilecek bir tutum ortaya koyduğu ileri sürülebilecektir.
Ancak, hukukun bu biçimde algılanması ve ele alınmasıyla ilgili sorunlar da
tam bu noktada ortaya çıkıyor. Ve aslında, Fransa’da kabul edilen kanun da
bu anlayışın cılız bir örneği. Zira Fransa, ‘soykırım’ ve ‘insanlığa
karşı suçlar’ tanımlarına kendi ceza kanunlarında yer vermiştir. Fakat bu
suçları işleyen yabancıların Fransa’da yargılanmasıyla ilgili bir
‘uluslararası yargı yetkisi’ Fransa mevzuatında yer almaz.

Kısaca, bir yabancının Fransa dışında bu suçları işlemesi ve bu
konuda Fransa’nın, hukuken bu olayla hiçbir bağının bulunmaması durumunda,
yapacağı pek bir şey yoktur. O nedenle Fransa parlamentosu, geçen hafta yaptığı
gibi bir kanun kabul etmek yerine, söz konusu suçlar konusunda, ülkenin
bunların faillerinin cezalandırılmasına yönelik tutumunu güçlendirecek
bir değişiklik yapsaydı, bu, genel olarak daha tutarlı bir uygulama olurdu.

Öte yandan, Türkiye’deki tartışmalar bağlamında, insan haklarıyla
ilgili kanunlarda yapılacak değişikliklerde, aynen Fransa’da olduğu gibi aslında
bazı stratejik hedflerin gözetiliyor olması, bu kuralların uygulanmasına da
sirayet etme olasılığını güçlendirmez mi? Örneğin, her ne kadar doğrudan
doğruya hukukla ilgili olmasa da, İstanbul Üniversitesi’nin, Fransa ile
bilimsel ilişkileri kesme kararı da, aslında, tam da böyle bir anlayışın
ifadesi değil midir?

Türkiye’nin, 1915 ve sonrasında Anadolu’da olan bitenin tarihçilerin
incelemesine bırakılması görüşünde, bildiğim kadarıyla bir değişiklik
olmadı. O halde, bünyesinde köklü bir tarih bölümünü de barındıran bir
üniversitenin bu tutumu, söz konusu tartışmalar alanında, üniversitede yapılacak
araştırmaların itibarını artırmış mı sayılacaktır? Herhalde,
‘misilleme’ zihniyetiyle girişilecek bir uygulamayı kabul etmeyen iki alan
varsa, bunlardan ilki insan haklarının korunmasıyla ilgili hukuki düzenlemeler
yapmaktır; ötekiyse, bilimsel araştırmalar.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: