İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Lozan Tutanakları

ÖNSÖZ

Biliyorum , çoğunuz nereden aklına geldi ? diyeceksiniz. İlginç bir rastlantı ,benim yeniden Lozan Antlaşması ile ilgilenmeme neden oldu. Azınlık hakları ile ilgili araştırmayı yaparken, gördüm ki Türkiye’deki dini azınlıklarla ilgili tek geçerli kanun Lozan Antlaşması. Sekiz maddelik kısa bir metin bile olsa, Lozan Antlaşması dışında, özellikle azınlıkları ilgilendiren bir yasa yok. Bu antlaşma ise, özellikle azınlıklar tarafından çok az biliniyor. Bu konuda yazılmış araştırmalar yok. Pek çok kişi Lozan Antlaşması’nı , azınlıkların yeni kilise ya da okul yapmalarına engel olduğunu sanıyor, oysa tersi geçerli. Diğer yandan yasanın gerekçeleri de bilinmiyor. Rahmetli profesör Seha L. Meray’ın yıllarını verdiği dev eser, Lozan Konferansı ile ilgili tutanaklar yedi cilt ve yaklaşık 2250 sayfa . Azınlıklarla ilgili maddelerin yorumlanması için de bu tutanaklarda yer alan görüşmeleri bilmek gerekiyor. Bu tutanaklarda yer alan tartışma ve kararlar bile bazen antlaşmada yer alan maddenin açıklanmasına yetmiyor. Örneğin dini azınlıklar diye başlamayan , Türkiye’de oturan herkes tanımı , dili farklı olan grupları kapsayıp kapsamadığı tartışılıyor. Bu dev eseri piyasada bulmak da pek kolay değil. Siyasal Bilgiler Fakültesi eski baskıları ne satıyor ne de fotokopi yapılmasına razı oluyor. Yapı Ve Kredi Bankası tarafından yapılan son baskı piyasada bulunmuyor. Lozan Antlaşması ile ilgilenince, doğal olarak bu konuda yazılan eserlere, anılara da başvurdum.

Lozan Tutanakları ile ilgili bölümlerde, Profesör S.L. Meray’ın eserine tamamen ,noktasına virgülüne kadar sadık kalmaya çalıştım. Bu gün kullanılmayan öz Türkçe kelimelere dokunmadım. Aralara yorum koymadım. Yapmak istediğim Lozan Antlaşması’nın tutanaklarında bulunan genel olarak tüm dini azınlıkları, özellikle de Ermenileri ve patrikhaneyi ilgilendiren bölümleri derlemekti. Lozan Antlaşmasının azınlıklarla ilgili tutanaklarını okuyan herkes , bu konuda ki bilgilerin çok önemli bir bölümünü bulacaktır. Burada sadece dönemin en içler acısı olaylarından biri olan mübadele bölümünü almadım. Sadece Ermenileri ilgilendirmediği için değil, ancak konunun ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemli olduğunu düşündüğüm için, almadım . Bilindiği gibi Patrik ve Patrikhane hakkında Lozan Antlaşmasında herhangi bir hüküm yoktur. Diğer yandan patrikhane konusunun havale edildiği alt komisyon raporlarında, bu konuda pek az bilgi bulabildim. Bilmiyorum çevrilmemiş, bazı alt komisyon tutanakları mı var ? Yoksa konu bilerek, taraflarca hasır altı mı edilmiş ?

Bu konuda ikinci önemli kaynak da, Lozan Antlaşması ile ilgili eserler. Bu kaynaklarda bazı TBMM gizli zabıtları da yer alıyor. Bu kaynakların antlaşmanın arka cephesini ve kişilerin bu konudaki temel niyetleri açıklaması bakımından çok büyük önemi var. Özellikle elli yıl sonra yayımlanan ve yasaklanan Dr. Rıza Nur’un anıları, o günlerin Türkçü , hatta kelimenin tam anlamıyla ırkçı fikirleri konusunda pek çok bilgi veriyor bize. Diğer yandan Kadir Mısırlıoğlu Lozan’a İslamcıların bakışını gösteriyor. Bu kişinin “Lozan Zafer mi ? Hezimet mi ?” isimli kitap hemen toplatılmıştı. Her iki kitapta da, hem Atatürk hem de İnönü için inanılmaz suçlamalar var, ancak bunlar bizim konumuz dışında kaldığı için burada yer almadı. İnönü’nün anıları ise, dönemin resmi görüşünü temsil ediyor.

Kaynaklara girdikçe gördüm ki, bu günkü azınlık politikalarının temeli , antlaşmanın yapıldığı dönemlerde büyük ölçüde belirlenmiş ve aşama aşama uygulanmış. Bu günü iyi anlamanın yolu, Lozan Antlaşması’nın yapıldığı dönemlerde kişilerin (özellikle Dr. Rıza Nur’un) temel fikirlerini bilmekten geçiyor. Azınlıklar için bedelli askerliğin kabul edilmemesinin gerçek amacını öğrenince , yirmi kura askerliği, varlık vergisini, hatta 6-7 eylül olaylarını anlamak daha kolay. Rıza Nur hatıralarında şöyle diyor: Bunun dersi : Vatanımızda başka ırkta, başka dilde, başka dinde adam bırakmamak en esaslı ,en adil, en hayati iştir.

Görülüyor ki Lozan’a bakmak önemli, ama daha önemlisi azınlıklar konusunda ki resmi görüşün ne ölçüde değişebileceğini görmek için de eskiye bakmak gerekli.

Lozan konusunda azınlıklar tarafından yapılmış ciddi incelemelere rastlanmıyor. Sadece azınlık konusunu ele alan incelemeler de yok. Umarım bu kitap bir başlangıç olur ve özellikle hukukçular bu konuyu inceleyerek, antlaşmanın ne ölçüde uygulandığını ya da uygulanmadığını araştırarak bu konuda da yeni bir yol açarlar.

Diğer yandan M.CHILD’un sözünü ettiği Ermeniler ‘e verilen sözlerle ilgili bir araştırma , tarihe önemli bir ışık tutacaktır. M.CHILD şöyle diyor:
“Ermeniler için bir yurt kurulmasını isteyenlerce belirtilen, şimdiye kadar verilmiş bu gibi sözlere ilişkin birkaç örneği hatırlatacağım.

Sevres Antlaşmasının metni.
İngiltere Dış işleri Bakanının Avam Kamarasında, 11 Mart 1920 tarihinde yaptığı konuşma.
Fransa Cumhurbaşkanı M.Poincaré’nin ,Kilikya Ermeni Baş Piskoposuna , 16 Şubat 1919 tarihli mektubu.
Müttefikler Yüksek Konseyinin 8 Mart 1922 tarihli kararları.
Müttefik Dış İşleri Bakanlarının 26 Mart 1922 tarihli kararları.
Milletler Cemiyetinin 22 Eylül 1922 tarihli kararları.”

Bu konulardan sadece Sevr konusunda , az da olsa bilgiler var. Diğerleri ise tamamen tarihin derinliklerinde unutulmuş durumda.
Yine burada geniş ölçüde yer verilmeyen, özellikle 1920- 1923 yıllarında TBMM gizli oturumların açıklanan tutanakları da bu konuda esaslı fikirler verebilir.

Bu yazının hazırlanmasında, öncelikle Türkiye Ermenileri Partiği Mesrob II’ nin desteğini, sevgili dostlarım Yervant Özuzun , Murat Ekmekçioğlu ve Ohan Pekel’in beni yüreklendiren teşviklerini unutamam. Ancak sevgili eşim Mari’nin inanılmaz, sessiz ve sabırlı desteği olmasaydı sanırım bu işi bitiremezdim. Aylarca her hafta sonu evde oturup bir yere gitmeden bu yazıları yazarken, o da benimle beraber evde kaldı, beni yalnız bırakmadı. Bu nedenle de, minnettarlığımın bir belirtisi olarak bu yazıları ona ithaf ediyorum.

MURAT BEBİROĞLU
MAYIS 2000

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NDA AZINLIK HAKLARI İLE İLGİLİ MADDELER

Madde 37.-Türkiye, 38.nci maddeden 44.ncü maddeye kadar olan maddelerin kapsadigi hükümlerin , temel yasalar olarak taninmasini hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeligin (Tüzügün) ve hiçbir resmi islemin bu hükümlere aykiri ya da bunlarla çelisir olmamasini ve hiçbir kanun, yönetmelik (tüzük) ve hiçbir resmi islemin söz konusu hükümlerden üstün sayilmamasini yükümlenir ( taahhüt eder).

Madde 38.-Türk Hükümeti , Türkiye ‘de oturan herkesin dogum, bir ulusal topluluktan olma (milliyet, nationalité ) dil, soy ya da din Ayrimi yapmaksizin hayatlarini ve özgürlüklerini korumayi tam ve eksiksiz olarak saglamayi yükümlenir.
Türkiye’de oturan herkes, her dinin ,mezhebin ya da inancin kamu düzeni ve genel ahlaka aykiri olmayan gereklerini ,ister açikça ister özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkina sahip olacaktir.
Müslüman olmayan azinliklar ,bütün Türk vatandaslarina uygulanan ve Türk Hükümeti tarafindan milli savunma ya da kamu düzeninin korunmasi için ülkenin tümü ya da bir parçasi üzerinde alinabilecek tedbirler sakli kalmak sartiyla, dolasim ve göç etme ( yerlesme) hakkindan tam olarak yararlanacaklardir.

Madde 39.-Müslüman olmayan azinliklara mensup Türk vatandaslari,Müslümanlarin yaralandiklari ayni yurttaslik ( medeni hukuk ) ve siyasal haklardan yararlanacaklardir.
Türkiye’nin oturan herkes din Ayrimi gözetilmeksizin kanun önünde esit olacaklardir.
Din,inanç ya da mezhep farki ,hiçbir Türk vatandasinin yurttaslik haklariyla (medeni haklar) siyasal haklarindan yaralanmasina ve özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme , yükselme , onurlanma ya da çesitli mesleklerde ve is kollarinda çalismasina ,sanayii ile ugrasmasina engel olmayacaktir.
Bütün Türk vatandaslarinin, gerek özel gerek ticari iliskilerinde, din, basin ve her çesit yayin konusunda ve açik toplantilarda diledigi bir dili kullanmasina karsi hiçbir kisitlama konulmayacaktir.
Resmi dil mevcut olmakla birlikte,Türkçe’den baska dille konusan Türk vatandaslarina, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolayliklar saglanacaktir.

Madde 40.-Müslüman olmayan azinliklara mensup olan Türk vatandaslari hem hukuk bakimindan hem de uygulamada diger Türk vatandaslarina uygulanan ayni muamele ve ayni güvencelerden (garantilerden) yararlanacaklardir. Bunlar özellikle giderleri kendilerine ait olmak üzere her türlü hayir kurumuyla ,dinsel ya da sosyal kurumlar ,her türlü okullar ve buna benzer ögretim ve egitim kurumlari kurmak,yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini ayinleri serbestçe yapmak konularinda esit hakka sahip olacaklardir.

Madde 41.-Genel (kamusal) egitim konusunda ,Türk Hükümeti, Müslüman olmayan Türk vatandaslarinin önemli oranda oturduklari il ve ilçelerde, bu Türk vatandaslarinin çocuklarinin ilk okullarda kendi dilleriyle egitim yapmalarini saglamak amaciyla uygun kolayliklar gösterecektir. Bu hüküm Türk hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin ögrenimini zorunlu kilmasina engel olmayacaktir.
Müslüman olmayan azinliklara mensup Türk vatandaslarinin önemli oranda bulunduklari il ve ilçelerde,söz konusu azinliklara devlet bütçesi,belediye ya da diger bütçelerce ,egitim,din ya da hayir için ayrilan tutarlardan ,hak gözetirlige uygun ölçülerde pay ayrilacaktir.
Sözü geçen tutar ilgili kurumlarin yetkili temsilcilerine ödenecektir.

Madde 42.- Türk Hükümeti, Müslüman olmayan azinliklarin aile durumlariyla (statüleriyle,aile hukukuyla) kisisel durumlari (statüleri, kisi halleri) konularinda, bu sorunlarin adi geçen azinligin görenek ve geleneklerine göre çözülmesine elverecek tedbirleri almayi kabul eder.
Bu tedbirler,Türk Hükümeti ile ilgili azinliklardan her birinin esit sayida temsilcilerden kurulu bir özel komisyonlarca düzenlenecektir. Anlasmazlik çikarsa Türk Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Avrupa hukukçulari arasindan birlikte seçecekleri bir hakemi , üst hakem olarak atayacaklardir.
Türk Hükümeti sözü geçen azinliklara ait kiliselere ,havralara ,mezarliklara ve diger dini kurumlara her türlü korumayi saglamayi taahhüt eder. Ayni azinliklarin hali hazirda Türkiye’de bulunan vakiflarina dini ve hayir kurumlarina her türlü kolaylik saglanacak ve izin verilecektir. Ve Türk Hükümeti yeni dini kurum ve hayir kurumu kurulmasi için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara saglanmis gerekli kolayliklardan,hiç birini esirgemeyecektir.

Madde 43.-Müslüman olmayan azinliklara mensup Türk vatandaslari ,inançlarina ya da dinsel ayinlerine aykiri herhangi bir davranista bulunmaga zorlanamayacaklari gibi, hafta tatili ( dini istirahat) günlerinde mahkemelerde bulunmadiklari ya da kanunun öngördügü herhangi bir islemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarini yitirmeyeceklerdir.
Ancak bu hüküm,söz konusu Türk vatandaslarini ,kamu düzeninin korunmasi için diger Türk vatandaslarina yükletilen yükümler disinda tutar anlamina gelmeyecektir.

Madde 44.- Türkiye bu Kesimin yukaridaki maddelerinin Türkiye’nin Müslüman olmayan azinliklariyla ilgili oldugu ölçüde ,uluslararasi nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyeti’nin güvencesi (garantisi) altina konulmalarini kabul eder. Bu hükümler ,Milletler Cemiyeti Meclisinin çogunlugunca uygun bulunmadikça degistirilemeyecektir. Büyük Britanya Imparatorlugu, Fransa, Italya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyetinin Meclisi’nin çogunlugunca razi olunacak herhangi bir degisikligi reddetmegi, bu antlasma uyarinca kabul ederler.
Türkiye Cemiyeti Akvam Meclisi üyelerinden her birinin ,bu yükümlerden (taahhütlerden) herhangi birine aykiri herhangi bir davranisi ya da böyle bir davranista bulunma tehlikesini Meclise sunmaga yetkili olacagini, Meclisin duruma göre uygun ve etkili kabul edilecek bir hareket tarzi seçebilecegini ve gerekli görecegi yönergeleri ( talimatlari) verebilecegini kabul eder.
Bundan baska Türkiye bu maddelere iliskin olarak , hukuk bakimindan ya da uygulamada, Türk Hükümeti ile imzaci öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir baska devlet arasinda görüs ayriligi çikarsa ,Milletler Cemiyeti Misakinin (Nizamnamesinin) 14.cü maddesi uyarinca uluslararasi nitelikte sayilmasini kabul eder. Türk Hükümeti böyle bir anlasmazligin , öteki taraf isterse , uluslararasi Daimi Adalet Divanina götürülmesini kabul eder. Divanin karari kesin Milletler Cemiyeti Misakinin (Nizamnamesinin) 13.cü maddesi uyarinca verilmis bir karar gücünde ve degerinde olacaktir.

Madde 45.-Bu Kesimdeki hükümlerle Türkiye’nin Müslüman olmayan azinliklarina tanimis oldugu haklar, Yunanistan tarafindan kendi ülkesinde bulunan Müslüman azinlik için de taninmistir.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

Birinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda, Kurtuluş Savaşı sonrası , İtilaf Devletleri ile TBMM Hükümeti arasında 11 Ekim 1922 tarihinde, Türk Yunan savaşına son veren Mudanya Mütarekesi imzalandı. Daha sonra yine TBMM Hükümeti ile İhtilaf Devletleri arasında 23 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan antlaşması , Osmanlı Devleti tarafından kabul edilen Sevr antlaşmasının yerini almış ve günümüz Türkiye’sinin temellerini atmıştı.

Mudanya Mütarekesinden sonra, İsviçre’nin Lozan şehrinde, kesin bir barış antlaşması yapılması için toplanan konferansa İngiltere, Fransa, İtalya,Yunanistan, Romanya, Sırp- Hırvat- Sloven Devleti ve Japonya ile Türkiye adına TBMM Hükümeti katılıyordu. Belli konularda Rusya , Bulgaristan da konferansa katıldı. ABD ise konferansa gözlemci olarak katılmayı kabul etmişti.

Türk Heyetinde , Dışişleri Bakanlığına atanan İsmet Paşa (İnönü), Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur ve eski Maliye Bakanı Trabzon milletvekili Hasan Saka yer alıyordu. Heyetin başkanlığını İsmet Paşa yapıyordu. Heyette ayrıca, aralarında sonradan T.C. üçüncü cumhurbaşkanı olan Celal Bayar’ın da bulunduğu 21 danışman; şair Yahya Kemal Bayatlı’nın da bulunduğu 2 basın danışmanı; bir genel sekreter ve danışman; 1 tercüman ve 8 sekreter vardı. Danışmanlar arasında , Kadir Mısırlıoğlu’na göre, daha sonra Mısır hahambaşı olan Yahudi Nayım Naum da yer alıyordu. Heyette diğer dini azınlıklardan herhangi bir temsilci yoktu. Bazı kaynaklarda danışmanlar arasında bulunan Diyarbekir milletvekili Zülfü Tigrel’in Kürt temsilci olarak gittiği iddia ediliyorsa da , İsmail Göldaş Lozan isimli kitabında bu iddianın geçersiz olduğunu ispatlamaktadır(1). İsmail Göldaş, Zülfü Tigrel’i şöyle tanımlıyor, “Zülfü Bey, 1919’da “Ermeni kırımından” ve propaganda yapmaktan” sanık olarak yakalanmış ve arkadaşı Fevzi Bey’le birlikte
önce Mısır’a , oradan da Malta’ya sürülmüşlerdir”. Zülfü Tigrel 14 ocak 1920 tarihinde milletvekili seçilmiştir.

Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları’nı yayımlayan Boğaziçi Yayınları üçüncü baskının önsözünde (a.g.e. sayfa 10) Dr.Rıza Nur’u şöyle tanımlıyor: “Dr. Rıza Nur’un karakterinin iki büyük çizgisi vardır:
1.- Türkçü ve vatansever olması…
2.- Egosentrik bir ruhi yapıya malik bulunması…

Bu ikisi birleşince karşısına çıkana şiddetle hücum etmekte ve bilhassa rakiplerinin Türklüğünden şüphe etmektedir. Bu sebeple ona göre , Rauf Orbay Abaza, İsmet Paşa Kürt, Abdülhalik Renda Arnavut ilh ..dir.” Aynı kitapta Dr.Rıza Nur, “Bir gün Lozan’da İsmet bizzat kendisi Bitlisli olduğunu ,orada Türk olup olmadığını benden sordu. O vakit dondum kaldım. Ne bileyim ? Bu adam kendini halis bir Türk gibi
gösteriyor. Sözleriyle Türkçülük yapıyor. Türk Ocağı’na aza olmuştur. Pek içi dışı başka bir adamdır. Yandım ama oldu” demektedir.

Lozan Barış Konferansına giden Delegeler Kurulu’na Ankara 14 maddeden oluşan direktif verilmişti:
bu direktifin bazı maddeleri azınlıklarla ilgili idi (1)
“1.- Doğu Anadolu’da bir Ermeni yurdu kurulması konusundan kesinlikle söz edilemez. Edilmek istenirse
görüşmeler kesilecektir.
9.- Azınlıklar konusundaki esas, karşılıklı değiştirmedir.
10.-Cemaatlar (dinsel azınlıklar) ve İslam vakıflar hukuku eski antlaşmalara göre sağlanacaktır”.

Konferans çalışmalarına çeşitli komisyonlar ve bunlara bağlı alt komisyonlar kurarak başladı. Bu komisyonları hazırladıkları raporlar , konferans gündeminde tarafların heyetlerince tartışılıyor ve kabul edilen kararlar, antlaşma metnine ekleniyordu.
Kurulan ana ve alt komisyonlar:

Ana Komisyonlar:
1.- Ülkeler ve Askeri Sorunlar Komisyonu ;
2.- Azınlıklar Ve Yabancılar Komisyonu;
3 .-Mali ve Ekonomik Sorunlar Komisyon;
Ana komisyonlara bağlı pek çok alt komisyonlar kuruldu:
a) Maliye Sorunları alt komisyonu;
b) Ulaştırma ve Ulaşım alt komisyonu;
c) Gümrük Ve Ticaret Rejimi alt komisyonu;
d) Ekonomik Meseleler Alt komisyonu;
e) Sağlık İşleri alt komisyonu;
f) Azınlıklar alt komisyonu ;
g) Nüfus mübadelesi alt komisyonu;
h) Dedeağaç Alt Komisyonu;
i) Birinci Alt Komisyon (Yerleşme Hakkı ve Yargı Rejimi Bakımından Yabancıların Durumu)
j) İkinci Alt Komisyon (Ekonomik Rejim Bakımından Yabancıların Durumu)
k) Üçüncü Alt Komisyon (Uyrukluk – Arkeolojik Araştırmalar)
(1) Lozan “Biz Türkler ve Kürtler”, Avesta Yayınları 1999

Konferans 21 Kasım 1922 tarihinde başladı. Bazı önemli konularda antlaşma sağlandı. Ancak özellikle Musul meselesi ve kapitülasyonlar gibi konularda anlaşma sağlanamadı. Bu nedenle konferansa 4 Şubat 1923 tarihinde ara verildi. Taraflar 23 Nisan 1923 tarihinde tekrar toplandı.

Antlaşma 23 Temmuz 1923 tarihinde taraflarca imzalandı. Bu antlaşmaya ek olarak Türk Ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Mukavelename Ve Protokol ile Boğazların Tabi Olacağı Usule Dair Mukavelename de yer alıyordu.

TBMM 23 Ağustos 1923 tarihinde Lozan Antlaşmasını ve eklerini onayladı. Antlaşma diğer taraf devletlerin de onaylamasından sonra 6 Haziran 1924 tarihinde yürürlüğe girdi.

Lozan Konferansı süresince hazırlanan tutanaklar ,Profesör Seha L. Meray tarafından Fransızca asıllarından tercüme edilmiştir.

LOZAN TUTANAKLARI

Cilt 1 kitap 1 Ülke ve Askeri Sorunlar Komisyonu
13 Sayılı tutanak 12 Aralık 1922

Lord CURZON , “….. Bu sorunun tarihçesini kısaca anlatayım. Müttefikler savaşa sürükledikleri zaman, güttükleri amaçlardan birisi , Küçük Asya ‘da pek çok sayıda bulunan Hıristiyan azınlıkların korunması ve mümkünse ,bunların kurtarılmasıydı. Özellikle Ermenistan’a ilişkin olarak bu amaç güdülmekteydi. Bu konuda verilmiş ve sık sık yenilenmiş olan sözler herkesçe bilinmektedir. Bu konuda verilmiş sözlerin, elli yıl önce Berlin antlaşmasıyla başladığı söylenebilir. Son dünya savaşının bitiminde Milletler Cemiyeti kurulduğu zaman , Cemiyet -örneğin Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, Avusturya,
Macaristan ve Bulgaristan’la imzalanmış – Avrupa antlaşmalarına azınlıklara ilişkin olarak konulmuş hükümlerin uygulanmasının denetlemekle görevlendirilmiştir. Daha sonra Sevres Antlaşması hazırlandığı zaman, azınlıklar özel sorununa ilişkin bir çok maddeler bu antlaşmaya da konulmuştur. Üstelik, Milletler Cemiyeti’nin Genel Kurulu ve Meclisi de ,bu amacı gerçekleştirmek üzere [Büyük] Devletlerle işbirliği yapmağa hazır olduklarını bir çok defa açıklamışlardır. Böylece , eyleme geçme zorunluluğunda ve bunun için uygun bir örgüt kurma isteğinde herkes birleşmiş bulunuyordu.

Paris Konferansında , 1922 yılı Martında , M.Poincaré , Signor Schanzer ve ben, bu konu üzerinde büyük bir dikkatle durduk; Bir silah bırakışımı yapılmasını ve Küçük Asya’da savaşın sona erdirilmesini gerçekleştirecek olan toplantı yapılmış olsaydı, Türk Hükümetine verilecek tasarı üzerinde de görüş birliğine varmıştık. Türk hukukunda ve Avrupa’daki yeni antlaşmalarda bulunan çeşitli hükümleri , yeni Barış Antlaşmasına koymayı teklif etmekteydik. Milletler Cemiyeti garantiler sağlayacak ve bu hükümlerin uygulanmasını denetleyecekti.

Bu arada ,Türk Hükümeti de , 17 Şubat 1920 tarihli bildirisinde ,azınlıkların haklarının belirtilmesi ve garanti altına alınması ilkesini kabul ettiğini açıklamıştı.
Böylece ,Lausanne Konferansı ile sonuçlanan, geçen 23 Eylül tarihli Notaya gelmekteyiz; bu notada, Çağıran Devletler ,Konferansta, Meriç Nehrine kadar Doğu Trakya’nın Türkiye’ye geri verilmesini desteklemelerinin şartlarından birinin ,soy ve din azınlıklarının , Milletler Cemiyetinin koruyuculuğu altında , etkili olarak korunmalarını öngören antlaşmaya konulacak tedbirlerin oybirliği ile kabul edilmesi olduğunu öne sürmekteydiler. Doğu Trakya , o zamandan bu yana , Türkiye’ye geri verilmiştir. Türkiye de,
şimdi ,buna karşılık olarak, üzerine almış bulunduğu yükümü yerine getirmek zorundadır.
Son olarak, 4 Ekim cevabında , Ankara Hükümeti, görüşünü aşağıdaki gibi açıklanmıştır:

İstanbul’un Marmara Denizi’nin güvenliği sağlamak şartıyla , Boğazlar’ın serbestliği ; aynı zamanda ,
Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliğiyle olduğu kadar, Doğuda barış kurulması gerekleriyle de bağdaşabilecek ölçüde ,azınlıkların haklarının korunması Türkiye’nin de isteklerinden olduğu için , bu konularda aramızda ilkeler bakımından bir görüş ayrılığı yoktur.

Böylece , savaşın bitiminden bu yana ,Müttefik Devletlerle Türkiye arasında ilkeler bakımından bir anlaşma olmuştur:

(a) Azınlıkların korunmaya hakları vardır.
(b) Barış antlaşmasında bu bakımdan özel hükümler bulunmalıdır.
Milletler Cemiyetinin tarafsız ve [bütün Devletleri] temsil edici niteliğiyle olduğu kadar, yüksek moral gücüyle de, bu çeşit tedbirlerin uygulanmasında ve denetlenmesinde en uygun bir örgüt olduğu yolunda [Büyük ] Devletlerde genel bir eğilim belirmiştir; işte bu yüzden , geçen 23 Eylül Notasında ,Milletler Cemiyetinden bilerek söz edilmektedir.

Şüphesiz ,Milletler Cemiyetinin bu bakımdan en uygun örgüt olup olmadığı ya da bir başka örgütün daha elverişli olup olmayacağı ,bir yenisinin kurulup kurulmayacağının düşünülüp düşünülmeyeceği, burada tartışılacak bir konudur. Fakat, barış yapıldığı zaman ,Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmek için başvuracağı ve gerçekten de Cemiyete kabul edileceği, Avrupa Devletlerinin sürekli umudu olmuştur.

Böylece, Türkiye, gerek Anadolu’daki Hıristiyan azınlıklar, gerekse Avrupa’daki Müslüman azınlıklar konusunda, azınlıklara ilişkin hükümlerin denetiminde, pratik bir yoldan, doğrudan doğruya ve aracısız söz sahibi olacaktır. Ben , Türk Temsilci Heyetini , bu bakımdan olduğu kadar başka bakımlardan da, böyle
bir düzenlemeye kazançlı çıkıp çıkmayacağını çok ciddi olarak düşünülmeğe ve -böyle uluslar arası bir
işbirliğini henüz denemediği için – bunu hafife alıp reddetmemeğe çağırırım.

Şimdi , inceleme konumuz olan azınlıklar sorununa geliyorum.
Savaşın bir sonucu olarak, büyük sayıda nüfusun yer değiştirmesiyle bu sorunun basitleşmiş olmasına çok üzülmekteysem de , sorun [gerçekten] bir dereceye kadar basitleşmiş bulunmaktadır. Son dört ay içinde,
Türkiye’den sınır dışı edilmiş Hıristiyanların genel toplamı 600.000 ile 900.000 arasında hesaplanmıştır; bu
göçmenler kütlesi Yunanistan’a kaçmıştır ve orada Yunan Hükümetine yük olmaktadır. Böylece , bu azınlıkların sayısı , Osmanlı yönetimi altında kalanlardan indirilmek gerekir. Çağdaş tarihte benzeri olmayan , bence Türkiye’ye , bir çok bakımdan, kazançtan çok zarar verecek bu çok büyük yer değiştirmesinin ekonomik sonuçlarını, Türk Hükümetinin ,bütünüyle düşünüp düşünmediğini ara sıra kendi kendime sormaktayım. Ne olursa olsun durum aşağıdaki gibidir.

Önce , Avrupa’daki Müslüman azınlıklara ilişkin olarak , Batı Trakya dışında , Yunan ülkesindeki Türk nüfusunun , hepsi olmasa bile , büyük çoğunluğu Türkiye’ye döneceği için, bunlar artık azınlık olmaktan çıkacaklardır. Bunların sayısı 350.000 kişi olarak hesaplanmaktadır.

İstanbul’daki Rum nüfusun bu şehirde şimdiki gibi kalabilmeleri şartıyla, Yunan Hükümetinin Batı Trakya’da bırakmağa hazır olduğu 124.000 kişi , söylediğim gibi , bu durumun dışında kalmaktadır.
Böyle olunca , azınlıklara ilişkin hükümler Türk nüfusuna da uygulanacaktır. Eğer böyle bir çözüm sağlanmazsa , bu nüfus da Batı Trakya’dan ayrılacak ve burada artık , kendileri için özel tedbirlerin uygulanması gerekecek hiçbir Türk nüfusu kalmayacaktır. Bu konu şimdi , M.Montagna’nın yüksek başkanlığı altında bulunan bir alt -komisyonda incelenmektedir; öğrendiğime göre ,büyük bir ilerleme de
gerçekleşmiştir; Türk Temsilci Heyetinin, bu alt-komisyonda ölçülü bir tutum göstermesinin , kendi çıkarına olacağını ısrarla belirtmek isterim. İstanbul’da kalacak Rum nüfus için gerekli korumanın çapı,
önemi ve ne ölçüde olacağı, Türk Temsilci Heyetinin kararına bağlı olacaktır. Bu nüfusun , kaçışlar ve sınır dışı etmeler yüzünden her hafta biraz daha azalmakla birlikte , şimdi 350.000 ile 400.000 kişi arasında olduğunu sanmaktayım.

Bundan başka ,İstanbul’da , sayısı 130.000 kişi olarak kestirilen , Ermeni nüfusu da vardır;bu konuya az sonra döneceğim.

Küçük Asya’ya geçersek ,orada şimdi uygulanmakta olan ve az önce söylediğim gibi , birçok bakımdan beni çok üzen nüfus mübadelesi – her ne kadar Müslümanlığı benimsemiş ve sayıları 50.000 kişi kadar hesaplanan Osmanlı Rumlarının orada kalacakları düşünülse bile – Anadolu Rum nüfusunun hemen hemen bütünüyle ortadan kalkması sonucuna varacaktır.

Ayrıca , Kürdistan dağlarının çeşitli yerlerinde ve Türk -İran sınırı üzerinde yaşayan önemli bir Nesturi ya da Asuri Hıristiyanları topluluğu vardır. İngiltere, Fransa ve Amerika , özellikle , son savaşın boğazlaşmalarından ve felaketlerinden çok çekmiş olan bu halkın kaderi ile pek yakından ilgilenmektedirler.

Şimdi İngiliz nüfus alanı içinde bulunan bir bölgeye yerleşmiş olduğu ölçüde , bu halk ,bizim dostça ilgimizden ve korumamızdan yararlanmaktadır. Buna karşılık ,Türk ülkesinde kalan Nesturi’lerin dinlerini,
iş-güçlerini ve canlarını korumak için gerekli tedbirlerin alınmasında direnmek zorundayız.

Bundan başka, şurada burada ,dağınık Yahudi toplulukları ve başka küçük gruplar kalacaktır.

Ermenilere geçiyorum. Bunların, yalnız, kuşaklar boyunca katlandıkları ve uygar dünyanın dehşet ve acıma duygularını üzerine çeken çok büyük acılar yüzünden değil, fakat gelecekleri bakımından kendilerine özel olarak verilmiş sözler yüzünden de ,özellikle göz önünde tutulmaları gerekmektedir. Şimdi bir Sovyet Cumhuriyeti olan eski Rus vilayeti Erivan’da bana söylediklerine göre , aşağı yukarı 1.250.000 nüfuslu, fakat her yerden gelmiş göçmenlerle çoktan dolmuş taşmış ve daha kalabalık bir nüfus kabul edemeyecek durumda bulunan , bir sözde Ermeni Devleti vardır.

Öte yandan , Karsa,Ardahan,Van, Bitlis ve Erzurum’un Ermeni nüfusu neredeyse yok olmuştur. Fransızlar Kilikya’yı boşalttıkları zaman , bu vilayetin paniğe kapılan Ermeni nüfusu, onların ardından gitmiştir; şimdi Halep Beyrut şehirlerinde ve Suriye sınırı boylarında dağınık bir durumdadırlar. Sanırım ki, Türkiye’nin Asya’daki ülkesinde bir zamanlar üç milyona varan Ermeni nüfusundan , şimdi ancak 130.000 kişi kadar kalmıştır. Yüz binlercesi Kafkasya’ya ,Rusya’ya , İran’a ve komşu bölgelere sığınmak üzere dağılmışlardır.

Lausanne’a geldiğimden beri, bu becerikli ve zeki soyun hizmetlerinden yoksun kalmakla zarara uğrayacağına inanmış olan Ankara Hükümetinin , Ermenilerin Anadolu’ya geri dönmelerini ve orada
yerleşmelerini desteklemek eğiliminde olduğunu öğrendim. Böyle bir tutum , bence Türkiye’nin büyük
ölçüde yararına olacaktır; Türk Temsilci Heyetinin bize bu konuda bir takım garantiler verdiğini işitmekle mutluluk duyacağım. Her halde , geleceğin Türk Devletinde, Küçük Asya’da olduğu gibi Avrupa’da da, güvenlikleri ve korunmaları bakımından antlaşmaya özel hükümler konulması gerekecek, önemli sayıda bir Ermeni nüfus kalacaktır.

Şimdi, bir Ulusal Ermeni yurdu [Foyer National Arménien, Armenian national home] kurulmasına ilişkin olarak , gerek Ermenilerce, gerekse dünyanın her yanındaki dostlarınca öne sürülmüş olan ve herkesçe bilinen isteğe değinmek zorundayım. Bu kadar güçlü bir kişiliği, trajik de olsa böylesine dikkat çekici bir tarihi ve böylesine belirli bir ulusal duygusu olan bir halkın, kendi toprağında oturmak özleminde bulunmasını doğal karşılamak gerekir. Bu halkın ,Erivan Cumhuriyetinde zaten öyle bir ülkesi olduğu söylenecek olursa ,buna söz konusu bölgenin yoksul,nüfusunun kalabalık olduğu ve orada yürürlükteki
rejimden Ermenilerden pek çoğunun tiksindiği karşılığını verilmelidir.

İşte böylece ,sık sık öne sürülmüş olduğu gibi ,Türkiye, Asya’daki ülkesinin bir yerinde – ister kuzey doğu vilayetlerinde, ister Kilikya’nın Güneydoğusu ile Suriye sınırlarında- Ermeniler için ,bunların diledikleri bir toplanma merkezi bulunmalıdır.

Olup bitenler, belki bir umudun gerçekleştirilmesinin bir zamanlar olduğundan daha zorlaştırmış bulunabilir . Fakat , biz Türk Temsilci Heyetinin bu konuya ilişkin görüşlerini öğrenmekten memnunluk duyacağız. ………… ”

M.BARRERE aşağıdaki konuşmayı yaptı:
” ……….
Soy ayırımı yapmaksızın, bütün azınlıklarla hak gözetirlik uyarınca davranılmasını isterken , savaş sırasında büyük kayıplara uğramış ve bir çok derin acılara katlanmış olan Ermenileri çok büyük bir ilgi ile düşündüğümüzü söylemek, bu ilkelere aykırı davrandığımız anlamına gelmez.

Marki GORONI aşağıdaki konuşmayı yaptı:
” …….
Böyle olunca ,ister Türk ister Yunan ülkesinde bulunsun, azınlıkları ,acınacak durumdaki Müslüman , Rum ya da Ermeni halklarını ciddi olarak koruyalım. Bu halkları korumakla ,herkesin kafasındaki – daha da ileri giderek diyeceğim ki – herkesi kafasından çok yüreğine koymak istediğimiz,bu uygarlık ilkelerini
savunmuş olacağız.”

İSMET PAŞA aşağıdaki konuşmayı yaptı:
“Türkiye’deki azınlıklar sorunu, üstün durumdaki ulustan dinleri ve kültürleri yüzünden ayrı olan unsurlara nasıl davranıldığı konusunda , Osmanlı İmparatorluğunun tarihini kısaca gözden geçirmeksizin
hak gözetir bir çözüm yolu bulunamaz. Bu objektif inceleme, azınlıklara karşı birkaç yüzyıldır güdülen politikayı bütün gerçek durumuyla ortaya koyacaktır; bu incelemeyle , söz konusu azınlıkların , hangi koşullar içinde refaha kavuştukları , haklarının -hatta varlıklarının- hangi koşullar içinde tehdit edildiği de görülecektir. Azınlıkların haklarından serbestçe yaralanmalarını engellemiş etkenlerin ortadan kaldırılması ve onları mutlu kılan etkenlerin ortadan kaldırılması ve onları mutlu kılan etkenlerin desteklenmesi ve geliştirilmesi , çözüm yollarından, şüphe yok ki en iyisidir.

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde , azınlıklar sorunu özellikle, Türklerin İstanbul’u almalarıyla başlar.
Fatih Sultan Mehmet’in , fethedilen şehirlerdeki Müslüman olmayan topluluklara din ve yönetim bakımından pek büyük bir özgürlük tanıdığını belirtmekte , tarihçiler görüş birliği içindedirler. Bir Fransız yazar(1) şöyle demektedir : “İstanbul’un alınmasından sonra , çeşitli dinlerin mensuplarına serbestçe ibadette bulunmaları sağlandı. Sultan’ın buyruğu üzerine, George (Yorgi) Scholarius yeni Patrik seçildi; II. inci Mehmet ,bunun başına Patriklik tacını koyarken şunları söyledi :’Patrik ol ve Tanrı seni korusun ! Her durumda dostluğuma güven ve öncülerinin (seleflerinin) yararlandıkları bütün ayrıcalıklardan sende
Yararlan’ . Fatih Mehmet , Ermeni Patriği olarak da Der Ovaghim’i ,bütün dindaşları üzerinde en geniş yetki ile atamıştı. Princeton Üniversitesi Devletler hukuku profesörü M.Philip Marshall Brown, Les Etrangers en Turquie et leur Politique adlı kitabında, II inci Mehmet’in düşüncesi son derece basitti. Şunu istemekteydi: Rumlar, Bab-ı Ali’de bir çeşit aracı ya da elçi hizmetini görecek, Patriklerin sorumlu denetimi
altında kendilerine özgü göreneklerden ve yasalardan yararlanmakta serbest bırakmak. Başkente zaferle
girişini izleyen üç gün içinde, Mehmet bağnaz rahip Scholarius’u Patriklik tahtına oturmaya çağırdı. Yeni
Patriğin tahta geçiş töreninde Sultan da bütün debdebesiyle hazır bulundu ve Patriğe, Rum İmparatorlarının manevi ardılı (halefi) sıfatıyla -artık kullanılmamakta olan- Millet Başı unvanını verdi. Aynı zamanda Patriğe ve ardıllarına ,Rum ulusunun üyeleri üzerinde hemen hemen sınırsız yargı yetkisi de tanıdı. Yazık ki ,Mehmet’in tanıdığı bu olağanüstü ayrıcalıkları doğrulayan beratın aslı kaybolmuştur.
(1) Ed.Nogueres, Arménie, s.86.

Bununla birlikte ardından bir çok sultanlar bunu yeniden doğruladıkları gibi, dört yüzyılı aşan bir süre boyunca, kaçınılmaz bir takım kısıntılar dışında, bu olağanüstü ayrıcalıklar hem Rum Patriğince hem de sonradan aynı ayrıcalıkları alan öteki dinsel toplulukların (cemaatlerin) başındakilerce kullanıla gelmiştir …
Burada çok önemli olan ,Türklerin , büyük bir zafer ortasında, Müslümanlarca kutsal tutulan işlerle Devlet için hayati bir önemi olmayan işlerde, kendi görenekleri ve yasaları uyarınca kendilerini yönetmek için, yenilmiş olanlara gönül rızasıyla ve cömertçe bir hak tanımış olmalarıdır. Böylece , bu hoşgörü politikasının
İslam’ın özü ve sözüyle çelişir olmadığı açıkça belirtilmektedir. Gerçekte, bu politika, İslam öğretisi (içtihadı) ile tam bir uyum içindeydi ve Türklere bu kadar haksız olarak yakıştırılmış ve bütün dünyaya
yayılmış olan hoş görmezlik ünlerini en güzel bir dille yalanlamaktaydı.

Yine bu dikkat çekici hoşgörüdür ki , Votaire’e şunları söyletmiştir: ‘ Dar çevremizden çıkalım ve dünyamızın öteki yerlerini inceleyelim. Büyük Türk, çeşitli dinden yirmi ulusu barış içinde yönetmektedir.
İstanbul’da iki yüz bin Rum güvenlik içinde yaşamaktadır. .. Türk yıllıkları, bu dinlerden herhangi birinin
kışkırtmış olabileceği bir ayaklanma yazmamaktadır. Filistin’e , İran’a, Tataristan’a gidiniz; oralarda, aynı
hoşgörüyü ve aynı huzuru bulacaksınız … Selim zamanında , öteki Sultanların zamanında, özellikle Süleyman zamanında, Türkler Hıristiyanlara savaşta ölçülü olmayı öğretmişlerdir’.(2)

Yirminci Yüzyılda, Milletler Cemiyetinin garantisi altında sağlanmak istenen azınlık haklarının , Osmanlı
İmparatorluğundaki Müslüman olmayan unsurlara, kendiliğinden verilmiş olduğunu tarihin tanıklığı ispatlamaktadır.

Bununla birlikte, azınlık haklarının varlığına rağmen ,özellikle XVIII .inci yüzyılın başlarından beri, bir yandan Müslüman, öte yandan Müslüman olmayan çeşitli topluluklar arasında dostça ilişkiler , art arda
gelen değişiklikler olmuştur; o zamana kadar sürüp gelen karşılıklı iyi geçinme, yerini , karşılıklı bir güvensizliğe bırakmağa başlamış ve bundan doğan üzücü olaylar, gerek çoğunluğu gerekse azınlıkların acı çekmelerine yol açmıştır. Bu olayların kaynağı, her şeyden önce, zaten kötü niyetli komşularının kesintisiz saldırılarıyla oldukça güçsüz düşmüş büyük bir imparatorluğun göçüp gitmesini hazırlamak amacı güden dış kışkırtmalardır.

Büyük Petro’nun ardıllarının Türkiye’ye karşı ne biçim davranacaklarını gösteren programı ,çok önceden
hazırlanmış olduğu bilinmektedir. Petro, ‘Mümkün olduğu kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşınız’ diyordu. ‘Oralarda hüküm sürecek olan, dünyanın da gerçek hükümdarı olacaktır. Bu yüzden, bir ara Türklere bir ara da İran’a karşı sürekli savaşlar çıkartınız; zamanla Karadeniz’i ele geçirmek üzere, orada tersaneler kurunuz. Türkleri Avrupa’dan kovma işine Avusturya Hanedanını ilgilendiriniz; İstanbul’un fethi sırasında da, ister Avusturya ile Avrupa’nın eski devletleri arasında bir savaş çıkartarak, ister
-sonradan geri almak üzere- fetihten bir pay da ona vererek, Avusturya’nın kıskançlığını ortadan kaldırınız.’

Türklere karşı sürekli savaşlar çıkartmak için Hıristiyanlık adına müdahale etmek, Çarlık Rusya’sına bahanelerin en iyisini vermekteydi. İki imparatorluğun gelecekteki ilişkilerinde pek önemli bir rol oynayan bu bahane I. İnci Abdülhamid ile II. İnci Katerina arasında 1774 tarihinde yapılmış, Küçük Kaynarca Antlaşmasında kendisine bir dayanak noktası bulmaktaydı. Bu antlaşma uyarınca, Rusya’nın Eflak ve Buğdan Beylikleri üzerinde elde ettiği koruyuculuk hakkı , bundan sonra, Osmanlı İmparatorluğundaki bütün Ortodoks nüfusun koruyucusu rolünü almasına rol açmıştır. ‘Balkanlardaki Hıristiyanların çoğunluğuyla aynı soydan bulunması, herkesle aynı dinde olması ve bir antlaşmayla kendisine hak tanınması, Rusya’ya , moral bir etki gücü ve Boğazlar’daki tutku dolu emelleri yararına uzun süre kullandığı resmi bir koruyuculuk sağlamaktaydı’.

Böylece ,Osmanlı İmparatorluğunun , Müslüman olmayan kendi uyruklarına gösterdiği geniş görüşlülük,
kendisine karşı dönmüş oluyordu. ‘ Osmanlı Devletinin düşmanı olan Hıristiyanlar , ayaklanmağa hazır ulusal topluluklar olarak örgütlenmiş bulunuyorlardı; bunlar, İmparatorluğa düşman ve Devletler hukukunun durduramadığı büyük bir Avrupa Devletinin resmi koruyuculuğu altında idiler.'(3) ‘Çar
Alexandre’ın Kaynarca Antlaşmasını yorumlayış biçimi, iddialarını daha ileriye götürmesine ve Osmanlılara, Osmanlı İmparatorluğunun bütün Hıristiyan uyrukları kütlesi arasında bir arabulucu rolünü
Almasına cesaret vermekteydi. Çar kendisini, Hıristiyan uyrukları korumakla ve gerekirse onları kurtarmakla görevli saymaktaydı’.(4)
(2) Michelet, Histoire de France, Chap. “Soleiman sauve la Farnce”.
(3) Ch.Seignobos, Historia Politique de l’Europe Contemporaine, s.589
(4) Lavisse et Rambaud, L’Histoire Générale,c.X.s.167.

On dokuzuncu yüzyılın çeşitli dönemlerinde , Balkanlarda patlak veren bütün ayaklanmaları Çarlık Rusya’sı kışkırtmıştır. Türkiye’de ayaklanmalar çıkartmak için Rusya’nın ilk girişimlerine kadar gitmeksizin, II. İnci Katerina’nın gözdesi olup, Mora’da Rumları ayaklandırma amacını güden ve özellikle Mizistra’da (5) halkın toptan öldürülmesi ve bunun doğurduğu misillemeler yüzünden Müslüman ve Hıristiyan halktan pek çok suçsuz insanın ölümüne yol açan Orlaff’un kışkırtmaları üzerinde şimdilik durmaksızın, Rumların 1821 ayaklanmasıyla başlamak uygun olacaktır.

Yunan propagandasının başında bulunanlarla ‘Hetairia ton philcon’ adlı gizli derneği, Rusya’nın özellikle
desteklemekte olduğu herkesçe bilinen bir olaydır. Bu derneğin amacı , yalnız bütün Rumların değil Haçın Hilal üzerinde zaferini sağlamak üzere, Osmanlı İmparatorluğundaki bütün Hıristiyanların silahlı birliğini
kurmaktı.(6) Eski Eflak Voyvodası Constantin Ypsilanti , Rusya’ya sığınmıştı. 1821’de Yunan Devriminin
işaretini verecek olan iki oğlu, Alexandre ve Demetrius Çarın yaverleriydiler. Memleketinin kurtarılmasına kendisini onlar gibi adamış olan Korfu’lu Capo d’İstria , Çarın , o aralık, bakanlarından en gözdesiydiydi.
Çar, Capo d’İstria’nın – Heteria’nın tam tersine- siyasal görüşlerini salt edebi bir program içinde gizlemekte olan ‘Philomuse’ler Derneği’nin (7) başkanlığını kabul etmesini önlememişti.'(8) Üstelik Çar,
Hetairia’nin genel merkezinin Rus ülkesine yerleşmesine izin vermişti; bu derneğin kurucusu Rum Skouphos , Rus polisinin hoşgörülü bakışları önünde, Odesa’dan , ilk yardımcılarına buyruklarını gönderiyordu.'(9) ‘Alexandre, yakın çevresindekiler arasında bile temsilcileri olan bu derneğin varlığını
bilmezlikten geliyordu. Fakat bu derneği o kadar iyi bilmekte ve öylesine desteklemekteydi ki, 1816 sonlarında , Skouphos , rahatsız edilmeksizin, hareketlerinin merkezini Moskova’ya taşıyabilmişti. (10)

Yunan devriminde Rusya’nın suç ortaklığını daha iyi belirtmek için, M.Debidour’un aşağıdaki satırlarını
göstermekten daha iyi bir şey yapamayız:

‘Çar ile, Çarın bakanı Capo d’İstria’nın , bu sırada hemen hemen bütün Balkan yarımadasında patlak veren ayaklanmanın öncüleri olduklarından şüphe edilemezdi. Rusya’nın beş yıldır, Bab-ı Ali ile, Bükreş
Antlaşmasının açık seçik olmayan ya da anlaşmazlık konusu yapılmış bir takım hükümlerine ilişkin olarak açıktan açığa bir çekişme sürdürmekte olduğu hatırlanmaktaydı. Rum Hetairia’sının , bu son yıllarda, Rusya’da çok büyük bir gelişme gösterdiği bilinmeyen bir şey değildi; bu olay, Capo d’İstria’nın 1819 yılında Yedi Ada’ya (Iles Ioniennes ) yaptığı bir yolculukla ve bunun ardından orada patlak veren kargaşalıklarla ilişkili görünüyordu; Rum ulusunun özel görevlilerinin iki yıldan beri Çar’a gelip, kendilerine bir baş atamasını ve ayaklanma işaretini vermesini yalvardıkları da biliniyordu. Rusya hizmetinde tümgeneral bulunan ve Osmanlı İmparatorluğuna karşı saldırı hazırlamak üzere 1820 Temmuzunda Kichenew’e gitmiş olan Alexandre Ypsilanti’nin Saint Petersbourg’dan , ancak, Çarın hiç
olmazsa üstü kapalı rızasıyla ayrılabileceği ve savaş hazırlıklarına girişebileceği de açıkça belli idi. Kaldı ki,
ilk bildirisinde şu anlamlı satırları yazmamış mıydı: “Eğer umutsuzluğa düşmüş birkaç Türk,toprağınıza akın etmeye kalkışırsa, hiç korkmayınız; Çünkü, bir büyük Devlet onlara hadlerini bildirilmeğe hazırdır.”
Kısacası , Alexandre’ın, büyük bir machiavelisme ile Doğu’ya el koymak için böyle bir şey yapmasını önlemekte çıkarları olan Devletlerin, Batı’daki karışıklarla en çok uğraştıkları bir anda yararlanmak istediği anlaşılmaktadır.(11)

Aleksandre Ypsilanti komutası altında Beyliklerde ve çete başlarının yönetiminde Tselya’da, Mora’da,
Mekadonya’da, v.b. yerlerde, bu devrimci derneğin yaptıklarıyla patlak veren karışıklıklar ve toptan öldürmeler herkesin iyice bildiği şeylerdir. Ekselans Lord Curzon of Kedleston’a adanmış bir kitapta, bir
İngiliz tarihçisi, öteki konular arasında ,Patras ayaklanmasını anlatırken şöyle demektedir: ‘Kısa zamanda
Bütün Mora’ya yayılan bu ayaklanma,korkunçtu. Ayaklanma, bütün Müslümanların tüm yok edilmesi ya da mallarının alınması amacını gütmekteydi. Hep birlikte söylenilen bir halk şarkısı şöyle diyordu: ‘Türkleri Mora’dan kovunuz; onları bütün dünyadan kovunuz.’ Türkler de ,ya Tripolitza’ya , ya da kıyılarda tahkim edilmiş yerlere sığınmak üzere kaçıyorlardı.’ (12)

(5) “Mora’da Mavromichalis ve Beamkis’ler, Ruslara, ayaklanmayı destekleyici bir davranışta bulunmaları
için ,Coron’u almalarını salık vermekteydiler. İlgili taraflar bu ilk hareketi bile beklemediler. Bütün Yunan ülkeleri hep birde ateş aldı. Psaros , İsparta’lı alayları kuruyordu. Barkoff’un buyruğu altında bulunan birkaç yüz Rus’la desteklenmiş alaylar Misistra (İsparta) üzerine yürümekteydi. Her yerde dehşete düşmüş
Türkler, ‘Bunlar Rum değil Moskof ‘diye bağırarak kaçıyorlardı. Rusların vahşi müttefikleri Maina’lılara
söz geçiremedikleri yerlerde, aşırılıklar işlendi; Misistra’da , şehir yağma edildi, şehir halkı toptan öldürüldü, çocuklar minarelerin tepesinden fırlatıldı …” (Lavisse et Rambaud, c.VII, S.493)
(6)-(7)-(8)-(9)-(10) Lavisse et Rambaud , c. X , s.166-167-165-167-170
(11) Debidour, Histoire Diplomatique de l’Europe, c. I , S. 156.
(12) Oscar Browning , History of the Modern World, s.78.

1849 dan 1851’e kadar Bosna ve Bulgaristan’da (13) ve 1875 de Bosna ve Hersek’de ortaya çıkan ayaklanmalarda , Rusların aynı kışkırtma politikasını görmek kolaydır. Özellikle bu son ayaklanmaya ilişkin olarak , vaktiyle Nicholas’nın kapattığı ve Doğu Hıristiyanlarının kaderini iyileştirme ve onları kurtarma amacını güden eski Cyril ve Methodius kardeşlik derneğinin yeniden kurulmuş olduğunu
belirtmek gerekir. Bu dernek , Bulgaristan’da ,Karadağ’da, Bosna’da ve Hersek’de, elindeki kaynakları cömertçe harcamıştı; kiliselerin parası,okulların kitapları bu derneğin ajanları eliyle gelmekteydi. Bu dernek, konsolosluk memurlarıyla sürekli ilişki kurmuş olduğundan, Rusya’nın Londra Konferansında başarısını ve Paris Antlaşmasının değiştirileceğini , koruduğu kimselere belirmekten geri kalmamıştı.
Son olarak, Bulgarlar, 1870 de ,Rusya’nın İstanbul’daki büyükelçisi İgnatief sayesinde bir vali (exarque) seçme hakkını elde ettikleri zaman, Rusya Çarı , baskı altında olan herkese, eski gücünü kazanmış görünmüştür;

Eski umutlar yeniden alevlenmiştir. 1874 sonlarında, Avusturya, Bab-ı Ali’ce yapılması hukuk yönünden zorunlu olan onamaları beklemeksizin, Romanya ve Sırbistan’la ticaret antlaşmaları imzalayarak yeni bir politikaya girişir ve genç Balkan Devletlerinin dostluğunu, Rusya’nın etkisini önleyerek,kazanmağa çalışır görününce, Rus ajanlarının çabaları daha da güç kazanmıştır. (14)

Artık Pan-slavizm döneminde bulunuluyordu. Çarın en yakın çevresinde bile pek çok Rus, bütün Slavların aynı İmparatorluk içinde birleşmesini kurmaktaydı. Bunun ilk sonucu , Balkanlardaki Slav Devletlerinin Rusya’ya katılması , Balkan yarımadasının en büyük parçası üzerinde Rus egemenliğinin kurulmasıydı …
Pan-slavist propaganda, Türkiye’deki Hıristiyan halklar arasında kaynaşmalar kışkırttığı ve bunları beslediği bir sırada, İstanbul’daki Rus büyükelçisi General İgnatief de ,Büyük Rusya misyonerlerinin, çoğu zaman ölçüyü kaçırarak yaptıkları, bütün girişimlerini açıkça desteklemekteydi.(15)

Rusya’nın kendi generallerinden birini, Tchernaief’i , Rus gönüllüleri ve subaylarıyla birlikte Sırbistan Prensliği hizmetine vermekle, bu ayaklanmalarda nasıl etkili bir katılışta bulunduğu da bilinmektedir.(16)

Çar ve Başbakanı, Avusturya ve Almanya Hükümetleriyle barışı yeniden kurmak ve sağlama bağlamak yollarını aradıkları sırada, Sırbistan’a, Karadağ’a ve yukarıda sözünü ettiğimiz vilayetlere Rusya’dan insan, silah, cephane ve yirmi milyonu aşan para gönderilmiştir.(17)

Özellikle (Büyük) Devletlerin ayaklananlardan yana müdahaleleri, Bulgarlarda -çoktan beri Rus ajanlarınca söz verilmekte olan- kurtuluş umudunu canlandırmış olduğundan, Bosna ayaklanması Bulgaristan’da etkisini göstermekten geri kalmamıştır.

Böylece, 1875 Nisanında ,Strielitza’da bir ayaklanma patlak verdi; bu ayaklanma Osmanlı makamlarının
bastırıcı tedbirler almalarına yol açmıştır; fakat bu tedbirler, yan tutucu propagandalarla , Avrupa’ya olduklarından büsbütün başka bir biçimde yansıtılmıştır.

Gladstone’a , Türklere karşı ünlü bag and baggage kampanyasını bütün gücüyle yöneltmek fırsatını veren bu olayların gerçek anlamı, Sir Henry Layard’ın Lord Derby’ye gönderdiği resmi yazılardan birindeki şu satırlarda anlatılmaktadır: ‘İngiliz halkı geçen yıl ki olaylara ilişkin olarak gerçeği işitmeğe belki henüz hazır değildir; fakat gerçeği size, olduğu gibi anlatmak da, benim ödevlerimdendir. Rusya ile ajanlarının, İngiltere’de ve başka yerlerde kamu oyunu yanlış yollara yöneltmek bakımından gösterdikleri şaşılacak ustalık, karşılığını bol bol almıştır. Doğru olanla yanlış olanın birbirinden ayırt edilebilmesi için belki uzun bir süre gerekecektir;tarih bu ayırımı yaptığı zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Bab-ı Ali, davasını Avrupa’ya anlatabilmek için etkili hiçbir yola başvurulmamıştır. Böyle bir amaçla, ne basından, ne de becerikli ajanlardan yararlanmaktadır… İngiliz kamu oyunun büyük bir kısmı, belki hala,Türkiye’ye karşı öne sürülmüş ilk suçlamaların dayandığı açıklamaların doğru olduğu izlenimi altında bulunmaktadır: 60.000 Hıristiyan’ın ırzına geçildiği ya da toptan öldürüldüğü; insan kafasıyla dolu arabalar;ambarlarda yakılan kadın yığınları ; ve bunlara benzer korkunç şeyler. Üzülerek söylemekteyim ki , aralarında İngilizlerin de bulunduğu bir çok kimse, Türkiye’ye leke sürdürmek için, bunları uydurmuş olmakla övünmektedir; bu da onların, kim olduğu pek belli birisinin oyununa geldiklerini göstermektedir. İngiltere’de kamu oyu ,Bulgaristan’da geçen yıl patlak veren olaylara ilişkin olarak en doğru ve en tam soruşturmaların , önce Hıristiyanlarca öldürülmüş Türkleri de kapsamak üzere, ölenlerin sayısını 3.500’e
İndirmiş olduğuna inanmakta güçlük çekecektir. Müslümanların toptan öldürmesine yol açmak amacıyla hazırlanan bir Hıristiyan ayaklanmasının tasarlanmış olduğuna ve bu ayaklanmanın Ruslar ve Pan -slavist ajanlarca yönetildiğini artık kabul etmeyecek tek bir tarafsız kimse bulunamaz.’
(13) Bknz.:Lavisse et Rambaud, c.XI, s. 196.
(14) Lavisse et Rambaud, c.XII, s. 424.
(15) Collas, Histoire de l’Empire Ottoman, s. 179
(16) Lavisse et Rambaud, c.XII, s. 428.
(17) Lavisse et Rambaud, c.XII. s.430

İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi Sir Henry Elliott’un anıları da, bu gerçeği doğrulamaktadır. İngiliz
Büyükelçisi bir Osmanlı Vilayetinin iç işleri konusunda düşüncelerini açıklamağa yetkili olmamakla birlikte, bu anılar,Bulgaristan olaylarında, ilk saldırıların hep Hıristiyanlar olduğu , bunların zaptiyeleri alçakça öldürdüklerine, Türk köylerini yaktıklarına ve Türklerin -hiçbir ayırım yapmadan- hem suçluları hem de suçsuzları cezalandırdıklarının doğru olmadığına tanıklık etmektedir. Gladstone, sanki ayaklanma
İngiliz ülkesinde patlak vermiş, suçluların cezasız kalmaları da sanki kendi sorumluluğunu gerektirmiş gibi,
siyasal amaçlarla, fırsattan yararlanmaktan çekinmemiştir. Son olarak , Gladstone, Müslümanların,, ancak toptan yok olma tehlikesiyle karşılaştıktan sonra , misilleme yollarına başvurdukların, bir kerecik bile söylememiştir.

Türklerin bu sözde kırıcı davranışları konusunda başka itiraflar da istenmekte ise, İstanbul’daki Rus Büyükelçiliği danışmanı Nelidoff’un Revue des Deux Mondes’un 15 Mayıs 1915 tarihli sayısındaki anılarına da başvurulabilir: ‘Avrupa’da Hıristiyanlardan yana çok kuvvetli bir kamu oyu hareketi yaratılmıştı. Yabancı gazeteciler,hatta Amerikalı gazeteciler bile ,Türklerin zararlı ve barbarca davranışlarının izlerini yerinde görmeğe gitmişlerdi. Sırbistan’la Karadağ da,Türkiye’ye karşı ayaklanmak ve savaş açmak için bu
fırsattan yararlandılar;böyle bir savaşı, Slav komitelerince kızıştırılmış olan Rus kamu oyu da moral yönden
desteklemekteydi. General İgnatief, Türkiye’deki iç olayların kendisini sürüklediği çıkmazdan kurtulabilmek için çaba göstermekteydi. O zamanlar anlatılanların hepsinin gerçek olduğuna inandığım için, İgnatief’in tutumuna içten bir yakınlık duymaktaydım. Gerek Hersek’lilerin hep birlikte kalkıştıkları söylenen harekette , gerek Türklerin kan dökücü davranışlarında, gerekse New York Herald muhabiri MacGuyan’la Amerika Birleşik Devletleri konsolosu Schuyler’in sözde tarafsızca anlattıklarında ne çok
şişirmeler olduğunu, ancak sonradan öğrenebildim; İgnatief, bu iki Amerikalıyı Prens Tzeretlew’le birlikte
Bulgaristan’a göndermiş, Prens de onlara istediğini, daha doğrusu onlara benimsetme görevini almış olduğu
şeyleri göstermiş ve yazdırmıştır. Bunun böyle olduğunu,sonradan, Prens de söylemiştir.’

Müslüman olmayan toplulukların XIX .uncu yüzyıldan beri Türklerle olan ilişkilerinde karşılaştıkları ve
-gördüğümüz gibi- Türklerin hoşgörü yoksulluğundan ya da kıyıcı davranmalarından değil de,Türkiye’nin
iradesi dışında siyasal nedenlerden doğmuş olan karışıklıkların tarihçesini bitirmek için ,şimdi, üzücü
Ermeni sorununu anlatmamız kalmıştır.

Ermeniler, XIX. Uncu yüzyılın ortalarına kadar, Türkiye’de huzur ve tam bir özgürlük içinde yaşamışlardır.
Sir Charles Wilson, Ermenistan konusundaki makalesinde (18), Patrikliğe tanınmış ayrıcalıklardan söz ederken , bu ‘Devlet içinde Devletliğin’ (imperium imperiol), Ermenilere, kanun önünde tanınmış bir durum, ibadetlerini dinleri uyarınca serbestçe yapmak, kilise ve manastırlarını ellerinde bulundurmak,
çocuklarını diledikleri gibi eğitmek ve Ermeni topluluğuna ilişkin işleri kendileri yönetmek haklarını sağladığını kabul etmektedir. Aynı zamanda bu durum,sonraları ulusal bir yaşayış elde etmek için ateşli bir özlem yaratan bir topluluk hayatının meydana gelmesine de yardım etmiştir… 1862’de , Sultan’ın onayladığı
yönetmelikler uyarınca, Patrik, topluluğun resmi temsilcisi olarak kalmakta, fakat gerçek iktidar bütünüyle, 140 üyelik bir temsilciler kurulunca seçilen ,din ve dünya işlerine bakan meclislerin eline geçmekteydi.
‘Topluluk (cemaat) Katolik ve Protestanları içine almamaktaydı; az sonra da ‘Ulus’ (Millet) adına aldığı gibi, topluluğun iç işlerine ‘ulusal’ işler ve temsilcilere de ‘Ulusal’ Meclis üyeleri denildi.

Dürüst ve bağlılık gösteren davranışlarıyla Ermeniler, Türklerin güvenini kazanmış ve kendilerine ülkenin yönetiminde önemli yerler verilmişti; üstelik, son yıllarda Osmanlı İmparatorluğuna çok sıkıntı vermiş olan Rumlara karşı Ermeniler ‘Millet-i Sadıka’ sıfatını da almışlardı.(19)

Rusya da ,artık Rum-Slav bağlarının yetersizliğini anlamaya başlamıştı;gerek Türkiye’yi yere serecek kesin bir vuruşta bulunmak, gerek Ermenilerin oldukça kalabalık bulunduğu Küçük Asya’nın Doğu vilayetlerindeki emellerine elverişli bir ortam hazırlamak için o zamana kadar barış sever olan Ermeni halkının desteğini kendine çekmek istiyordu.

İşte bu yüzdendir ki, Rusya Ermenilerin en yüksek makamı olan Eçmiyadzin Katolikos’unun aracılığı ile,
Rusya’daki Ermeni aydınlarını, Rus ve Osmanlı Ermenileri arasındaki Türk düşmanı bir akım yaratmağa
kışkırtmıştır.

Çok önceden hazırlanan bu hareket , 1876’da Patrik Nerse Varzabedian’ın Aya-Stefanos’daki Rus başkomutanına bir heyet göndererek sunduğu resmi bir memorandum ile Ermenilerin oturmakta oldukları Küçük Asya vilayetlerinin bağımsızlığını, hiç olmazsa, bu bölgelerde Rusya’nın denetiminin kurulmasını istemesiyle, ilk ürünlerini vermiştir. Berlin Antlaşmasıyla Kıbrıs Sözleşmesinin,Ermeniler yararına reformlar yapılması konusunda yalnız kendisinin koruyuculukta bulunmasını, Aya-Stefanos Antlaşmasına konulmuş hükümlere dayandırabilme iddia edebilmekten Rusya’yı yoksun bıraktığı bir gerçektir. Ancak, Rusya’nın koruyuculuğu yerine, Büyük Devletlerin ortak koruyuculuğunun konmuş olması bu Devletlerin
müdahalesine yol açtırabilmek amacıyla, Ermenilerin olaylar çıkartmasını daha az kışkırtmış olmuyordu. İşte ,Berlin Antlaşmasındaki bu yana bütün Ermeni ayaklanmalarını nitelendiren temel görüş budur.
(18) Encyclopaedia Btitannica.
(19) “Abdülhamid’in tahta geçişi sırasında,Ermenilerin durumu,bütün Osmanlı yönetimi boyunca içinde bulundukları durumların en iyisiydi;fakat 1877-78 savaşı sonlarına doğru Ermeni sorunu patlak verdi.”
(Encylopaedia Britannica)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: