İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Lozan Tutanakları

Tiflis’de ve Avrupa’nın bir çok başkentlerinde , kitapçıklar ve gazeteler dağıtmak üzere dernekler, devrimci amaçlarla -Hınçak gibi- gizli dernekler kurulmuştu. Silah ve patlayıcı maddeler sokmağa ve kötü
Türk yönetiminin olağan olaylarını Avrupa’ya korkunç bir vahşet gibi göstermeğe çalışan ajanlar, Türk
Ermenistan’ında etkili bir propaganda yapmaktaydılar.(20)

Bu devrimci Ermeni derneklerinin amacı, İstanbul’da Robert College’in kurucusu ve ilk yöneticisi Dr. Hamlin’in bir mektubunda , bütün çirkin gerçekliğiyle ortaya çıkmaktadır. Bu mektup, Boston Congregationalist Journal’in 23 Aralık 1893 günlü sayısında yayınlanmıştır. Dr.Hamlin şöyle yazmaktadır:
‘İngilizceyi Ermenice kadar kolay ve doğru konuşan ve devrimin ağzı çok iyi laf yapan savunucularından
zeki bir Ermeni, Rusların Küçük Asya’ya girmelerine, bu memleketi ele geçirmelerine yol hazırladıklarını
kesin olarak umduğunu anlatmağa çalışmıştır. Bunun nasıl gerçekleşeceği sorusuna karşılık olarak da şöyle
demiştir: ‘ İmparatorluğun her yerinde örgütlenen Hınçak Çeteleri Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini
yakmak için fırsat gözetleyecekler ve sonra da dağlara kaçacaklardır. Bunun üzerine kuduran Müslümanlar, ayaklanarak savunmasız Ermenilere saldıracak ve bunlar öylesine bir canavarlıkla öldüreceklerdir ki, Rusya – İnsanlık ve Hıristiyan uygarlığı adına- memleketi işgal etmek üzere, ileri
atılacaktır.’ Bu planın, tasarlanabilecek en insafsız ve en şeytanca bir plan olduğunu söylediğim zaman, bana, kılını kıpırdatmadan şöyle demiştir; ‘Şüphesiz size böyle görünmektedir; fakat biz Ermeniler özgürlüğümüzü kazanmaya kesin kararlıyız. Avrupa , Bulgaristan’da yapılan korkunç şeylerle ilgilendi ve bu memleketi kurtardı. Milyonlarca kadın ve çocuğun kanlarıyla yükselecek olan bizim sesimize de şüphesiz
kulak verecektir.’ (21)

Ermeni hareketinin kaynağı ve eğilimleri konusunda, İstanbul’daki İngiltere büyükelçisi Sir P. Currie’nin
28 Mart 1894 günlü resmi yazısı, durumu daha açık olarak ortaya koymaktadır. Bu raporun 3.cü paragrafı
şöyledir: ‘Devrimcilerin ilk amacı kargaşalıklar çıkarmak ve üzerlerine insanlık dışı misillemeler çekerek, bu yoldan,Devletlerin,insanlık adına müdahalelerine yol açmaktı. İşte bu yüzden,giriştikleri hareketler için, Ermenilerin en kalabalık oldukları yerleri değil, fakat Ermeni nüfusu göre Müslüman unsurun ezici çoğunlukta olduğu yerleri seçmişlerdir.’ (22)

Erzurum’da İngiliz konsolosu olan M.Graves’in 28 Ocak 1895 günlü raporu da ilginçtir. M.Graves, çeşitli
Ermeni partilerini sayarken, şöyle demektedir : ‘Ticaret ve serbest meslekle uğraşanları,okul öğretmenlerini, din adamlarının yüksek tabakasının çoğunluğunu kapsayan bir ılımlı liberal parti vardır;
Bu partinin üyeleri -her ne kadar şimdiki Türk yönetimi altında Hıristiyanların bulunduğu durumdan memnun olabileceklerine elvermeyecek ölçüde- geniş görüşlü iseler de, bunların hükümete gerçek bir
sadakatsizlik gösterdikleri de söylenemez. Bunlar, genel olarak, gerek bağımsız bir Ermenistan gerçekleştirmenin maddi imkansızlığını, gerekse, Rusya’nın Ermenistan’ı ele geçirip kendisine katmasıyla,
ulusal özelliklerini yitirme tehlikesinin bulunduğunu da bilmektedirler. Bu yüzden, Ermeni sorununun şiddet yollarına baş vurularak alevlendirilmesinden çekinmekte,Rus yönetimi ile karşılaştırıldığında,
Türk yönetimi altında çok daha büyük bir özgürlükten yararlanan ulusal kiliselerini ve okullarını güçlendirerek ve geliştirerek, Ermeni unsurunu olduğu gibi tutmak isteğinde idiler. Aynı zamanda bunlar, gelecek bakımından, bütün umutlarını Bab-ı Ali’nin sık sık söz verdiği yönetim reformlarının sonunda gerçekleşeceğine bağlamaktaydılar. Öte yandan, büyük bir çaba gösteren,devrimci küçük bir parti de vardır; bu parti Türk İmparatorluğunda pek yaygın değildir;çünkü , bu parti, çoğunlukla öğrenimlerini
yurt dışında yapmış, sosyalist ve nihilist propagandaların etkisi altında kalmış genç Ermenilerle, bunlara
eklenecek bir takım göçmenlerden ve siyasal sürgünlerden meydana gelmektedir; böyle olmakla birlikte, bu parti içinde , yurt dışındaki arkadaşlarına, tasarılarını gerçekleştirmek için yardımda bulunmağa istekli ve Türkiye Ermenileri arasında en ateşlilerden olan kimseler de vardır. Geçmişte, partinin en belirli organı, bir süre, Hınçak gazetesi olmuştur. Bu gazete,son yıllardaki hemen hemen bütün Ermeni karışıklıları kendilerine bağlanabilecek ve genellikle Hınçak grubu diye adlandırılabilecek olan örgütleyici bir grup tarafından, önce Cenevre’de ,sonra Atina’da yayınlanmıştır. Bunların açıkça güttükleri amaç,çok yaygın
-fakat kendi sayıları ve etkileriyle hiç de orantılı olmayan – bir memnunsuzluk görünümü yaratarak, Türk Hükümeti ve halkınca misillemelere girişilmesine yol açmak, böylece, Ermeni ulusunun uydurma yakınmalarına ve bunlara bir çare bulma zorunluluğuna Devletlerin dikkatini çekmekti.

Bu partinin politikası, yalnız yıkıcı olarak görünmektedir;şimdiki rejimi yıkabilirlerse , bunun yerine geçecek rejimin ne olacağı onları düşündürmektedir; gelecek için nasıl bir yönetim planı tasarladıklarını,
hiç olmazsa , ben bilmemekteyim.

Olayları dikkatle inceleyince, son altı ayda olup bitenlerin… Ermenilerin düşünüş tarzında tam bir değişiklik yapmış olduğu kanısına varmış bulunuyorum.
(20) Sir Charles Wilson, (Encylopaedia Britannica).
(21) Blue Book, No.6 (1896), s.39
(22) Blue Book, No.6 (1896), s. 57. (Fransızca metinde tarih 1894 verilmektedir. S.L.M.)

Önce Hınçak grubundan söz edelim. Bu grubun, kendi çıkardığı karışıklıkların yarattığı sonuçlardan
memnun olduğu düşünülebilir. Bu grubun baş amacı olan Avrupa’nın dikkatini çekmek, gerek kendi düzenlediği tertipler, gerekse Türk memurlarının yanlış davranışları yüzünden,gerçekleştirmiştir; böyle
olunca, bütün ilgililerin artık bundan sonra karışıklıklar çıkarmağa kalkışmamaları kendi yararlarına olacaktır; çünkü karışıklıkları gerektirecek hiçbir neden kalmamıştır;bu gibi karışıklıklar ancak, hükümetin şiddetli davranmasını haklı göstermekten başka bir işe yaramayacaktır.'(23)

Üzülerek söylemek gerekir ki, karışıklıklar ve kışkırtmalar durmamıştır; sırf Ermenilerin öldürülmesine yol açmak için, her yerde Müslümanlar kütle halinde öldürülmüştür; bu karışıklıkları çıkartanlar,bağlı bulundukları komitelerin cinayet planları hazırlamakta oldukları Avrupa başkentlerinde, hiç kınanmamışlardır . Bir yıl sonra , İngiliz konsoloslarının , devrimcilerin yaptıkları uygunsuz işlerden
hükümetlerine yeniden yakındıklarını görmekteyiz. M.Wiliams ,İngiltere Büyükelçisi Sir P.Currie’ye yolladığı 4 Mart 1896 günlü resmi yazıda,Taşnak devrimci partisince yeni yayınlanmış bir manifestoyu
göndermiştir. Van konsolos yardımcısı, bu arda, şöyle demekteydi: ‘Bu derneğin Van’da 400 kadar üyesi vardır;bunlar, sayıları elliyi geçmeyen Hınçakçılarla birlikte, yurttaşlarına dehşet salmakta , saldırıları ve
çılgınca davranışlarıyla, reformlar için harcanan bütün çabaları boşa çıkararak,Müslüman halkı kışkırtmaktadırlar. Ben kesin olarak o kanıdayım ki, bunlar yola getirilebilirlerse ya da uslu durmağa zorlanabilirlerse, bu bölgenin, belki de bütün Anadolu’nun huzuru bakımından en büyük engellerden birisi ortadan kaldırılmış olacaktır. Buradaki Ermeni piskoposuna Avrupa’nın sevgisini yitirmekteki tehlikeyi ve
-hem politika hem de görevi bakımından kendisinin, bu anarşistleri uygunsuz davranışlara baş vurmaktan önlemek üzere – bütün etkinliğini kullanmasının zorunlu olduğunu anlattım. Konuşmamızdan bu yana,
piskoposun, elinden geleni yaptığını gördüm;Ermeni halkının çoğunluğu bu kimselerin yaptıklarını doğru
bulmadığından, gelecek için umutluyum. Bu vilayetteki olayları ve bu günkü durumu inceledikçe, burada ve Anadolu’nun öteki yerlerindeki dehşet verici olaylardan bu derneklerin kanun dışı davranışlarının sorumlu olduğunu daha açıkça görmekteyim…’ (24)

Avrupa, sayısız masum insanların kanını akıtan Ermeni karışıklık ocaklarını söndürmek yollarına gitmeksizin,Türkiye’de reformlar yaptırmayı düşünüp durmakta idi. Gerçekten, ’11 Mayıs 1895 de, üç Devlet,Sultan’a, içinden çıkılması güç bir reform tasarısı sundu;bu tasarı, Ermenistan’ın yönetimindeki
güçlükleri azaltmaktan çok artıracağı biçimde düşünülmüştü. Ancak bu tasarı,Rusya’nın katılmağa razı olabileceği tek tasarıydı…’ (25)

Böylece, Türk Hükümeti ve halkı, her zaman ve hep, ancak sabırları tükendikten sonra bastırma ve misilleme yollarına baş vurmuş olduğundan, Ermeni unsurunun,Osmanlı İmparatorluğunda karşılaşmış bulunduğu bütün felaketlerin sorumluluğu kendi davranışlarına bağlanmaktadır.

1909 yılındaki Adana olayları ve dünya savaşı başlarında Türk vilayetlerinin bir çoğunda art arda patlak veren ayaklanmalar,aynı trajedinin acıklı bir devamıdır.
Sözünü ettiğimiz olaylardan ve tanıklıklardan şu çıkmaktadır. Müslüman olmayan unsurlar, yüzyıllardır huzur ve refah içinde yaşadıkları memleketin cömertliğini kötüye kullanmadıkları sürece, Türkler, bunların
haklarını tanımazlık etmemişlerdir. Türk Hükümetinin ve halkının insanlık dışı herhangi bir davranışını öne sürerek hiçbir zaman yakınmamış olan Yahudi topluluğunun verdiği örnek, Rumlara ve Ermenilere ilişkin üzücü olaylarda sorumluluğun tüm olarak Rumlara ve Ermenilere düştüğünü ispat etmeğe yeterlidir.

Rus İmparatorluğu Van Başkonsolosu General Mayewsky, Rus Genel Kurmayına gönderdiği bir gizli raporda şöyle demektedir: ‘Doğuda ara sıra patlak veren ayaklanmaların sorumluluğu her zaman Türklere, biraz da Osmanlı Hükümetine yüklene gelmiştir… Bununla birlikte,bu konuda gerçek şudur ki, bu olaylar Türklerin yaptıkları şu ya da bu baskı hareketlerinden değil, fakat dinsel ve ulusal duygular konusunda Bab-ı Ali’nin aşırı bir geniş görüşlülükle davranmasından doğmuştur. Türkler, kendi yönetimleri altındaki bu gibi kimselerin işlerine hiçbir zaman karışmamışlardır. Hıristiyan okulları ve kiliseleri hiçbir zaman herhangi bir denetim altına alınmamıştır. Böyle bir yönetim sistemi Müslüman olmayan toplulukların dinsel ve ulusal duygularına aşırı bir gelişme hızı sağlamıştır. Avrupa’yı işe karıştırabilmek için her ne pahasına olursa olsun karışıklıklar yaratmak, Türkiye Hıristiyanlarının bir an aklından çıkmamıştır. Kurtarılmış olan Yunanlıların, Romanyalıların ve Sırpların verdiği örnek ortada olduğuna göre, bu da pek doğal sayılmak gerekir.’

Sırbistan’ın Londra ve İstanbul büyükelçiliklerini yapmış M.Chedo Myatovitch daha da önemli bir
itirafta bulunmaktadır. Sırbistan, Türkiye’ye ilişkin “özlemlerini” gerçekleştirdikten sonra, Asiatic Quarterly’de (Ekim 1913) M.Myatovtch şöyle yazmaktadır: ‘Bizim -Balkan uluslarını- Türkleri,siyasal
çıkarların zorlamasıyla, Asya’nın kan dökücü tiranları ve Avrupa uygarlığına yakışmaz kimseler olarak göstermiş bulunduğumuzu kabul etmek gerekir. Tarafsız bir tarih, Türklerin Asyalı olmaktan çok Avrupalı olduklarını , kan dökücü tiranlar olmadıklarını, adalet ve açık sözlülük seven,tanınması ve saygı duyulması gereken özellikleri bulunan bir ulus olduklarını ortaya koyacaktır.’
(23) Blue Book, No.6 (1896), s. 222 ve 223. (Fransızca metinde tarih 1894 verilmektedir. S.L.M.)

(24) Blue Book, No.9 (1896), s. 108.
(25) Sir Charles Wilson, Encylopaedia Britannica.

Bir son tanıklık olarak, Veniselos kabinesinde eski Dışı işleri Bakanı ve Barış Konferansında Yunan
hükümetinin Temsilcisi olan M.Politis’in söylediklerini gösterebiliriz.

M.Politis, Revue Politique Internationale’in Ocak 1914 sayısında yayınlanmış bir makalesinde, Türkiye’deki Rumların durumunu incelerken, şöyle demektedir: ‘Hiçbir yabancı yönetim altında (Türkiye’deki) Rumların çıkarları, Türk yönetimi altında kavuştukları korumaya eş bir koruma bulunamaz.’

Böyle olunca,tarih bize, azınlıklar sorununda iki ana etkenin gözden uzak tutulmamasını öğretmektedir.
1.- Dış politika etkeni:Bu etken,bir takım Devletlerin, azınlıkların iç işlerine karışma istekleriyle beslenmekte, bu karışmayı, ilkin kışkırtmalarda bulunarak ve karışıklıklar çıkararak gerçekleştirmeyi
öngörmektedir.
2.- İç politika etkeni:Bu etken de, yukarıda belirtilen yoldan cesaretlendirilmiş olan azınlıkların, bağımsız devletler kurmak amacıyla özgürlüklerini kazanma isteği olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de azınlıklar ne çekmişlerse bu iki etken yüzünden çekmiş oldukları için, azınlıkların kaderini iyileştirmek -Müttefik Devletler bunu gerçekten istemekteyseler- işte bu iki etkeni kesin olarak etkisiz kılmaya bağlı bulunmaktadır.

Birinci noktaya ilişkin olarak,her şeyden önce azınlıkların, içinde yaşadıkları ülkenin kanunlarınca sağlanan korumadan başka herhangi bir siyasal korumadan yoksun bırakılmalarını kabul etmek zorunludur. Azınlıkların haklarını korumak için, (Büyük) Devletlerin verecekleri garantiler konusunda
M. Clemenceau pek haklı olarak şöyle demiştir. ‘Tecrübe,bu garantinin uygulamada yürümediğini gösterdiği gibi, böyle bir sistem, Büyük Devletlere, gerek tek başlarına gerek birlikte davranarak,söz konusu Devletlerin iç işlerine, salt siyasal amaçlarla baş vurulabilecek müdahalelerde bulunma yolunu açtığı için de, yerilebilir.'(26)

Fransız Devlet adamının bu görüşüne rağmen, Milletler Cemiyetinin şimdiki kuruluş biçimi, bu büyük sakıncayı ortadan kaldıracak nitelikte görünmemektedir. Gerçekten, azınlıklara ilişkin sorunların sonradan
incelenmesi Milletlerarası Daimi Adalet Divanının yargı yetkisi içinde olsa bile, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu sorunları ortaya atma yeteneği olduğuna göre, Türkiye’ye karşı bir takım emeller besleyen Devletlerin, azınlıkları gizlice kışkırtmalarını ve Milletler Cemiyetinin işe karışması için meydana gelecek karışıklıklardan eskisi gibi yararlanmalarını önleyebilecek hiçbir engel yoktur.

Bundan başka,resmi bir müdahalenin ortadan kaldırılması dışarıdan gelecek kışkırtmaların azınlıklardan
bir takımına erişememesini gene de sağlayamayacaktır. Tiksindirici her çeşit cinayetlerin işlenmiş olduğu son yakıp yıkma ve boğazlama savaşı, Türk Küçük Asya’sı üzerinde saldırgan Yunan emellerini açıkça ortaya koymuştur.

Uygar ulusların aydın vicdanı, yeni güçlükler kaynağı yaratacak bir çözüme razı olamaz.
Yabancı siyasal çıkaralar uğruna, Müslüman ya da Hıristiyan halkların, dünya barışına çok büyük zararlar vermek üzere, boğazlaşmalarına göz yumulacak mıdır?
Bu kışkırtma unsurunun ortadan kaldırılması, her şeyden önce ve ancak, Türkiye’de Müslüman olmayanlar dışarıdan gelen karıştırmaların erişemeyeceği bir duruma sokmakla mümkün olabilecektir.

Bu amacı gerçekleştirmek üzere , en köklü ve en insancıl yol, Türkiye’deki Hıristiyan nüfusun komşu ülkelerdeki Müslümanlarla -özellikle Teselya ve Mora Türkleri gibi, kaçınılmaz bir yok oluşa mahkum-
Yunanistan’daki Müslümanlarla mübadelesi olabilir. Türkiye ile Bulgaristan arasında, 2-15 Kasım 1913 de
Edirne’de yapılmış sözleşme uyarınca uygulanan nüfus mübadelesi ve Türkiye ve Yunanistan arasında,aynı amaçla, 1914 yılında yapılmış görüşmeler, bu konuda izlenmeğe değer örneklerdir.

İç politika etkenine -başka bir deyimle,azınlıkların özgürlüğe kavuşma konusundaki doğal isteklerine – gelince ,yalnız Türk vilayetlerinden kurulu bir duruma sokulmuş Osmanlı İmparatorluğunun içinde, artık bağımsız bir Devlet kurabilecek herhangi bir azınlığın bulunmadığını belirtmek yerinde olur. Ulusal topluluklar ilkesi (Principe des nationalités) her yerde eşitlikte uygulanıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğunun önemli sayıda Türk olmayan unsurlar kapsayan parçalarını bağımsızlığa kavuşturma
akımı güden ayrılma akımlarının var olması, bir ölçüde, haklı gösterilebilirdi. Durum,bugün bambaşkadır.

Marsilya’da yerleşmiş Rumların orada bağımsız bir Rum Devleti kurmaları ya da burasını anayurtlarına katmaları mantık yönünden nasıl düşünülemezse , Türkiye Rumlarının ya da Ermenilerinin de buna benzer istekler öne sürmeğe hakları olamaz.

Varlığını koruma bilincine varmış olan Türk Devleti, bağımsız her Devlet gibi, varlığına yöneltilmiş saldırılara karşı gerekli gördüğü biçimde davranmaktan çekinmeyecektir.

Ayrı bir hükümet kurmanın maddi imkansızlığı , karşılıklı mübadele tedbirlerinin dışında kalacak azınlıkları, aklın ve sağlam bir mantığın kendilerine çizmiş olduğu yoldan ayrılmamaları zorunluluğuna
İnandırabilecek midir?
(26) Barış Antlaşması kesin tasarısının, 24.06.1919 da verilişi sırasında, Versailles Konferansı Başkanı M.
Clemenceau’nun M.Paderewsky’e mektubu.

Osmanlı Rumları Yunanistan’daki Müslümanlarla değiştirildikten sonra , bu soruya olumla bir cevap verilebilir. Gerçekten Ermeniler bakımından, Türkiye ile Ermenistan arasında yapılmış antlaşmalarla
desteklenmiş , dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri, Ermeni Devletinin herhangi bir kışkırtmaya girişme
ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Öte yandan , Ermeniler arasında Türkiye’de kalmağa karar verenlerin iyi birer yurttaş olarak yaşamak kesin zorunluluğunu, şimdiye kadar anlamış olmaları gerekir. Yahudi topluluğuna gelince, bu topluluğun Türk Hükümetine karşı her zaman göstermiş olduğu bağlılık zihniyeti,
bu topluluk üyelerinin, Türk yurttaşlarıyla birlikte memleketin kalkınması ve refahı için gürültü çıkarmadan işbirliği yapmağa ara vermeyeceklerini düşündürmektedir.

Özet olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Temsilci Heyeti şu kanıdadır:
1.-Türkiye azınlıklarının kaderinin iyileştirilmesi, her şeyden önce, her türlü yabancı müdahalesinin ve dışardan kışkırtmalarda bulunulması olanağının ortadan kaldırılmasına bağlıdır.
2.- Bu amaç, ancak ve her şeyden önce ,Türk ve Rum halklarının mübadelesi ile gerçekleşebilir.
3.- Karşılıklı mübadele tedbirlerinin uygulanması dışında kalacak azınlıkların güvenlikleri ve gelişmeleri
için en iyi garantiler,gerek ülke kanunlarının sağlayacağı , gerekse Türk yurttaşı olarak, bütün görevlerini yerine getiren bütün topluluklara, Türkiye’nin geniş görüşlü politikasının vereceği garantilerdir.”

Lord CURZON, “Temsilcilerin, şimdiye kadar İsmet Paşa’yı mutlu bir general ve becerikli bir diplomat olarak tanımış olduklarını söyledi; bugün, İsmet Paşa, aynı zamanda bir tarih profesörü olduğunu da onlara
göstermiş ve Fatih Mehmet zamanından günümüze kadar, Türk tarihi üzerinde uzun bir konferans vermiştir. İsmet Paşa, Fatih’in geniş görüşlü duygularını uzun uzadiye anlatmıştır. Lord CURZON, İsmet
Paşa’nın söylevinde, şimdiki Türk Hükümetinin de aynı zihniyeti taşıdığını gösteren bir işaret bulmuş olmak isterdi. İsmet Paşa, açıklamalarını desteklemek üzere , tarihlerden ,ansiklopedilerden, Fransız ve İngiliz ve
Amerikan resmi yayınlarından geniş parçalar okumuştur. Bir ara, İsmet Paşa ,Lord CURZON’un sözlerini
anar gibi görünmüşse de ,sonradan,Lord CURZON’un eski öğretmenlerinden birince kendisine adanmış bir kitabın söz konusu olduğu anlaşılmıştır. Lord CURZON, tarihe ilişkin açıklamalar konusunda, İsmet Paşa’nın tuttuğu yoldan gitmeyecektir; İsmet Paşa’nın konuşmasının bir çok yerleri ilginç olmakla birlikte,
konuşma bütünüyle , tartışılmakta olan sorunla ilgili değildir. Eğer Temsilcilerden herhangi birisi, ileride, bir tarih denemesi hazırlamak isterse, bunu meslektaşlarına – okusunlar diye- önceden göndermesi daha iyi olacaktır.

Gerçek durum nedir ? Konferans,geçmişi değil, şimdiki zamanı ve geleceği incelemek, Avrupa ve Asya’nın kimi yerlerinde sıkıntı içinde kıvranan azınlıkların durumunu ele almak, yeniden adaletsizlikler işlenmesini önlemek amacıyla, yeterli garantileri olan bir antlaşma hazırlamak, düzen ve güvenliği korumak için, toplanmış bulunmaktadır. Lord CURZON, kendi konuşmasında, durumu en büyük bir özenle ve -öyle ummak ister ki- tam bir hak gözetirlik içinde incelemiştir. Konun sınırlarını göstermiş, kendileriyle ilgilenmesi gereken çeşitli azınlıkların adlarını vermiş, bunların kaderlerini iyileştirmek için bir takım belirli telkinler öne sürmüştür. Bütün bunlar üzerinde , İsmet Paşa, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştır. İsmet Paşa, önce ,ne olursa olsun Türklerin gelecekte kendileriyle dostça yaşamak zorunda oldukları Ermenilere karşı, gerçek bir suçlamada bulunmağa kadar gitmiştir. İkinci olarak, İsmet Paşa, Milletler Cemiyetinden hiçte övgü sayılamayacak terimlerle söz etmiştir ;oysa,Milletler Cemiyetini ,Türkiye’ye, var olan herhangi
bir başka kurumdan çok daha büyük yardım ve koruma sağlayabilecek durumdadır;Lord CURZON, daha
önce yapmış olduğu konuşmasında ,İsmet Paşa’nın Milletler Cemiyeti üzerinde düşünmesini salık vermişti.
üçüncü olarak da İsmet Paşa bu soruna bulunabilecek en iyi çözümün ,bir nüfus mübadelesi olacağını söylemiştir. Oysa iş böyle değildir;bu sorun böyle bir zihniyetle ele alınırsa,hiçbir zaman çözümlenemeyecektir. Mümkün olan her türlü nüfus mübadelesi gerçekleştirilse bile ,geride,her zaman gene bir takım azınlıklar kalacaktır. Lord CURZON, İsmet Paşa’dan ve Türk Hükümetinden bu hayati soruna bir insanlık zihniyetiyle eğilmeleri için yalvarmaktadır. Lord CURZON’un daha önce de söylediği gibi,
bütün dünya gözlerini Konferansa dikmiştir; eğer İsmet Paşa’nın söyledikleri dünyaya açıklansaydı, dünya büyük bir hayal kırıklığına uğramış olurdu. Lord CURZON sabahleyin temsilcilere – Bu arada Türk Temsilci Heyetine de- öne sürmeği tasarladığı görüşlerin bir örneğini göndermiştir. Oturuma girerken, Türk Temsilci Heyetinin sekreterlerinden biri, kendisine, Türk Temsilci Heyetinin bu belgeyi aslından
çevirmek ya da incelemek için yeter zaman bulamadığını, bu yüzden de vereceği cevabı ertelemek istediğini söylemişti; akla yatkın olan bu isteği Lord CURZON hemen kabul etmişti. Böyle olunca,söylenenin tam
tersine, Türk Temsilci Heyetinin Başkanı, önceden özenle hazırlanmış ve ne nitelikte olduğunu Lord CURZON’un belirtmiş bulunduğu uzun bir belge okuyunca, Lord CURZON’un buna ne çok şaşırmış olduğunu , Komisyon daha iyi anlayacaktır. Lord CURZON acı bir hayal kırıklığına uğradığını saklamak
istememektedir.

Şimdi ne yapmak gerekir ? Lord CURZON, bu sorunu incelemekle görevlendirilecek bir alt komisyon kurulmasını teklif etmiştir. Fakat bu alt komisyonun toplanmasından önce , Türk Temsilci Heyetinin cevap vermesi istenilen sorun üzerinde olduğu kadar, Lord CURZON’un yapmış olduğu öteki telkinler üzerinde de görüşlerini öğrenmek önemlidir. Lord CURZON, hala, bu görüşleri dinleyebileceğini ummaktadır.

Türk Temsilci Heyetinin görüşmelere tek katkısı biraz önce okumuş olduğu söylev olarak kalırsa, buna çok üzülecektir. Lord CURZON, öteki Temsilci Heyetlerinin,konunun tümü üzerinde şimdi söz almalarını, yapmış olduğu tekliflere ilişkin olarak İsmet Paşa’nın cevabını hazırlayabilmesi için de, oturumun bir gün sonraya ertelenmesini teklif etti. Komisyon, bir alt komisyonun kurulmasının gerekip gerekmediği o zaman daha iyi anlamış olacaktır.

M.VENESELOS aşağıdaki konuşmaya yaptı:
“Başkanımızca Türk ve Yunan Temsilci Heyetlerine yapılmış çağrıya uyarak, Yunan Temsilci Heyeti adına,
Lord Curzon’un öne sürdüğü görüşlere katıldığımızı ve alt komisyona sunulacak çalışmalara esas olmak üzere, çok iyi düşünülmüş olan bu teklifleri kabul ettiğimizi bildirmek isterim.
Son derece önemli olan bu sorunun çözümünü, ben hep, Ankara Misak- ı Milli’sinin aşağıdaki gibi kaleme alınmış 5. İnci maddesiyle pek kolaylaşmış gibi gördüğümü söylemek zorundayım:
‘Azınlık haklarını, Entente (İtilaf) Devletleriyle bunların hasımları ve bir takım ortakları arasında bu konuya ilişkin olarak yapılmış özel sözleşmelerle öteki ülkelerdeki azınlıklar yararına kabul edilmiş hakların dayandığı aynı esas üzerinde kabul edeceğiz.’

Müttefik ve Ortak Devletlerin, büyük savaşın sonunda yapılan çeşitli barış antlaşmalarına konulmasını zorunlu gördükleri hükümlerin, her şeyden önce, düşmanlara kabul ettirilmiş hükümler olmadığını, fakat,
özellikle, Müttefikler yanında bu savaşa katılmış olan Devletlere kabul ettirilmiş hükümler olduğunu
söylememe izin vermenizi isteyeceğim; bu da, bu hükümlerin uygulandığı Devletlerin çıkarlarının olduğu
kadar, genel çıkarları da göz önünde tutma kaygısından doğduğunu ispat etmektedir.

Kaldı ki, Yunan Hükümetinin, Türkiye’de azınlıklara verilen garantilerin tam eşini, Yunanistan’da yerleşmiş Müslümanlara vermeğe hazır olduğunu söylemeyi ödev saymaktayım.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, bugün İsmet Paşa’nın yapmış olduğu konuşma, bizim için hayal kırıcı bir nitelikte olmuştur.
İsmet Paşa’nın sandığı gibi , nüfus mübadelesi, azınlıklar sorununu çözümleyecek bir yol değildir. Sonunda böyle bir yol kabul edilse bile, bunu uygulanmasından sonra, Türkiye’de gene de -Rumlar ve Ermeniler gibi- etnik azınlıklar meydana getirecek, yabancı ulusal topluluk unsurları kalacaktır. Şu da var ki , Türk *
Temsilci Heyetinin düşündüğü gibi bir nüfus mübadelesi insanlık gereklerine de uygun düşer sayılamaz. 350.000 Türk almak için 1.600.000 Rum sınır dışı edildiği zaman, bunun hak gözetirliğe uygun bir nüfus mübadelesi olduğu da söylenemez.

İsmet Paşa, Devletleri, azınlıkların kaderiyle ilgilenmekten vazgeçmelerine inandırmak için çok çaba göstermiş, Türk* kanunlarının onlar için yeterli bir garanti sağlayacağını kendi hesabına söylemiştir. Oysa,
Türkiye, azınlıkların korunması konusunda uluslar arası yükümler kabul etmiş olan bütün Devletlere oranla daha ayrıcalıklı bir durum elde etmeyi isteyemez. Türk* Temsilci Heyeti böylelikle, Ankara Meclisinin, karşılıklı olmak şartıyla açıkça kabul etmiş olduğu bir ilkeyi inkar etmek durumuna düşer. Üstelik 23 Eylül tarihli Notalarıyla (Büyük) Devletler,Türkiye’yi bırakmağa çağırarak, Doğu Trakya’nın
Türkiye’ye geri verilmesi sözünde bulunuldukları zaman, Türkiye’deki azınlıkların korunması için özel garantiler kabulünü şart koşmuşlardı.

M.CHILD aşağıdaki konuşmayı yaptı:
Amerikan Temsilci Heyeti, kendisini ilgilendirmeyen işlerden uzak kalmak arzusundadır; ancak , insanlığın çıkarlarını savunmak, herhangi bir ulus kadar, bizim de hakkımız ve ödevimizdir.

Biz, sığınmak üzere göç etmiş olanlar, halkların korunması ve göç etme zorunda kalanlara barınacak yerler bulmak konularında, söyleyeceklerimizin dinlenmesi bakımından özel bir hak isteğinde değiliz; böyle davranmak yerine, öteki ulusların -özellikle bu masa çevresinde temsil edilmekte olan ulusların- da eşit
bir hakları ve ödevleri olduğunu belirtmek istiyoruz. Türkiye’nin bu insanlık sorunuyla ilgisi herhangi
birimizin ilgisinden çok olabilir: Çünkü, savaşın yıkımları Türk ülkesine düşmüştür ve çünkü göç edenlerin
en büyük kısmı Türk ülkesinden gelmektedir.

Türkiye’nin bağımsızlık ve ilerleme özlemlerinin , biraz da, insanlığın güvenliğine ve kalkınmasına yardım etmeği öngören cömert bir politikaya dayanmadığını düşünmek imkansızdır. İnsanlığın güvenliği ve kalkınması da, Hükümetlerin başlıca amaçlarından biridir.

Pek çoğu savaşa katılmamış, pek çoğu kadın ve çocuk, pek çoğu Yakın Doğu ‘da ki karışıklıklar yüzünden yurtlarından -bir daha dönmemecesine- kovulmuş kimseler olan yüz binlerce insanın rahata kavuşmaları ve güvenlik içinde bulunmaları, Amerika Birleşik Devletleri halkının kendisini son derece önemle ilgili gördüğü bir sorundur.

(*) Fransızca ve İngilizce tutanaklarda “Ottoman” denilmektedir.(S.L.P.)

Yurttaşlarımız, bu ilgiyi belirtmek içindir ki, bu Konferansın uğraş alanı olan dünyanın bu bölgesinde, gerek tıbbi yardımlar yapmak, gerek deniz kuvvetleri bulundurmak, gerek araçları doyurmak, gerekse başka yollardan yardımlarda bulunmak üzere, cömertçe büyük paralar harcamışlardır. Yalnız bir tek Komitenin aracılığıyla, bu işe 75 milyon dolar yatırmış bulunuyoruz. Yurttaşlarım, bu Konferansın, gücünü
son sınırına kadar kullanarak, bunca can kaybına ve bunca acılara yol açan nedenleri hemen ortadan kaldırma olanaklarını bulacağına güvendikleri sürece, harcanan paralar için bir karşılık beklememektedirler.

Söz konusu sorunu yeniden anlatmayı gerekli görmüyorum. Yeniden istatistik vermek de gereksizdir. Olaylar bütün dünyaca bilinmektedir. Bu olaylar dünya için utanç olduğu kadar, aynı zamanda, uygarlığa karşı bir meydan okumadır. Olaylar öylesine şaşkınlık verecek boyutlardadır ki, bireylere acıma duygusu,
kütlelere yönelmiş acıma duygusu içinde erimektedir. Yapılacak iş,erkeklerin ailelerine kavuşmalarını ve ailelerini -doğdukları topraklar üzerinde- geçindirmelerini sağlamak üzere, ölçülü bir nüfus mübadelesini de kapsayabilir. Yapılacak iş, korku yüzünden kaçmış öteki etnik unsurların güvenliğini , barınacak yerlerin sağlanmasını da zorunlu kılmaktadır; nitekim, burada temsil edilmekte olan ulusların bilgelikleri ve vicdanları bunun böyle olmasını onlardan beklemektedir sanırım. Yapılacak iş, evsiz- barksız kalmış insanlara barınak bulağı, bunların yaşayabilme araç ve taşıtlarını sağlamağı, dünyayı tehdit edebilecek salgın hastalıkları önlemek için uluslar arası cömert bir davranışta bulunmağı da gerekli kılmaktadır. Bundan başka , ülkelerinde şimdi bu gibi evsiz- barksız kimseler bulunan ulularca , bu kimselerin korunacakları yolunda garantiler de verilmelidir. Yapılması gereken şeyler arasında, yeni göçleri önleyecek çabalarda bulunmak da vardır; bence, bu amaçları gerçekleştirme sorululuğundan kaçınmış oldukların söylememekteyim. Tam tersine , bu amaçları gerçekleştirmek onların en büyük kaygıları olmuş ve bu konuda bir çok resmi söz vermelerde bulunmuşlardır.

Ermeniler için bir yurt kurulmasını isteyenlerce belirtilen, şimdiye kadar verilmiş bu gibi sözlere ilişkin
birkaç örneği hatırlatacağım.

Sevres Antlaşmasının metni.
İngiltere Dış işleri Bakanının Avam Kamarasında, 11 Mart 1920 tarihinde yaptığı konuşma.
Fransa Cumhurbaşkanı M.Poincaré’nin ,Kilikya Ermeni Baş Piskoposuna , 16 Şubat 1919 tarihli mektubu.
Müttefikler Yüksek Konseyinin 8 Mart 1922 tarihli kararları.
Müttefik Dış İşleri Bakanlarının 26 Mart 1922 tarihli kararları.
Milletler Cemiyetinin 22 Eylül 1922 tarihli kararları.

Ben Türk temsilci Heyetinin ve Millet Meclisinin, Amerika Birleşik Devletlerinin ve bütün dünyanın beklediği ve belki de istemeğe hakları olan hoşgörü, adalet ve uzlaşma zihniyetiyle davranamayacaklarını söylemek istemiyorum.

Fakat , Amerika Birleşik Devletleri halkı adına, bu Konferansın, korunmaktan yoksun kimseler için , sürekli işbirliği yollarıyla, mümkün olabilirse -ve aralarında yaşadıkları öteki ulusal topluluklardan, dinleri ya da soyları yüzünden ayrılmalarının zorunlu olduğu kararlaştırılırsa- bunların güvenlik içinde yaşayabilecekleri toprak parçaları elde etme yollarını bulmaksızın Lausanne’den asla ayrılmaması gerektiğini, ısrarla belirtmek isterim. Her şeyin üstünde ,bu Konferans , bir anlaşmaya vararak ve insanca yönetim tedbirleri alarak, korku içinde kıvranan halklara, şimdiki durumlarında bulundukları sürece,güvenliklerinin sağlanmış olacağı konusunda sağlam garantiler verilmelidir. Biz, uluslara, yurttaşları arasında büyük grupları başka ulusların sırtına yükleyecek biçimde ,sınır dışı etme hakkını sağlar biçimde beliren yeni örnekler yaratılmasını uygun bulmadan önce, Devletler hukukunu ve adaleti hiçe sayacak yeni ve zararlı bir ilkenin benimsenmesini önlemek üzere, bu gibi tedbirlerin iyice incelenmesini gerekli görmekteyiz.

Amerika Birleşik Devletleri Temsilcileri, güdülecek amacın, yardımda bulunmaktan çok, önleyici tedbirler almak; azınlıkların yoksulluklarını gidermek yerine, onların güvenliğini sağlayacak garantiler koymak; kendi başına kalacak bölük- pörçük basit bir çabadan çok, birlikte ve sürekli eylemde bulunmak olduğuna inanmaktadır. Çok uzaklarda bulunmakla birlikte, memleketimin halkı, bu soruna derin bir ilgi duymaktadır; bu davaya yardımda bulunmaya hiçbir zaman ara vermeyecektir.

M.SPALAİKOVİTCH aşağıdaki konuşmayı yaptı:
Ekselans İsmet Paşa’nın şimdi bize okumuş bulunduğu, tarihin iyi seçilmiş birkaç sayfasını kesintisiz bir dikkatle dinledim. Bu söylevi dinlerken, Çarlık Rusya’sına karşı derinlemesine bir suçlama, Abdulhamit
Türkiye’si için de çekincesiz (ihtirazi kayıtsız) bir savunma dinliyorum izlenimini edindim.
Bunlardan ne birincisini savunmak, ne de ikincisini suçlamak niyetindeyim. Kısa bir iki sözle, İsmet Paşanın büyük bir yanlışını düzeltmek istiyorum.

Gerçekten, son yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunun tarihi, yalnız, Rusya’nın ve Türkiye’deki ajanlarının müdahaleleriyle açıklanmış olamaz. Eski Türkiye’nin kaderini kesin olarak etkilemiş iki etkenden, İsmet Paşa, yalnız birini belirtti; Dış etken; başka bir deyimle, Büyük Devletlerin ve özellikle
Rusya’nın güttükleri emeller. Şurası bir gerçektir ki ,varlığının son döneminde, Osmanlı İmparatorluğu,
Büyük Devletlerin at oynattıkları bir çeşit alan olmuştur. Bu noktada İsmet Paşa haklıdır. Fakat ‘son yüzyıl içinde Balkanlarda patlak veren bütün ayaklanmaları Çarlık Rusya’sı kışkırtmıştır’ dediği vakit, İsmet
Paşa yanlış bir şey söylemiş olmaktadır. Böyle bir söz, İmparatorluğun kaderi üzerinde daha ağır basmış olan ikinci etkeni , İsmet Paşanın bilmezlikten geldiği geldiğini göstermektedir.

Bu etken, ulusal ülkelerini unutmayan , Balkanlardaki Hıristiyan ulusal topluluklarının duygularıdır. Bu
ulusal toplulukların özlemleri, bağımsızlık savaşlarının başlıca kaldıracı (manivelası) idi. Bildiğimiz gibi, bu
ulusal duygu sayesindedir ki , bugün yeni Türkiye’nin , Kemalist -başka bir deyimle, ulusal- bir Türkiye’nin doğduğunu görmekteyiz.

İşte geçmişe ilişkin söyleyeceklerim bunlardır. İsmet Paşa’ya açıkça şunu belirtmek isterim: Sırplarla
Türkler arasında yüzyılların kavgası kapanmış, tarihi düello sona ermiştir; bundan sonra, iyi ilişkiler üstelik dostça ilişkiler içinde yaşayabiliriz; bu da, yalnız, Türklerin gelecekteki tutumuna bağlı kalmaktadır.

Şimdi zamanı gelince, azınlıklar konusuna ilişkin söylediklerim gibi, açık ve tarafsızca konuşmama izin verilmesini İsmet Paşadan dilemekteyim. Geleceğin Türkiye’sinde hiçbir Sırp azınlığı olmayacağına göre, bunları söylemek benim için çok daha kolaydır; böyle olunca, bu nokta üzerinde, aramızda herhangi bir anlaşmazlık nedeni de olmayacaktır.

İsmet Paşa, uluslar arası azınlıklar sorunu bakımından, Avrupa’da hukuk alanındaki düşüncelerde ve kurumlarda gerçekleştirilmiş olan gelişimi göz önünde tutmak zorundadır. İsmet Paşanın en çok kaygı duyduğu, dışardan yapılan müdahalelerin yarattığı etkilerdir. Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyan azınlıklardan yana olarak, eskiden Büyük Devletlerin yapmış oldukları müdahaleler, İsmet Paşanın gözlerinin önünde bir kabus gibi dikilmektedir. İlk müdahaleyi Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşmasına dayanarak, tek başına yapmıştır; sonraları ,özellikle Paris Antlaşmasından bu yana, bütün Büyük Devletler
müdahalelerde bulunmuşlardır. Fakat İsmet Paşa güven duygusu içinde olmalıdır. Tek başına ya da birlikte
yapılan müdahaleler çağı geçmiştir. Azınlıklar sorunu, son büyük savaştan bu yana, hukuk alanındaki gelişmenin yeni bir aşamasına erişmiştir. Son Barış antlaşmalarında bir takım yeni düşünceler ve Milletler
Cemiyetine emanet edilmiş bir uygulama sistemi ortaya çıkmıştır. Bütün uygar uluslarca kabul edilmiş olan bu sistem , soy ve din ayrımı yapmaksızın, bütün azınlıkları kapsamaktadır. Yugoslavya, Romanya, Çekoslovakya, vb. gibi devletler bu sisteme uymuşlardır. Türkiye de kendisini bunu dışında tutamaz. Türkiye, çağdaş devletler arasında bir yer almağı gerçekten istemekteyse, bu Türkiye’nin kabul etmesi zorunlu olan en küçük şarttır. Bu en küçük şart da, bugün azınlıklara uygulanan genel Devletler hukukunun
bu yeni rejiminden başka bir şey değildir.

Eksalan Lord Curzon’un ,Devletler hukukunun bu yeni rejimini açıklarken gösterdiği yüksek tutum da, sayın Başbakanımızın , Türkiye’deki azınlıklara gelecekte uygulanacak davranışa ilişkin tekliflerinde, yalnız hak gözetirlik ve insanlık duygularından esinlenmiş olduğunu ispatlamaktadır. Bu tekliflere katılmakla, Türk Temsil Heyeti, hem Türkiye hem de uygarlık yararına bir davranış göstermiş olacaktır.

İSMET PAŞA, ayrıntılı olarak yaptığı ilk konuşmasının , Türk Temsilci Heyetinin azınlık sorununa ilişkin genel görüşünü yansıtmakta olduğunu söyledi;Lord Curzon’un tekliflerini ancak şimdi öğrenmiş olduğu için, İSMET PAŞA, bu konuda yeterli incelemelerde bulunduktan sonra , ilerdeki oturumlarda görüşünü söyleyecektir. İSMET PAŞA, kendi konuşmasından sonra yapılmış konuşmaların, belirtmiş olduğu tarih olaylarına dayanan düşüncelerini ve görüşlerini haklı çıkarmakta olduğu kanısındadır. Tarihten alınmış olan bu örnekler, Türk Temsilci Heyetinin direnmekte ne kadar haklı olduğunu ve azınlıklar sorununu çözümlemek için tarihin derslerine ne ölçüde başvurmak gerektiğini göstermektedir.

M.Veniselos’un söylediklerine gelince, bunlar ,Türk Temsilci Heyetinde çok büyük bir hayret uyandırmıştır. İSMET PAŞANIN edinmiş olduğu izlenim, nüfus mübadelesi görüşünün Yunan Temsilci Heyetince teklif edilmiş ve savunulmuş olduğudur; bu konu , çalışmaları bir hayli ilerlemiş olan özel bir alt
Komisyona havale edilmiştir.

İSMET PAŞA, tartışma konusuna dönerek, Türk Temsilci Heyeti,Rumların İstanbul’da kalmalarını kabul ettiğine göre, söz konusu tekliflerin yüz binlerce Türkün Yunan topraklarından sınır dışı edilmesi ve yoksulluğa düşmesi sonucu yaratarak, Türk çıkarlarını olumsuz bir yönde etkileyecek nitelikte olduğunu söyledi. Türklerin acıma, cömertlik ve hoşgörü duyguları , her zaman ,onların zararına işlemektedir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: