İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

3. Bin Yıla Girerken

BUTROS GALI (BM G. Sekreteri-Cumhuriyet 19.6.1994)
DÜNYANIN VE BM’NİN 7 SORUNU

“Devletlerin egemenliği ve bütünlüğü;içeride etnik,dinsel, toplumsal, kültürel ve dil farklılıkları savlarıyla ortaya çıkan gruplarca tehdit edilmektedir. Tek milletin sınırları içindeki çok kültürlü ve hoşgörülü devlet kavramı çeşitli bölgelerde saldırı altındadır. Uluslararası düzen ve gelişmenin temel taşı olan devlet,evrim geçirmektedir. Diğer bir sorun psikolojiktir. İnsanlar kendilerini hangi yerel,ulusal ya da uluslararası birimle özdeşleştiriyorlar ? Eski ulusal,kültürel ve toplumsal yaşam bağları aşındıkça,bireyler güvensizlik duygusuna kapıldılar. Yeniden ortaya çıkan kavimcilik,
ulusalcılık, korumacılık ve köktencilik kavramlarını çekici bulmaya başladılar. Buradaki çelişki şudur:İnsanlar yeni psikolojik destek ararken çoğunlukla değişime en çok karşı çıkan doktrinlere doğru sürüklendiler.”

MARIO SOARES (Portekiz cumhurbaşkanı-20.6.1994)
TARİHİN BİN YILLIK İVMESİ

“…Uluslararası sahnedeki evrim,esasen üçüncü Dünya düşüncesinin doğasında olan ikilemi daha da artırmıştır. Bu gün Güneyde Kuzeyde olduğu gibi ayırımcı durumlar ve çarpıcı zıtlıklar mevcuttur. Güneyde bazı Asya ülkelerinde ve Latin Amerika’da dikkat çekici gelişmeler gözlenirken,diğer bazı bölgelerde özellikle Afrika’da durum,şiddetli bir patlamaya hazırdır. Kuzeyde aynı anda,büyük gelişme ve refah bölgeleri ile yan yana var olan lekeler halindeki yoksulluk bölgelerinin ve sefaletin varlığını,ikilemci toplumlarımızda kabul edemeyiz. Bu sorunlara verilecek yanıtların çözümleri, günümüzde olduğu kadar geçmişte de başarısızlığı kanıtlanmış olan teknokratik ilkelerden
değil,yüksek insani değerlerden geçmektedir.”

KRZYSZTOF ZANUSSI (Polonyalı film yönetmeni-23.6.1994)
AVRUPA YENİDEN DOĞACAK

Avrupalılık belirli bir tarih bilincidir,derin bir ortak bellektir. Bu kavramlar her iki Amerika’ya da yabancıdır. Bellek,zaten zamanın geçiciliğinin bilincinde olmak demektir. Latin atasözünde “Nihil novi sub sole” denildiği gibi Avrupa her şeyi gördü geçirdi,artık kimse bizi aldatamaz,ama yine de Avrupa bir kaç sahte ideolojinin onu aldatmasına izin verdi.
…Avrupa yüzyıllar boyunca müzikte,mimaride,yaşamda,geleneklerde,giyim kuşam hatta makyajda bile bir biçim anlayışına sahip olmuştur. Çevredeki dünyanın tüm karmaşasını biçimin içine doldurursanız değişmez ve kalıcı bir şey elde edersiniz. Biçim,çağa ve tarihe dayanır. Genç kültürlerde
biçim yerine dinamizm,canlılık,yabancı ve yeni şeylerin eleştirmeden kabul edilmesi vardır,yine her iki Amerika’yı düşünüyorum. Avrupa’da farklılık,zarafet,incelik vardır ve bazen bunlar son derece incelmiştir ve öyle ki çürümeye yüz tutmuştur.

… Akdeniz geleneğinin iki başkenti,Kostantinapole ve Roma’da yapılan değişik yorumlardır. Bu iki uç noktanın farklılığında ya da birleşmesinde Avrupa yeniden doğacaktır.

JOHN CHARLES POLNYI (Kimya nobel ödüllü prof.-28.6.1994)
ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKTEN KİBİRLİLİĞE

Bilimin yanlış anlaşılması yüzyılımızda akla hayale gelmeyecek politik trajedilere neden olmuştur. Doğru anlaşılan bilim ise özgür toplum için en uygun modeldir. Bilim aracılığıyla zarar verme yetisini kazanan insanoğlu,bilimin kendisine sağladığı yararları lütuf olarak alırsa büyük hata yapmış
olur. Başkasına zarar,dünyaya zarardır. Günümüzde bilimin büyük bir otoriteye sahip olduğu bir gerçek. …
Bilim adamlarının son gerçeğin -değişmez ve sonsuz-peşinde olduğunun göz ardı edilmemesi gerekiyor. Bununla birlikte son gerçeğin varlığına inanmakla ona ulaşılabileceğine inanmak arasında dağlar kadar fark var. Bu kaçınılmaz felsefi dönüm noktasında insanlık,kölelik ve ölüm arasında seçim yapıyor. Son bilginin ulaşılabilirliğine inanmak, kesin egemenlik için bir ortam hazırlıyor.
Bilimin gerçeği oldukça farklı. Bilim, belirli bir zamanda bir şeyi açığa çıkarır. Bilimin gücü,insan mantığının bir çok uygulamasıyla birlikte insan yetisinin yerine bizi gerçeğe doğru yönlendirir. Kaderden çok bir süreci simgeler. Eğer yanlışlanmaz kanıt gizemini bilime uygularsak böyle bir hata toplumbilim ve siyaset bilimini de kapsayan insan araştırmalarını anlamamızı sağlayacak yolu tümüyle kapatacaktır. Tam anlamıyla bilimi bir toplum yapılanma modeli olarak ele alalım,
ama bilimin bilim olarak kalmasına izin verelim. Bilimin model olduğu toplum, değişmez bilgi kitlesi ve yüksek makamlarca yönetilen değil, iç yapısı ve dinamikleri olmasına karşın sürekli sabit bir değişime uğrayan toplumdur.

KISHO KUROKAWA (Japon mimar ve felsefecisi-1.7.1994)

Makine çağının mimarisi,aynı zamanda da hümanizm çağının mimarisiydi. Düşünceye çok önem veren aynı düşün-merkezci görüş,bu yeteneğin yalnızca insanlarda bulunduğuna inanıyordu. İnsanları Tanrıdan sonra en değerli varlık kabul edip, öteki canlıların,hayvanların ve bitkilerin yaşamını dikkate almıyordu. Hümanizm,insanoğlunu din çağından kurtararak, ortaçağda önemli bir rol oynadı. Fakat insanoğlu makine çağında artık emrinde makineler olduğu için Tanrı katına yükseldiğini ve tüm dünyaya,tüm evrene egemen olacağı sanısına kapıldı.
Günümüzde ise hümanizm,insanoğlunun üstünlüğü ve düşün-merkezciliği ile eş anlamlı oldu. Makine çağında insanın üstünlüğü,yaşam çağında yerini çevreye ve ekolojiye verilen öneme bırakıyor.
Makine çağının idealleri,estetik anlamda ekonomi,basitlik, açıklık, yalınlık,çok gönlülük,kesinlik, kusursuzluk ve soyutluktur.
Makine çağının yalnız mimarisi değil,modern resim,modern yontu,modern yazın ve modern felsefe soyuttur. Makine çağının tinini en olgun temsil edenin soyut biçim olduğuna inanıldığı için, modern mimari tüm tarihi anlatım biçimlerini, süsleri ve bölgeselliği özellikle yok etmeğe çalıştı. Makine çağının Avrupa tininin çağı olduğunu söyledim,şimdi bunu biraz açmak istiyorum.

“Avrupa Biliminde ve Transandantal Fenomonolojide Bunalım” adlı eserinde Edmund Husseri, yirminci yüzyıl makine çağını nesnel akıncılık çağı diye adlandırır. Yirminci yüzyıl makine çağının doğal bilimler, geometri,fizik ve psikolojinin özü,tüm gerçeklerin altında tek bir doğru olduğu inancından yola çıkarak tüm dünyayı nesnelleştirmeye çalışmasıydı.
Bu düşünce sisteminin özünde yatan düalist dünya görüşüdür ve bu da basite indirgeme ve analizi olanaklı kılan makinenin ilkesidir. Tüm dünya karşı gruplar durumunda görülür parça ile bütün,ten ile tin,bilim ile sanat,iyi ile kötü,yaşam ile ölüm insanoğlu ile doğa, akıl ile duygu. Demokrasinin temeli olan çoğunluğun yönetimi de düalist dünya görüşünün evet ile hayır arasındaki bir seçimidir. Düalist dünya görüşünün en ileri teknolojisi,bilgisayardır. Bir ile sıfır arasındaki seçimlerin insanüstü hızlarda yapılması ilkesiyle düşüncenin taklit edilmesi,düalizmin tırmandığı en yüksek noktanın bir meyvesi olmalı.
Makine çağının mimarisi ve diğer sanat dalları analiz,yapı ve yönetimle evrensel bir senteze ulaşmayı amaçladı. Bu belirli bir işlevi görmesi için parçaların birleştirilerek bir makinenin yapılmasına çok benzer. …
Makine çağının sonu,Avrupa merkezciliğinin,düşün-merkezciliğinin ve endüstri toplumunun sonu ile birlikte yaklaştığı için bu tüm dünyada tedirginlik yarattı. …
Makine çağına karşılık ben yirmi birinci yüzyıla yaşam çağı diyorum….
1959 yılında metabolizma hareketini başlattım. Yaşam ilkelerinin sözcük dağarcığından oldukları için bilinçli olarak metabolizma ve metamorfoz (değişim) sözcüklerini anahtar kavramlar seçtim….
Yaşam,anlamın yaratıcısıdır. Her bireyin yaşamı ve her türlü farklılığı, dünyada yaşayan değişik halkların kültürünün,dillerinin,geleneklerinin ve sanatının çeşitliliği ile ilişkilidir. Girdiğimiz çağda,makine çağının evrenselliğinin yerine değişik kültürlerin birlikte yaşaması alacaktır.
Farklılığı artan yeni bir yaklaşım gerektiği,toplumun ekonomik ve teknolojik sektörlerince de anlatılmaktadır. Ekonomilerimizin ve teknolojilerimizin amacı,farklı kültürlerin birlikte yaşadığı çok yönlü yeni bir kültür yaratmak olmalı. Gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere ekonomik yardım yaptığı ve ileri ülkelerin kültürlerinin daha az gelişmiş ülkelere zorla kabul ettirildiği bir çağdan uzaklaşıp yardımın bir kalkınma yaratmaya yöneleceği bir çağa girmeliyiz. …
Yaşam çağımın mimarisi bölge,kent,doğa ve çevre koşullarına açık olacaktır. Doğayla insanın,çevre ile mimarinin bir kaynaşması (Symbiosis) olacaktır. …
Benim çalışmalarım üç anahtar kavramı;metabolizma,değişim (metamorfoz) ve kaynaşmaya (symbiosis) dayanarak yaşam çağı mimarisini izleyecek.

JOHN HEALEY (Rahip,insan hakları savunucusu-2.7.1994)

Son yüzyılda milyonlarca insan,insan haklarına değer vermeyen devletlerce ırkları,dinsel ve siyasal inançları yüzünden öldürüldü. Şu anda bile binlerce insan,aynı nedenlerle devlet desteği ile soykırıma
uğratılıyor,bunun da ötesinde sürekli baskı altında tutulmanın acılarını çekiyor.
Kurumlaşmış ırkçılık, yoksulluk, işkence gibi devlet desteğindeki bölgesel, endüstriyel ve çevre çatışmaları üçüncü bin yılda da sürecek. Yapılması gereken şeyleri şöyle sıralayabiliriz:Güven verici
önderlik,Eski gelişme kavramını yeniden değerlendirmek,daha etkili bir insan hakları hareketi oluşturmak ve değişik savaşımları tüm insanların eşitliği için birleştirmenin önemini kavramak.
Önümüzdeki bin yılı öncekilerden farklı kılmalıyız;bunu başarmanın koşulu da Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ‘dir. Tarihimizin zaman zaman şiddete,savaşa ve kişisel çıkarları uğruna güçlenenlere fazla yer verdiğini biliyoruz. Yine de kendimizi,diyalog kurabilmenin erdemlerini
bilen,barış şampiyonluğu yapan ve herkesin eşit tutulması için çalışarak o bilinmez ve güç yolu seçenler olarak görebiliriz.
Önümüzdeki bin yıl tüm insanların,özellikle ikinci bin yılda ihmal edilmiş olanların bilgeliğine kulak vererek diğer bin yıllardan farklı kılmalıyız. Irk, cinsiyet, cinsel seçenek ya da siyasal görüşlerine olursa olsun insanların eşitliği için girişilen eylemler,insan hakları mücadelesinde çok önemli bir yer tutar. Değişim yapmak için kime güvenebiliriz? İyi ahlaklı ve bildirgenin maddelerine bağlı önderlere
gereksinimimiz var. Devlet ve toplumda olumlu önder yaratılmasında karşılaştığımız en büyük güçlük,önderlerin gidermek istediğimiz sorunları temsil etmeleridir. Önderler,çoğunlukla güç kullanarak ya ırkçılık ya da dinsel hoşgörüsüzlük gruplarının desteğiyle iktidara gelirler. Yasal, toplumsal ve dinsel düzlemlerde güve verici önderlik yaratmak için yeni yolların ve usullerin kurumlaştırılması gerektiğini belirten kadınların ve azınlık grubu üyelerinin iktidarı ele geçirmesi
ise ender görülmemektedir. Her devlet,insan hakları standartlarının ulusal uygulamasını güvence
altına alacak yasal düzenlemeleri kesinlikle yapmalıdır. Bunun için de insan haklarının tüm dünyada en önemli sorun olduğu konusunda uluslararası bir inanç geliştirilmelidir. …..
İnsan haklarının durumunda değişiklik yapmak için yasal önlemler tek başına etkisiz kalıyor. Bu da yalnız adaletin uygulamasında değil,fakat yaşamın her yönünde değişim ve yeniden yapılanmayı gerçekleştirecek olumlu toplum liderliğine gereksinim olduğunu ortaya çıkarıyor. İnsan haklarına karşı çıkan değer yargılarının yeniden yapılanmasında eğitimin rolü büyük olacaktır. Ahlaksal değerlerin yeniden yorumlanmasında,dinsel önderlerin rol alması gerekir.

FEDERICO MAYOR (Unesco başkanı-5.7.1994)

Sona ermekte olan yüzyılımızda düşüncelerimizi politika biçimlendirdi. Gelecek yüzyılda ise politikanın yerini kültür alacak. …Kültür uluslararası ilişkilerde başrolü oynayacak. …Bölgesel olarak ya da dünya çapında kültürel çoğulculuğun tutunması için neler yapılabilir ve yapılmalı ?
Bu soruyu yanıtlamak için kültürle neyi amaçladığımızı açıklamak durumundayız. Kültür, açıklanması oldukça güç bir kavram. Sanırım kültürü,grup ya da biyolojik tür olarak yarattığımız ve koruduğumuz şeylerin tümü biçiminde tanımlarsak,büyük hata yapmış olmayız. Böyle bir tanım, sanatsal yaratıcılıkla günlük yaşamdaki yaratıcılık arasında bağlantıyı kurar. Yaratıcılık ve farklılık eşanlamlı olduğundan yukarıdaki tanım kültürlerin karakteristik farklılığını açıklıyor… Sorun, kültür kavramının temelinde yatan,neyin korunması ve neyin yaratılması gerektiği sorunsalıdır.
Kültürün en önemli araçlarından biri olan dil,kültürel farklılığın doğasındaki sorunu ortaya çıkarıyor. Diller bir açıdan gerçeği algılayış biçimimizdir. Örneğin gerçeği soyut nedensel bağlantı içinde olaylar zinciri ya da bir süreç olarak algılamak olanaklı. Bu tür dilsel belirlenişlerin birbirimizle ve çevremizle olan ilişkilerimiz üzerinde etkisi oldukça fazla. Günlük küresel ilişkilerimizin nedeni olan hızla değişen tutum ve algılar,dilin yeniden yapılanmasını zorunlu kılabilir.
(David Bonn).Bu noktadan hareketle diller ana kaynak olarak görülmeli; dilsel farklılığın korunması en az biyolojik çeşitliliğin korunması kadar önemli olduğu kabul edilmelidir.

PIERRE SANE (Af Örgütü genel sekreteri-7.7.1994)

İnsan haklarının çiğnenmesine karşı çıkarken dünyanın her köşesinden insanların bu harekete katılmasını anlamalıyız. Toplumun,bizimle kültürel,dinsel ya da siyasal farklılıkları,hatta
anlaşmazlıkları olan kesimlerin üyelerinin de hakları olduğunu savunmaya hazır olmalıyız. Alman rahip Bartin Niemöller, Nazi felaketine yol açan “edilgen suçluluk” hakkında şu ünlü cümleleri yazmıştır: “Almanya’dan Naziler,komünistleri almaya geldiler. Ben sesimi çıkarmadım, çünkü ben komünist değildim. Sonra Yahudileri, sendikacıları ve Katolikleri aldılar ve ben yine sesimi çıkarmadım; çünkü ben hiçbirinden değildim. Sonra beni almaya geldiler. Ama o zaman benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Uluslararası Af Örgütü’nün insan haklarını uluslararası alanda korumak için tüm devletlerden beklediği görevler var. Her devletin tüm insan hakları standart ve anlaşmalarını imzalamalarını istiyoruz;bugüne değin 20 ülke sekiz insan hakları sözleşmesini imzaladı,19 ülke hiçbirini
imzalamadı,Türk hükümeti ise yalnızca üçünü imzaladı. Hükümetler insan hakları konularını sürüncemede bırakmaktan,ülkelerini yansız gözlemcilere açıp müttefiklerinin suçlarını hoş görmekten
vazgeçmelidirler. Bizler saf amatörler değiliz, hükümetlerin siyasal kolaylık ve çıkarlara dayanarak işlediğini ve dünyanın sorunlarını çözmesini istediğimiz bu hükümetlerin,çoğu zaman vahşet yaratanlar olduğunu biliyoruz.

Batıda daha önce kazanılmış hakların kısıtlandığını görüyoruz. Bazı Güney bölgelerinde,evrensel kişilik hakları kavramına bazı savlarla karşı çıkılıyor. Ölüm cezasına karşı çıkmak,kişinin cinselliğini anlatabilme özgürlüğü gibi bazı hakların Batı’ya özgü serbest değerlerden doğduğu gerçeği de dünyanın bazı yerlerinde bu savlara destek kazandırmaktadır. Bir öteki sav ise “tokların tezi”dir.Basite indirgemek gerekirse bu tez,özgürlüğün gelişmekte olan ülkelerdeki aç yığınlar için bir lüks olduğu,ancak yiyecek ve sağlık gibi yaşamsal sorunlar çözümlendikten sonra onlara özgürlük tanınabileceğini anlatıyor.

ANDREI VOZNESENSKY (Rus pen klüp başkanı-8.7.1994)

Ayasofya’nın mermer vaftiz kurnasına şu yazı kazınmıştır.
“nisponanomimatamimonanopsin” Yalnızca yüzünüzü kirden değil,kendinizi de günahlarınızdan arındırın… Sağdan sola ve soldan sağa okunduğunda aynı olan bu sözcük, insanlık tarihinin ilk sihirli dizelerinden biri sayılıyor. Kanımca sihirli dize,dilin ikili yönünü,Müslüman ve Yahudi toplumlarının soldan “trafiği” ile Hıristiyan sağdan trafiğinin bütünlüğünü içerir. Burada Doğu ile Batı kesişir.

BARONES BARBARA CASTLE (Lordlar kamarası üyesi-18.7.1994)

Pazar ekonomisini insancıllaştırma çabaları,barış için yapılan mücadelenin bir parçasıdır. Hükumetler araya girmeden milyonlarca insanın kaderini pazar ekonomisinin serbest haraketine bırakmak, umutsuzluk ve kötümserlik doğurur ki bunlarda demokrasinin düşmanlarıdır. Günümüzde dünya barışına yönelen en önemli tehdit, işsizliğin karşı konulamayan yükselişidir; şimdiden Avrupa’da 20 milyon işsiz var.1930’lu yıllarda Avrupa’da faşizmi işsizlik “desteklemişti”
ve faşizm yine uyanıyor. Dünya liderleri,bunu anlayıp birlikte hareket ederek tüm kaynak ve becerilerini herkesin yararı için kullanmaya karar verdikleri zaman savaşı doğuran güvensizlik ve rekabet duygularını aşabileceğiz.

FAZIL İSKENDER (Abaza asıllı Rus yazar-25.7.1994)

Rusya ve öteki ülkelerde,kan denizlerine mal olan komünizmin çekiciliğinin yanında,yirminci yüzyılın en büyük çekim alanlarından biri de ulusçuluk ya da Hitler Almanyası için söylenen biçimiyle, Nazizmdir. Hitler devletinin yok olmasına karşın milyonlarca insan için ulusçuluk, çekiciliğini sürdürüyor.
Peki ama niye bu iki hastalık;sınıfsal ırkçılık (Marksizm) ile ulusçuluk,yirminci yüzyılın hastalığı oldular?Bence,temel neden, yirminci yüzyılda ulusların kaderini belirleyecek kadar kendilerini
akıllı sanan milyonlarca ve milyonlarca yarı cahil insanın, politika ile oldukça etkin biçimde ilgilenmeleridir. Gerçekte ise bu kibirli, çığırtkan aptallar,yığınların ulusçu duygularını kamçılayarak onların omzunda iktidara yürümüşlerdir. Bütün bunlar,bir yandan halk eğitiminin yarım kalmış meyveleridir;yani milyonlarca insan varoluşlarının ahlaki kökenlerinden kopmuş,ancak kültürün genel insanlık düzeyine yükselememişlerdir. Öte yandan bizler,özellikle yirminci yüzyılda insan
yaşamını kolay,mutlu,sıkıntısız yapması gereken ilerlemenin uzun, törensel zafersel tanıtımın ürünlerini topluyoruz.
Ancak bu kolay,mutlu,sıkıntısız yaşam,insanların büyük çoğunluğu için gelmemiş ve hiçbir zaman da gelemeyecektir ve bu biçimiyle ilerleme hiçbir şey kazandırmayacaktır. O bu bağlamda Abhaz atasözünü doğrulamaktadır. “Öküz,tarlayı kendi sürer kendi bozar”. … Son çözümlemede ulusçuluk,insanoğlunun hiçbir işe yaramadığının bilinçaltınca kabul edilmesinin meyvesidir. Ancak insanoğlu hiçbir işe yaramadığı için,bu bencilce bir darlıkta ortaya çıkmaktadır.-Sizden bir halt olmaz,der bir ulusun temsilcisi ötekisine…ve bu nitelemede genel durum hesaba katıldığında bir gerçek payı vardır. Ama ulusçu,sığ kişidir ve kendi öz bilinçaltını sonuna kadar çözümleyemez. Kendi ulusunun varoluşunun geleneklerinin kimi inceliklerini bilir;ama aynı özelliklerin,kendine özgü biçimiyle hakkında konuştuğu ulusta da bulunduğundan kuşkulanmaz. …
Ulusçuluk;bilinçaltında insanın genelde sıkıcı bir kusur taşıdığını, kendisine bağlanan umutları boşa çıkardığını belli belirsiz tahmin etmekten kaynaklanan ve her şeyi içeren umarsızlıktan doğmaktadır. Ancak suçun bütün insanlarda,daha da doğrusu bütün uluslarda aynı olmadığını düşünmek ister insan. Böylece ulusçuluk aracılığıyla kendi kusurundan kaynaklanan öfkeyi giderir. Ve böylece daha da kusurlu olur. …
Politikacılar ve basın,çocukça bir içtenlikle,her şeyden çok silaha sahip olan halkları büyük halklar olarak adlandırıyorlar. Yirminci yüzyılın trajikomik yüzü bu. Tüm halklar kendi dillerinde büyük gizlere sahip olsalar bile en üst düşünde,tanrısal düşüncede tüm halklar eşittir. Tanrı’nın ta kendisi olan en yüksek bilince boyun eğilmesi durumunda Tanrı’ya bizim çok çeşitliliğimiz gereklidir.
Yirmi birinci yüzyılın,insanın Tanrı’ya dönüş yüzyılı olacağını düşünüyorum. Ancak böylelikle bireysel ve ulusal bencillik ölür; böylece her türlü silahın kötü huylu gelişimin her türlü gelişimin önüne geçtiği ve bunları belirlediği yerde,uygarlık hareketi denetim altına alınabilir.

HAROUN TAZIEFF (Polonyalı volkanbilimci-26.7.1994)

…Fakat toplumlarımızın ve onları oluşturan her birliğin alışılagelmiş ihanetlerini,korkaklıklarını ve yalanlarını göre göre artık gözüm açıldığı ve hiçbir şeye inanmaz hale geldiğim için,2000 yılı ve onu
izleyecek yıllar hakkında boş düşler peşinde koşmuyorum. Böylesine bir tutumu engelleyecek pek çok olgu var,en başta da, başlangıçta kültür lafını verdikleri şey olmak üzere olayların “dünyacalaştırılması”. Fakat bunun kadar zararlı olan,politikadan bilime,sağlık alanından tarıma,
kültürden geriye kalan her şeye paranın el koymasıdır. Onun kadar zararlı olan ise,silahların kolay bulunabilirliği ve çılgın artışıdır. Zarar veren olgular arasında dinsel köktenciliklerin alevlenmesini de
saymalıyız. Bu sayım ne yazık ki tam değil. …
“Bilinçsiz bilim,yalnız ruhun yitimidir.” Rebalais bilgi dünyasını (dünyaların en iyisi ve en beteri) o denli iyi tanıyordu ki;İki bin yılın ilk yarısında,giderek doğrulanacak temel bir gerçeği dile
getiriyordu. Bilimin ve tekniğin,doğada toplumda,dünyada,kısa bir süre önce düşünülmesi zor bir egemenlik ve üstünlük kurduğu günümüzde yine de büyük felaketlerden korkmak gerekir. Evet, bitmekte olan bu yüzyılda, tabandaki yurttaşların ve seçtikleri yöneticilerin (bu durumda salt
gerçek demokrasilerden bahsedebiliriz) genel ahlak kuralları düşmüş oldukları düzeyde kalırsa,başımıza beterin beteri gelebilir. …Tarihin başlangıçından bu yana,birbirini izleyen tüm imparatorluklar, dışardan gelen fatihlerden dolayı değil de,kendi iç bölünmeleri yüzünden haritadan silinmişlerdir. Fakat her uygarlığın yerine,genç ve dinamik “barbar” bir ulusun ve yıkılan imparatorluğun,yitmesi imkansız esintilerinden doğan yeni bir uygarlık gelmiştir. Günümüzde “dünyacalaştırma”süreci böyle bir yozlaşma sürecini olanaksız kılacaktır.

SOLI JEHANGIR SORABJEE (Hindistan Yüksek Adalet Divanı Başkanı- Cumhuriyet 30.07.1994)
ANLATIM ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL HAKTIR

Anlatım özgürlüğü en önemli temel insan haklarından biridir. Yeni ortaya çıkmış bir akım ya da Batı’ya özgü bir değer değildir…Anlatım özgürlüğü,yalnız konuşanın ya da bilgi yayımlamak isteyen kişinin işine yarayan bir özgürlük değildir. Bilgilenmek hakkını da kapsar. Kısacası , anlatım özgürlüğü kamunun bilme hakkını simgeler. Demokratik bir düzende yaşayan insanlar,kamu kurumlarının nasıl işlediğini ve buradaki memurların neler yaptığını bilme hakkına
sahiptirler. James Madison’un dediği gibi :”Bilgi sonsuza dek cehalete hükmedecektir. Kendi kendisine hükmetmek isteyen kişi,kendisini bilginin verdiği güçle silahlandırmalıdır.” …
Anlatım özgürlüğü,toplumsal ve dinsel reformların gerçekleştirilmesi için de gereklidir. Batıl inanç ve önyargılara,etkin anlatım yolları olmadan karşı çıkılamaz. …
…Anlatım özgürlüğünü tüm yüreğimizle fanatiklerden korurken,bu konuda fanatikleşmemeye dikkat etmeliyiz. Haber ve bilgilerin serbest akışının geçici bir süre durdurulması gerekebilir.
… Özel yaşam hakkı,uygar bir toplumun vazgeçilmez bir öğesidir. Özel kişilerin özel yaşamlarını merak etme,temel özgürlüklerden biri değildir. Konuşma özgürlüğünün bazı durumlarda sınırlanabileceğini kabul ettikten sonra sansür kaçınılmaz olur… Sansürü harekete geçiren son derece karmaşık bir nedenler ağı bulunur. Bunlardan biri,rahatsız edici sözleri ve görüntüleri engellemek için duyulan psikolojik gereksinimdir. Ötekiler ise durumu korumaya yönelik siyasal ya da dinsel
neden;toplumu “temiz”tutma arzusunun harekete geçirdiği toplumsal ve ahlaksal öğe. Sansürün dayandığı temellerden sonuncusu da ulusal güvenliktir.
… Anlatım özgürlüğünün sınırlandırılmasıyla ilgili yalnız bir kesin kural getirilebilir. Kuşkuya düştüğünüz durumlarda,bastırılmasından yana değil de anlatılmasından yana karar verin. Konuşma özgürlüğünün yılmaz savaşçısı Charles Braddaugh’un şu sözlerini asla unutmayın:”Konuşma
özgürlüğü-nün bin kere çiğnenmesi,inkar edilmesinden iyidir. İhlaller bir günde ölür,ama inkar insanların ölümüne ve insan ırkının umudunun mezara gömülmesine neden olur.”

ARNOLD WESKER (İngiliz tiyatro yazarı-31.07.1994)
DÜNYA,MASUMLARI KORUMALI

… Masumların Korunması. Üçüncü Binyıl’a açılan kapını cephesine yazılması gereken sözcükler bunlardır: MASUMLARI KORUYUN
İrlandalı şair W.B.Yeats’in “İkinci Geliş” adlı şiiri…
Döne döne büyüyen anaforda Şahin duymuyor şahincisini; Her yer yıkılıyor,bel vermiş orta direk;
Kargaşalık salınmış yeryüzüne, Yükseliyor kana bulanmış sular ve her yerde Sulara gömülüyor suçsuzluğun töreni; İyiler her türlü inançtan yoksun, Oysu yoğun bir tutkuyla esrik kötüler. (Çev.Cevat Çapan)
..Üçüncü Binyıl’a açılan kapının cephesine yazılan “Masumları Koruyun” yazısının altına,bir de eğemenliğin şu tanımını ekleyin:”DEMOKRATİK YOLLARLA SEÇİLMEYEN HİÇBİR DEVLET EGEMEN SAYILMAYACAKTIR.”Ayrıca bir devlet adamının şu bildirimi okumasını istiyorum:
Konu insan hakları olduğunda,ulusal egemenlik diye bir şey söz konusu değildir. Vatandaşlarının insan haklarını çiğneyen her devlete karışacağız. Her insanın yalnız ve yalnız tek bir yaşamı vardır.Bu yaşam kutsaldır ve yalnız bir dünyada,var olan tek dünyada,var olmaktadır. Vatandaşlarının insan haklarını hiçe sayan bir devlet,egemen olma hakkını yitirmiştir. …

Masumların korunması için bir gücün oluşturulması lehine ileri sürülebilecek en ikna edici tez aslında olayın tarihsel boyutunda saklıdır. Tüm çatışmaların özünde farklı düşünceler ya da tek gerçek Tanrı’nın kendilerininki olduğunu ileri süren dinler,arazi tartışmaları ya da bu çatışmalara yol açan sahte fakat güçlü istemler arasında geçmemektedir. Çatışmalar özde insanların Adem ile başlayan aptallıklarını ve zalimliklerinin bir sonucudur….Dinsel ya da siyasal ideoloji ise bu aptallığı ve zalimliği ortaya çıkaran anahtardır.

LUISE RINSER (Alman feminist yazar-7.08.1994)
ARTIK KADINSI BARIŞ ZAMANI GELDİ

…Bir halkın kaderini iki kutuptan birinin eline terk etmek yanlıştır. Bizim gereksinimiz olan,her ülkede ve her dinde,kadın ve erkeğin işbirliğidir. …
Tanrı imgemizi de değiştiremez miyiz ? Eğer erkek şimdiye değin olduğu gibi,”tanrısal” benzerlikleriyle gücünü elde tutmaya çalışırsa,tanrının gerçekten erkek olup olmadığını sorgulayabiliriz. Eğer tanrı erkek ise o zaman bir yarısı eksik demektir. Artık tanrıyı bir anne ve bir baba olarak görmemizin zamanı gelmiştir. Tanrının içindeki femineni görmenin de zamanı gelmiştir. Tanrı yalnız savaşların babası ve alanların kahramanı değil,aynı zamanda sevginin kendisidir de.
…Eğer tanrının imgesini değiştirebilirsek,kadının konumu ve iki cinsin birbirine bakışı da değişecektir ve savaş kahramanları değil barış kurucuları değer kazanacaktır.

EDGAR MORIN (Fransız asker,gazetece ve antropoloğu 8.08.94)
BİLGİ DEMOKRATİKLEŞTİRİLMELİ

…Demokrasi,özleminin evrenselleşmiş olmasına karşın hala sıra dışı bir sistemdir. Ama siyasi sistemlerin en uygarıdır. Modern demokrasinin, gelişmiş bir tarihsel yöntem olduğu söylenemez; ilkelerinin pekişip geliştiği,gerilemeler ve ilerleyişler içeren belirsiz bir öykünün ürünüdür…. Demokrasi başlangıçta özgür insanlar için geçerlidir,bütün insanların yasal olarak özgür ve eşit olduğu kabullenilince bu ilke de genelleşir.
..1789’da Fransız devrimi demokratik ölçüyü ortaya koydu;bu da 1848’de, özgürlük-eşitlik-kardeşlik üçlemiyle tamamlandı. Bu üçlem,deyimlerin hem birbirinin tamamlayıcısı hem de zıt olması açısından karmaşıktır: Salt özgürlük;eşitliği ve kardeşliği yok eder,zorla kabul ettirilen eşitlik,
kardeşliği oluşturamadan özgürlüğü yok eder; yurttaşlar arasında bir toplum bağı oluşması için temel bir gereklilik olan kardeşlik,özgürlüğü denetlemeli ve eşitsizliği en aza indirgemeli,yoksa yasa ile kararname ile resmen ilan edilip yerleştirilemez. Belirdiğimiz ilkelerin,demokrasiyi tanımladığı ve sağladığı sanılabilir, ne var ki onun günümüzdeki totalitarizm deneyiminin ortaya çıkardığı ve
şimdiye kadar azımsanmış,hatta esgeçilmiş temel bir özelliği var: Ayrılık ve çatışma ile olan yaşamsal bağı!Demokrasi,toplumsal grupların ve çıkarların yanı sıra düşüncelerin çeşitliliğini doğal olarak içerir ve besler;bu onun çoğunluğun buyruğunu zorla kabul ettirmektense, azınlık ve protestocu kitleye varolma ve kendini anlatma hakkını tanıması,aykırı ve sapmış düşüncelerin anlatımına izin vermesi anlamına gelir…ekonomik bunalım, demokratik kuralı yıkabilecek aşırı çatışmalara yol açarken,ulusçu akımların artması,gözü dönmüş bir çoğunluğun barışçı azınlıklara karşı diktatörlüğü kolaylaştırmaktadır.

…devrimciliğin içinde bulunduğu büyük bunalım,reformculuğun zayıflaması,düşüncelerin günü gününe yaşanan bir pragmatizm içinde ezilip gitmesi,büyük bir tasarımı oluşturma yeteneksizliği, düşünce çatışmalarının çıkar çatışmaları ya da etnik ve ırksal etno-merkezcilik uğruna zayıflaması; tüm bunlar partilerin köhneleşmesine neden olmaktadır. … Demokratik sorun çeşitli biçimlere bürünen küresel bir sorundur. …Genel demokratik özlem,genel demokratik zorluklarla çarpışır.

PROF.ANNE O.KRUEGER (Dünya Bankası eski başkanı,Ekonomist 9.08.1994)
EKONOMİK SİYASA SAYDAMLAžMALI

Toplumlar ve ekonomiler her geçen gün daha karmaşık duruma geldiğinden, demokratik bir ortamda uygun ekonomik siyasaları oluşturma mücadelesi ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. ..ulaşım ve iletişim maliyetleri düştüğünden giderek ekonomik bütünlük sağlandı. Ekonomik etkinlikler de farklı ülkeler ve ülke içindeki farklı bölgelerdeki şirketler ve meslekler arası bağımlılığın artmasıyla giderek daha karmaşık duruma geldi. …Sonuç olarak,ekonomik kararlar üzerindeki siyasal baskılar her zamankinden çok fazla oldu.
Önümüzdeki binyıla doğru ilerlerken,özel çıkar gruplarının istekleriyle toplumun çıkarları arasında bir denge kurmaya çalışmalıdır. Bu alanda atılacak ilk adım siyasalara “saydamlık” kazandırmanın yollarını araştırmak olacaktır.

SIDNEY ALTMAN (Kanada kökenli ABD’li genetik uzmanı-11.08)
YENİ GÖRÜŞLER YAŞAMA TAT KATAR

Bir aydın olarak özellikle iki nokta aklıma takılıyor. Birincisi, dünyamızın boyutları konusu. Çağdaş teknoloji,bilginin gerek elektronik gerekse kişisel olarak iletilmesine olanak tanıdı. İkinci olarak elde
ettiğimiz bilgilerin bilgisayarlar aracılığıyla kayda geçirilmesi. Böylece her birey artık ekinsel bilgilerin tümünü anımsama ve geri çağırma olasılığına da sahip.
Bir bilim adamının yaşamındaki bilgi dağarcığı araştırmalar aracılığıyla giderek geliştikçe “yanılgılar” “yanlış” görüşler ve kişisel nefretler de geçmişte kalır. Bu sürecin insan yaşamının öteki
alanlarında uygulanmasının kolay olmadığını biliyorum. Ancak farklı görüşleri kavrama dahası benimseme,aynı zamanda da siyasal ve duygusal ulusçuluğumuza duyduğumuz güveni azaltma yolunda hiçbir girişimde bulunmazsa “3.Binyıl”ın,maddi olmayan açılardan,daha öncekiler denli
düş kırıklığı ve acılarla dolu olacağından hiç kuşkum yok.

PROF. RICHARD R.ERNST (İsviçreli Nobel kimya ödülü 14.8.94)
İNSANOĞLU BIÇAK SIRTINDA

İnsanoğlu, bilim ve sanatta yarattığı sayısız mucizelerle gurur duyabilir. Eskiden tanrılara yakıştırılan bir çok güçler elde ettik. Öte yanda insanlık tarihi trajik olaylarla ve kendi soyuna ve doğaya karşı işlenmiş suçlarla doludur. Gerçektende insan,bilinen en yıkıcı yaratık olarak ortaya çıkmıştır. …Birçok hayvan ve bitki tür ve ırkları tümüyle yok edilmiştir. Bunun yanı sıra,istenmeyen insan ırklarının yok edilmesi ya da kültürlerinin yıkılmasına yönelik dehşet verici girişimlerde bulunulmuştur. Bu olay,sözde medeni ülkelerde bile hala sürmektedir. Türkiye de bunun içindedir.
Gerçekten de insan kişiliğinin iki yüzü vardır:Bilgelik ve sevecenliğe yönelik bir dürtü ve ayrıca üstünlük kurma ve sahip olma arzusu. Her iki dürtü de,insanoğlunun reddedemiyeceğimiz özellikleri ve benliğimizin ayrılmaz parçalarıdır. …
Sanat ile bilim arasında güçlü bir bağlantı vardır. Her ikisi de büyük ölçüde yaratıcılık içermektedir. Aradaki bağlantının önemli özelliği,şu cümle ile özetlenebilir:Çoğu insan,zaman içinde yetişkin
duruma gelir. Çocuksu davranışlarını koruyanlar ise ya bilimci ya da daha iyisi sanatçı olmaktadır. Her iki alan da yansız ve ön yargısız bir yaklaşım gereklidir. …
Öte yanda,insan varlığının sürmesi,teknolojinin daha da gelişmesine bağlıdır. Süren otomasyon, geleneksel iş alanlarını yok etmesine karşın gelişmiş sanayi ülkelerinin iktisadi refahı, ekonominin canlı kalabilmesi ve yeni iş alanlarının yaratılabilmesi,teknolojik aşamaların yapılmasına bağlıdır. Gelişmekte olan ülkelerde ise açların doyurulması, eğitim ve daha yüksek bir yaşam standardı aracılığıyla nüfus artışının durdurulması için,teknolojik gelişme gereklidir. Teknolojik gelişmeye duyulan gereksinim ve bu gelişmenin neden olabileceği zararlar,insan ırkının geleceğini belirliyecektir. Bu süreç,her iki yüzü keskin bir bıçağa benzemektedir. Artık basit çözümler olmayacaktır. Buna karşın basit çözümler sunan bir çok köktenci dinler ve uydurma dinler, inançlarını yitirmiş ve çözümsüz sorunları için kestirme çözümler arayan insanlara çekici gelmektedir. …
Köktendincilik, kutuplaşmaya,sürtüşmelere ve olası savaşlara yol açmaktadır. …Farklı ırkların,düşüncelerin ve dinlerin varlığını kabul etmek zorundayız. Kimse,Tanrısını tek kurtarıcı olarak benimsetemez. …
Devletin en temel amacı, farklı kültürel ve etnik özelliklere saygı göstererek heterojen nüfusun bir arada yaşayabilmesini sağlamaktır.
Günümüzde birçok ülkede sürdürülen kültürlerin amaçlı olarak yok edilmesi politikası yalnızca ilgili topluma değil,tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur,çünkü çağlar boyunca milyonlarca yaratıcı ve
yetenekli insanlarca oluşturulmuş olan kültür ve kültür ürünleri tüm insanlığın en önemli varlığıdır. …
Kesin olan bir konu var:Özellikle kendi doğamıza karşı ve sonuç olarak kendimizin ve çevremizin esenliği için davranışlarımızın bir çoğunu değiştirmeliyiz.

PROF. DR. JEAN BERNARD (Şair,kanbilimci-10.09.1994)
İNSAN VÜCUDU TİCARETİ ÖNLENMELİ

20.yüzyıla damgasını vuran iki devrim olmuştur;bunlar, yüzyılın ilk yarısında “fizik”,ikinci yarısında ise “biyoloji” devrimleridir. Biyoloji ve tıp devrimleri daha şimdiden insanların yazgısını
değiştirmiştir;”Üçüncü binyıl”başında daha da değiştirecektir. Öncelikle çocukların ölümünü önleyerek ve yaşam süresini uzatarak. …
Gelecekteki toplumda,yaşlıların sayısı bir hayli kabarık olacak. İnsanoğluna verilen en soylu iki görev,büyük bir olasılıkla bilgiyi çoğaltmak ve aktarmaktır. Ne var ki bilginin gelişmesiyle üçüncü bir
görev çıkıyor ortaya;o da,bilginin gelişmelerinin akıllıca kullanımı, mutlu sonuçlarının değerlendirilmesi, zararlı etkilerinin en aza indirgenmesidir. Böylece insan insan düşüncesine yeni ufuklar açılıyor.
Törebilim,”etik”in doğması ya da “yeniden doğması” bundan kaynaklanıyor. …
İnsanlar arasında “eşitsizlik” yoktur,ama “farklılık” vardır. Korkunç sonuçları iyi bilinen ırkçı dogmaların bir ölçüde kaynaklandığı sözde bilimsel veriler,modern biyolojik araştırmalar aracılığıyla
yalanlanmıştır. …
İnsanlar arasında biyolojik eşitsizlik yoktur. Bu 20.yüzyılın sonunda, insanlar arasında “acıklı ekonomik eşitsizlikler” vardır. … Genetik bilim,20.yüzyılda var olanlardan beş on kez daha etkin bitkisel türler yaratarak bu sorunların ciddiyetini aza indirgeyebilir.
İnsanlık tarihinde üçüncü kezdir “insanın satılması”na,”insan vücudu ticareti yapılmasına” tanığız. Sokrates, Eflatun, Aristo köleliği kabul ediyorlardı. Voltaire, Montesquieu gibi Aydınlanma çağının ünlü filozofları da siyah insan ticaretini kabulleniyorlardı. Satış ticaret yeniden başladı. Kimileri ilaç firmalarında kobay olarak kullanılıyor;Kimilerinin organları, hücreleri satışa çıkarılıyor.
…Biyolojinin patlaması yeni yollar açtı… İnsanoğlu üç tür egemenlik kazandı ya da kazanmakta: “Üretmenin egemenliği” , “kalıtımın egemenliği”,”sinir sistemi egemenliği”. Bu üç egemenlik;bir yandan mutlu sonuçlar doğururken,öte yandan gerek araştırmacılar gerekse insan topluluklarını sorumluluk altına sokan tehlikeler de yaratmaktadır. Her kehanet belirsizdir.21.yüzyıl,belki üç
nedenden dolayı öngördüğümüzden çok farklı olacak. İlk neden, beklenmeyen salgın hastalıkların çıkagelmesidir. Kimsenin beklemediği salgın hastalıkları söylüyorum. …
İkinci neden daha olumlu .Bir dahi insanlığın kaderini değiştirebilir. …
Üçüncü neden ise çok düşündürücü:Bilimin gelişmeleri ile sağduyunun gelişmesi arasındaki uyumsuzluk!Bilim durmadan gelişiyor. … Ne var ki sağduyu gelişmiyor.”Üçüncü binyıl”a yaklaşırken,kaygı ile umudun bir arada olduğunu düşünüyorum. Spinoza’nın “Ruhları yenilgiye
uğratan,silahlar değil, sevgi ve yüce gönüllülüktür” sözünü anımsamalı ve umudu yitirmemeliyiz.

PROF.HENRI ATLAN (Fransız nükleer tıp biyofizik prof.13.09.1995)
BAŞKALDIRININ AHLAKSALLIĞI

… Daha uzun vadede nüfus artışının yavaşlatılması,bununla birlikte teknolojik gelişmenin incelenmesi ile bu durumun üstesinden gelinebilir. Ama teknik ve bilimin,Avrupa’dan ABD’ne kadar tüm
gezegene yayılması, çözümlerini kendilerinin bile veremediği sorunlar yaratıyor. …
İnsanların zihinsel ve ahlaksal düzeyleri arasındaki uçurum en aza indirgenebilir. Bu alanda kölelik ve işkenceye karşı insan haklarına saygıyı öne süren çalışmalarda yadsınamaz gelişmeler olmasına karşın, 20.yüzyılın teknoloji atılımları, geçmiş yüzyıllarda rastlanmayan bir barbarlık sistemine engel olamamış,hatta bazen destek bile vermiştir.
… Sonuçta evrensel bir dil olan bilim ve teknoloji aracılığıyla, insanoğlu,ürettikleriyle gezegene egemen olmuştur. Teknik dil,doğal dillere göre tabii ki yetersiz,ama bu diller değişik
töre,kültür ve dinlerdeki iletişim engellerini aşabiliyor. Bu, dilin bilimsel bir iletişim aracına indirgenmesi,tüm insanlara yayılması ve bağdaştırılması için ödenen bedeldir. Çeşitli dillerin doğmasından önce Babil Kulesi gizeminde de sözü edilen tek ve evrensel bir dilin, insanlarda yaratacağı tekdüzelik,dildeki bu yoksullaşmanın kökündeki tehlikedir.
Bu tehlikeye karşı koyabilmek için toplumlar arası farklılıklara saygı göstererek,toplumlarda yönetim düzeni olarak demokrasinin desteklenip korunması dışında,başka çare göremiyoruz.
Burada kesin olarak var olan sorun,gelecek yüzyılın karşılayabileceği bir sav. Çünkü söz konusu olan iki farklı beklentiyi birbiriyle uzlaştırmak. Bunlardan biri özgün kişisel haklara değer veriyor. Diğeri
ise tam tersine her toplumun ve her kültürün kendine has özgünlüğüne değer vererek benzer insanları farklı kalıplarda kaynaştırmak istiyor.
…İnsanın etnik kökenine,toplumuna,ulusuna yapacağı özveri ile;değişik kültürlerden kişilerin dünya televizyonlarının (medyanın) baskısı ile gelişen sahte evrensel bireyciliğin örneği olan “dünya insanına” ulaşma arzusu için göstereceği özveri farklıdır. Çünkü kültürlerin bağdaştırılması ve insan ile soyu arasında tüm bağların yok olması, kitle iletişim araçlarının yönettiği “sahte bir evrensellik” doğuruyor. İletişim araçları kendi karar ölçütlerini tek geçerli değer yargısı olarak kabul ettiriyor; Bir tüketici olarak eğitilebilsin diye insan yalnız bırakılıyor, parçalanıyor ve sonuçta yok oluyor. Bu iki sorundan uzak durmanın tek yolu demokratik toplum biçimidir. Bu toplum türü,güç ve baskı üzerine değil de bu kez yalnız düşüncede kalmayan,uygulanan,tam anlamıyla everensel,ahlaksal değerler üzerine kurulmuş uluslararası bir düzen gerektirir. Bütüncül bir düzence tehdit edilen ve var oluşu ile gelişmesi başkasınca engellenen bir toplumun kişisel haklarının tüm insanlıkça korunduğu bu tür bir düzendir. Engelli müdahale hakkının herkese tanınması… Bu da ya iki ülke arasındaki anlaşmazlığın çatışmaya dönüşmesini engellemek ya da demokrasinin yok olduğu bir ülkeye tekrar
aynı sistemi oturtmak için uluslararası polis örgütüne başvurulmasını gerektirir.
… Bu görevin uygulanmasında kullanılabilecek tek güç,anlaşmalı evrensel bir ahlaktır. Eğer iki özgün ahlak anlayışının,iki doğrunun birbiriyle çatışması söz konusu ise,doğruluk artık ahlaksal değildir.
Her zamanki gibi “güçlü olan kazanır” anlatımı geçerlidir. Ama öte yandan bugün,evrensel denen ahlak kurallarının ırkçılığa ve Batı’daki aşırı ulusçuluğa karşı korumasız olduğunu biliyoruz. …
…Evrensel mantık,kendisine neyin iyi neyin kötü geleceğini bilen somut insan ile,soyut insanlık arasında çelişkileri sona erdirecek uyumu tek başına sağlayamadı…
Tehlikeyi en aza indirgemek istiyorsak, şimdiye değin var olmayan, yeniden uyarlanmış en güçlerin (devletlerin) özel çıkarlarını aşabilecek,uluslararsı hukuk kuralları üzerine kurulu siyasada kendini
gösterebilecek bir toplumsal sözleşme yoluna gitmeliyiz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: