Bir gazete haberi: “İstanbul’un en eski sağlık kurumlarından biri olan Özel Balat Or-Ahayim Musevi Hastanesi’nin, Yönetim kurulu tarafından 18 Temmuz 2025 tarihinde alınan kararla birlikte 127 yılı aşkın süredir sürdürdüğü sağlık hizmetlerine son vermeye hazırlandığı kaydedildi. Personellere gönderilen resmi bildirimde, hastanenin faaliyetlerinin tamamen durdurulacağı belirtildi.”
Her ne kadar Yahudi cemaati içinde dahi konuya dair güvenilir bilgiler olmasa da “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” düsturu uyarınca maalesef haberin doğru olduğunu düşündüm. “Öteki tarih” konularının yazarı olarak adını sık sık duyduğum bir kurumun kapanacağını okumak hüzün verici oldu benim için. Bu toprakların kadim halklarından Yahudilerin bu saygın sağlık kurumunun neden kapandığına dair tahminler yürütmek mümkün. Ama hiçbiri hüznü azaltmıyor. Avlaremoz’un bir süreliğine düzenli yazarı olmam önerildiğinde, ilk yazımın Or-Ahayim Hastanesi üzerine olması da tarihin cilvesi olmalı.
Maalesef kötü bir gelenektir, insanlar, olaylar, kültürler, kurumlar ve daha nice şey üzerine en çok onlar “son nefeslerini verirken” konuşmaya eğilimliyizdir. Samimiyeti tartışılır bu ilginin ama yine de tarihçi açısından samimiyet aranması şart olmayan bir duyarlılık türü. Or-Ahayim’i tek başına bir kurum olarak ele almak sanki serada büyümüş bir ağaç hakkında konuşmak gibi geldi bana. Bu yüzden Or-Ahayim’i, içinde doğduğu, büyüdüğü, kökleştiği “orman” ile birlikte anlamaya çalıştım. Umarım bu uzun hikâye sizi sıkmaz, yormaz…
Bizans’ın Palation Kapısı
Şehirler uygarlık tarihinin şah damarını oluşturur. Büyük ölçüde coğrafyasının dikte ettirdiği bir tarihi yaşayan Konstantinopolis/İstanbul, uzun ve karmaşık tarihi boyunca coğrafi konumunun sağladığı avantajlarla ticari, askeri, yönetsel bakımdan stratejik öneme sahip oldu. Tarih boyunca “Altın Boynuz” diye anılan Haliç ise binlerce yıl şehrin kalbinin attığı bölge oldu. Marmara’dan Haliç’e girerken sol yakadaki Fener’le Ayvansaray semtleri arasında yer alan Balat’ın tarihini Antik Dönem yerleşimi Bizantion’a kadar değilse bile bizim Bizans dediğimiz “Doğu Roma İmparatorluğu” dönemine kadar götürmek mümkün. Bizans dönemindeki adıyla Kinigon İmparator I. Constantinus (hd 324-337) şehri Nova Roma (‘Yeni Roma’) olarak yeniden kurduktan sonra, 14 mahalleye (regio) bölmüş ve her bir mahalleyi numaralandırmıştı. XIV. Bölge olan Balat surdışında kalan iki mahalleden (diğeri XIII. Bölge olup, bugünkü Galata ve Pera’yı kapsayan Sycae idi.)
Aradan bir asır geçti ve İmparator I. Theodosios’un 439 yılında inşa ettirdiği kara surları bu bölgeyi de içine aldıktan sonra Balat’a açılan kapı büyük önem kazandı, çünkü XIV. Bölge’nin sınırında inşa edilen imparatorların ikametgahı olan Blachernae Sarayı’na deniz yoluyla gelenler bu kapının karşısındaki iskeleden karaya çıkarlardı. Balat adının da Rumca “Saray” anlamına gelen “palation”dan geldiği sanılır. Nitekim önce kapıya, sonra da bütün mahalleye zamanla bu ad verilmiştir.
“Fetih”ten sonra “mescitsiz” Balat
Nur Akın’dan öğrendiğimize göre Haliç bölgesi şehrin 1453’te Osmanlı orduları tarafından ele geçirilmesinden sonra “Fatih” Sultan Mehmet tarafından devlet ricalinin yerleşeceği bir bölge olarak seçildi. Bunda, Müslümanlarca 7. yüzyılda şehri fethetmeye gelen Arap ordusunda yer aldığına ve şehit olarak Eyüp’e gömüldüğüne inanılan Ebu Eyyüp Ensari kültünün büyük rolü vardı. (Bugün bu rivayetin maddi temeli olmadığını, Eyüp Sultan’daki mezarın da sembolik bir mezar olduğunu biliyoruz.) Müslümanların maddi ve manevi yatırımlarını Eyüp’e yapmaları sayesinde olmalı, “Fatih” zamanında Bizans’ın yerlisi olan Romaniot Yahudilerinin yoğun yaşadığı Balat “mescitsiz mahalle” diye bilindi. Ancak bu yapısı “Fetih”ten sonra ardı ardına gelen Müslüman yerleşimcilerle radikal biçimde değişti.
Göç dalgalarının listesini yapmak çok zor ama belli başlılarını biliyoruz. Makedonya’nın Kastoria şehrinden gelen 100 kadar yoksul Yahudi ailesi ile başlayan yeni Yahudi iskânı 1492’de İspanya’dan, 1497’de Portekiz’den göç edenlerle genişlemişti. Zengin olmadıkları günümüze bıraktıkları mimari örneklerden anlaşılan bu ilk sakinler, bölgede Kasturya, Geruş, Neve Şalom, Messina ve Montias sinagoglarını kurdular. 1599’da Rodos’tan gelen Yahudilerin bir kısmı Balat’a yerleştirildi.1642 yılında İstanbul’u ziyaret eden Karay seyyahlarından Samuel Bar David, (Silvyo Ovadya’nın tanımı ile “Museviliğin sözlü kanunlarını kabul etmeyen bir mezhep” olan) Karayların Balat ve Hasköy’de oturduğunu yazmıştı. 1648’de Boğdan Kmielnitzki adında Ukraynalı bir Kazak liderliğinde çapulcu gruplarının Polonya’da geniş çaplı bir Yahudi katliamı yapmıştı. Katliamdan sonra Polonya’ya saldıran İsveç ve Rus kuvvetleri Polonya ordusu tarafından püskürtüldükten sonra Polonyalılar bu olayların “hıncını” Yahudilerden çıkarmışlar, on binlerce Yahudi imha edilmişti. Bu katliamdan sağ kurtulan ya da İstanbul Yahudileri tarafından satın alınarak kurtarılan yüzlerce Aşkenaz Yahudisinden bir bölümü de Balat-Hasköy bölgesine yerleştirildi. 1660’daki Ayazmakapı yangınından sonra Eminönü civarındaki Yahudilerin semte taşınmasıyla başlayan iç göçler 19. yüzyıla kadar sürdü ve sonuçta ortaya yedi haham tarafından yönetilen yedi ayrı cemaat çıktı.
Balat’ın can damarları
Balat’ın topoğrafyasına gelirsek, “Dış Balat” (Ladino’da Afuera) adı verilen sahil kesiminde, Haliç yoluyla İstanbul’un diğer bölgeleriyle iletişimi sağlayan iskeleler vardı. Bunların başlıcaları, Eminönü’ndeki hallerle bağlantılı olan ve meyve-sebze nakli için kullanılan Yemiş İskelesi, Odun İskelesi ile Eyüp ve Galata arasında çalışan vapur iskelesi idi. Ayrıca açık denize bırakılmak üzere bölgede biriktirilen çöplerin bekletildiği iskeleler de vardı.
“İç Balat”ta (Ladino’da Ariento) ise yine ağırlıklı olarak Yahudi bir nüfus yaşamakla birlikte, Balat çarşısında Ermeni, Rum ve Müslüman ahaliyi görmek mümkündü. Bu bölgenin ünlü sinagogları ise çoğu cemaatinin geldiği şehri anımsatan adlar taşıyordu: Hevra, Selaniko, Eliav, Neve Şalom, Yanbol, Veria, Çana ve Ahrida… Ayrıca Fatih döneminde vakfedilmiş olan Balat Hamamı (ortasında sadece Yahudilerin kullandığı ve “Yahudi Batağı” diye bilinen tonozlu bir bölüm vardı); Mimar Sinan yapısı olduğu sanılan Ferruh Kethüda Camii; Hızır Çavuş ve Tahta Minare Hamamı; 1568’de inşa edildiği bilinen Ayios Dimitrios Rum Kilisesi; 16. Yüzyılda Ayios Eustratios adlı bir Rum kilisesi iken 1627 yılında Ermenilere geçmiş olan Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi gibi farklı cemaatlere mensup yapılar süslüyordu semtin silüetini…
17. yüzyıldan itibaren Balat’a Müslümanlar da yerleşmeye başladılar. Böylece camiler, mescitler, tekkeler inşa edilmeye başladı. Balat’ın en ünlü tekkesi, Sünbülliye tarikatının Balat Tekkesi’ydi. Eğrikapı civarındaki Gürcü Ali Efendi Tekkesi ise kaynaklarda ‘Gülşenîhane’ bilinirdi ve bu tekke Gülşenî tarikatının İstanbul’daki en önemli merkeziydi.

Yahudhane/Kortejo mimarisi
Önder Kaya’dan öğrendiğimize göre “16. ve 17. yüzyılda Üsküdar Yahudilerinin bir kısmı Kanuni’nin sadrazamı olan Pargalı İbrahim Paşa’nın, bir kısmı ise 4. Murat’ın kızı ve Sadrazam Melek Ahmet Paşa’nın karısı olan Kaya Sultan’ın yaptırdığı Yahudhanelerde kira karşılığında kalıyorlardı. Bu yapılar genellikle 8-10 metrekarelik pek çok küçük odalardan oluşan, bir bodrumu ve çatısı olan, toplu yerleşkelerdi. Söz konusu yerleşkelerde mahremiyet namına hemen hiçbir şey yoktu. Tuvalet, banyo, lavabo gibi temel ihtiyaçlara dair mekânlar ise ortak kullanım alanı durumundaydı. (…) Bu tür binalara Osmanlı toplumu Yahudilerin yaşadığı mekân anlamında ‘Yahudhane’ derken, cemaat mensupları ‘kortejo’ demeyi tercih ediyordu. Kortejo, Judeo-İspanyolcada ‘avlu’ demek olup, belki de bu toplu yerleşmeyi en güzel ifade eden isimdir. Zira bu yapılar ortak bir avlu çevresinde gelişiyorlardı. Avluda bazen yemek pişiriliyor bazen de iş yapılıyordu. Mesela İstanbul Yahudhanelerinde kadınlar, eşlerine destek olmak için avluda dokuma işleri ile meşgul oluyor, bu da beraberinde gürültü kirliliğini getiriyordu. (…) Küçük bir dikkatsizlik neticesinde çıkan yangın, bazen yapı sakinlerinin iş için binada bulundurdukları pamuk, tiner gibi maddelere sıçrıyor, genellikle ahşaptan yapılan binayı kısa sürede yok ettikten sonra, çevreyi kızıl bir dehşete gark ediyordu. Sıklıkla yangına sebebiyet vermesi sebebiyle, Yahudhanelerin stratejik noktalara yani cami ya da çarşı yakınlarına inşa edilmesine prensip olarak izin verilmezdi. Gelgelelim bu yasağın defalarca çiğnendiği de biliniyor. (…) İstanbul’daki kortejolar daha ziyade dikine inşa edilirlerdi. Hatta bunun da etkisiyle bazı araştırmacılar kortejoları ilk ‘apartmanlar’ olarak tanımlar. Belki de bu durumun en önemli nedeni arazinin pahalı oluşu ve Balat, Hasköy, Galata gibi bölgelerin sık yerleşim dokusuna sahip olmasıdır…”
Balat Gettosu
Gerçekten de İstanbul’un topoğrafyasını radikal biçimde değiştiren unsurların başında muhakkak yangınlar gelir. Jak Deleon’a göre 1512 ile 1912 arasında 17 büyük yangın geçiren bölge, zaman içinde ticaretin şehrin başka bölgelerine kayması yüzünden sosyal açıdan büyük değişiklikler yaşadı. Örneğin Tekfur Sarayı ile Kariye Camii arasında kalan bölümde 19. yüzyıl başına kadar camcılar, antikacılar, fes yapımcıları gibi zengin aileler oturuyordu ancak bu tarihten sonra kayıkçılar, gemiciler, sokak satıcıları, hamallar yerleşti. Balat’ın açık lağımları Haliç’e döküldüğü için, semt dönemin eserlerinde çok kötü bir şekilde tasvir ediliyordu. Örneğin 1876 yılında İstanbul’a gelen Edmondo de Amicis, burayı “Küf kaplı kulübeleriyle Haliç boyunca iğrenç bir yılan gibi uzanan uçsuz bucaksız Balat gettosu” olarak tanımlamıştı. 1894 depreminde yıkılan yapıların -ki bunlar arasında Balat Kapısı vardı, molozlarının sahili doldurmakta kullanılması ile sahil şeridi de eski görünümü kaybetmiş, iskele yakınlarındaki evler (Karabaş bölgesi) park ve set yapmak için yıkılmıştı.
Bu tarih aynı zamanda bölgenin zengin Yahudi ahalisinin başta Galata olmak üzere diğer bölgelere göç etmesinin başladığı tarihti. Ahrida ve Yanbol sinagoglarının dışındaki ibadet mekanlarının kapanması da bununla paralel oldu. Geride kalan görece yoksul aileler kaldı…
Balat Mabedi Vak’ası
Ancak, bugün Birinci Dünya Savaşı dediğimiz ama o günün terminolojisiyle Cihan Harbi öncesinde bölgede 25 bin kişilik bir Yahudi cemaatinin yaşaması ve Balat’a hala “Küçük Paris” denmesine bakılırsa Balat’ın Yahudiler için önemi hala devam ediyordu. Savaş yıllarına dair bir tanıklık Avram Galanti’ye ait:
“Yabancı ve yerli Musevilerden mürekkep olup bugün Türkiye dışında bulunan bu altı kişilik komite, İstanbulun en fakir, en cahil ve acınmağa değer en zavallıları âlet olarak kullanmışlardır. Bu komite, Hahambaşı Nahum Efendinin kendi plânlarına karşı engel olduğunu düşündükleri için, onu düşürmeği tasarlamışlar ve bir cumartesi günü Balat fakir Yahudilerinden seçtikleri bir kafileyi Hahamhaneye göndererek Nahum Efendi aleyhine bir nümayiş yaptırtmışlardı. Bunun gibi Mütareke esnasında yapılan Mebusan Meclisi seçiminde, Balat mâbedinde seçimler hakkında bir nutuk vermek için Balata giden iki Musevi hatip, oranın Yahudi kadınlarına mâbet içinde (İstemeyiz) diye bağırtırarak nutkun verilmesine mâni olmuşlardır. Hatiplerden biri, kadınlara neyi istemediklerini sorduğu zaman, zavallılar da: ‘Ne bilelim biz, bize böyle bağırın diye tenbih ettiler. Bağırmazsanız size ekmek ve çocuklarınıza elbise vermiyeceğiz, dediler. Biz fakiriz, bağırıyoruz’ dediler. Gerçekten bu altı kişilik komite cemaatin işlerine el koymak istemiştir. En evvel ‘El Timepo’, ‘El Telegrafo’ ve ‘El Cugeton’ gazetelerinin sahiplerini taraflarına çekmek istemişlerse de, bunlardan red cevabı almışlardır. Bu muvaffakıyetsizlik üzerine, nümayiş işlerinde kullanılmak için fakir, cahil ve mâsum ahaliden istifade etmeği düşünmüş. Sabık Hahambaşı Nahum Efendi aleyhine yapılan nümayiş, Balat mabedi vak’ası, sokaklarda dolaştırılan izciler, bu komitenin işi idi. Ben zaten o zaman, bu komitenin işleri hakkında birkaç defa gazetelere makaleler yazdım ve bu hareketler uzun uzadıya takbih ettim.”
Yazar “Mütareke Dönemi’nde” diyor ama İttihat Terakki’nin yedi yöneticisinin 30 Ekim 1918’de Mondoros Mütarekesi’nin imzalanmasından iki gün sonra bir Alman torpidosu ile ülkeden firar ettikleri bilindiğine göre daha önceki bir tarihte, Dahiliye Nâzırı Talât Bey’in Or-Ahayim’i ziyaret ederek şu beyanatı verdiğini ekliyor:
“Osmanlı İmparatorluğunda Museviler faal, çalışkan sadık bir unsur teşkil etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde Musevilerin vatan sadakatine karşı işledikleri hiçbir kusur hareketi mevcut değildir. Adalet, kardeşlik ve müsavat esaslarına dayanan Osmanlı Meşrutiyetin rejiminde iyi vatandaş olmakta kusur etmiyecektir. Museviler Türklerle beraber yanyana yaşayacak ve hallerinin refahı da Türklerin hallerinin refahiyle saadetlerine bağlı olacaktır.”
Savaşın ardından “devletin sahibi olduğu” iddia edilen “Türklerin” dahi yaşamadığı “refah” ve “saadet”i Yahudilerin hiç yaşamadığını artık gayet iyi biliyoruz, ancak o dönemi bir başka zaman anlatırız…
Los Ornos de Balat
Sadece Balat Yahudileri için değil, İstanbul Yahudileri için en travmatik olay ise İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşandı. Rıfat N. Bali’den öğrenelim bu travmatik olayı:
“İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaşın ve Nazilerin işgali eşiğinde olan bir Türkiye’de yaşayan azınlıklar arasında en çok Yahudiler dehşete kapıldılar. Dehşete kapılmanın nedeni Nazilerin baskısıyla Türkiye’deki Yahudilerin de temerküz kamplarında toplattırılıp soykırıma tâbi tutulacakları söylentisi oldu. İzmir’in Karataş semtinde özel bir fırın kurulduğu ve Yahudilere “sizleri burada yakacağız” denildiği söylendi. Dr. Eli Şaul da İzmir’de Bahribaba Parkı’ndaki alanda inşa edilmiş ancak hiç kullanılmamış olan bir binanın İzmir Yahudileri tarafımdan Yahudileri yakmak için kurulmuş olan fırınlar oldukları söylentilerinin dolaştığını yazdı. İstanbul’da Balat semtinin Demirhisar Caddesi’nde inşa edilen Yahudi cemaatine ait Or Ahayim Hastanesi’nin bitişiğinde bulunan, bir dönem Et ve Balık Kurumu’nun bir deposu olan ve Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı sırasında yıkılan bir bina Balat Yahudileri arasında ‘Los Ornos de Balat’ (Balat Fırınları) diye anıldı. Balat’lı birçok Yahudi bu binanın II. Dünya Savaşı yıllarında inşa edilmiş olan insan yakma fırınları olduğunu iddia etti. Bu inancın Balat’lı Yahudilerin zihinlerinde yer etmesinde bir yerde o dönemin Türkiye’sinde geçerli olan antisemit hava içinde bazı antisemit kişilerin Türkiye Yahudilerini korkutmak için “sizleri fırında yakacağız” demelerinden de ileri geldi. Balatlı bazı Yahudiler ise ‘Balat Fırınları’ olarak başka bir binayı, o yıllarda Balat’ın Lonca semtinde inşa edilmiş ve duşlarla teçhiz edilmiş modern bir hamamı gösterdiler. Nazilerin kurmuş oldukları temerküz kamplarındaki gaz odalarının duşlarla donatılmış olmaları ve yıkanma bahanesi ile buraya götürülenlerin, duşlardan gelen zehirli gazla katledilmeleri bu hamamın imha fırını olarak görülmesine neden oldu. Hasköy’de de benzeri fırınların mevcudiyetinden bahsedildi.”
Bu söylentileri daha da inanılır kılan, Almanya’nın başkenti Berlin’in 35 km uzağındaki Oranienburg şehrinde, 1936’dan Mayıs 1945’te Nazi Almanya’sının yenilgisinden kısa bir süre önceye kadar “kullanılan” Sachsenhausen “temerküz” kampını İstanbul Emniyet Müdürü Halûk Nihat Pepeyi ile Emniyet Genel Müdürlüğü Azınlıklar Şubesi Başkanı Salahattin Korkud’un 1 Şubat 1943 günü “özel istekle” ziyaret etmesiydi. Haklı olarak 1942 Varlık Vergisi faciası tüm şiddetiyle sürerken bir de bu söylentiler ve ziyaret haberi, Yahudilerin endişelerini iyice arttırmıştı. Daha nice olumsuzluğun da etkisiyle 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye’den ayrılan Yahudilerin arasında Balatlı Yahudiler de vardı ve 1950’lerde artık Balat “Yahudi semti” olmaktan çıkmıştı…

OR-AHAYİM’İN YAŞAM ÖYKÜSÜ
Balat’ın tarihi düşünülünce Or-Ahayim “çocuk” sayılır elbette. İlk nüvesini oluşturan yapının tarihine dair net bilgiler yok elimizde. Örneğin Naim Güleryüz’e göre Sultan Abdülmecid 18 Mart 1858 tarihli fermanıyla Yahudilerin Balat’ta Karabaş Mahallesi Dibek caddesi mevkiinde bir hastane kurmalarına izin vermişti ama ne Naim Güleryüz de kurulduğuna dair bir bilgi veriyor, ne de böylesi bir binaya dair fiziksel kanıtlar var.
1885 yılında Balat Çeşmekaya’da, bölgede çalışan işçileri ve yoksulları ücretsiz tedavi etmek amacıyla Or-Ahayim (Yaşam Işığı) adıyla bir evde küçük bir dispanser kurulmuştu. Kısa süre sonra yandaki evin de kiralanmasıyla sekiz yataklı oldu dispanser. Dispanserin ne kadar önemli olduğu gören Balat ve Hasköy Yahudileri aralarında para toplayarak Balat-Ayvarsaray arasında bir arsa satın almışlar. Muhtemelen ellerinde tapularıyla Saray’a giden cemaat temsilcilerine II. Abdülhamid’in “hayır” demesi pek mümkün olmamıştı. Nitekim “Yahudi milletinin hastalarını tedavi edebilmesi için” hastane inşasına izin veren fermanın ardından 10 Mayıs 1896 Pazar günü Hahambaşı Moşe Halevi’nin ilk harcı koymasıyla temel atma töreni gerçekleşmişti. İnşaatın masrafları, Dr. Yüzbaşı Rafael Dalmediko öncülüğünde Dr. Avramino dö Kastro, Abraham Gerson, Amiral Dr. İzak Molho Paşa, Jakob Habib, Jozef Halfon, Robert Levi, Yuda Levi Kebapçıoğlu, Samuel Rizo, Elia Suhami Rafael Levi, Dr. İzidor Grayver Paşa ve Dr. Eliyas Kohen Paşa gibi isimlerin öncülüğünde, “limmud” geleneğinin verdiği şevkle evlere dağıtılan yardım kumbaralar, yurt dışına yapılan yardım çağrıları, balolar, piyesler ve sokaklarda rozet satışı gibi çeşitli faaliyetlerle toplanan 11 bin altınla karşılanacaktı. (Bilenler söylüyor, 1970’li yıllara kadar “hastaneye yardım kumbarası” geleneği devam etmiş.)
Maddi yardım yapanlar arasında milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin adlarını duyar duymaz antisemit hezeyanlar geçirdiği Baron Moris Hirch, Rothschild ve Goldschimdt ailelerinin üyeleri, David Sasson ve Elie Leon gibi Avrupalı Yahudiler de varmış. Galata’da 1881 yılında inşa edilen Aşkenaz Sinagogu ile Kamondoların Evi’ni de inşa eden mimar Gabriel Tedeschi hastanenin inşaatını iki yılda bitirmiş ve Or-Ahayim Hastanesi 1898 yılında hizmet vermeye başlamış. Daha sonra hastanenin içine bir de sinagog inşa edilmiş. Mimari yine Tedechi miydi, tespit edemedim ne yazık ki…
Üzücü bir olayı Avram Galanti’nin kaleminden okuyalım:
“1911 yılında Balat’ta bulunan Or-Ahayim hastanesinin bir kısmı alevler içinde kaldı ve tamamen yandı. Geruş Sinagogu ve Alyans okulu da dahil olmak üzere Dibek mahallesinin tamamı, Pol Yaşan sinagoguyla birlikte Sığrı mahallesinin bir kısmı, Hevra mahallesinin tamamı ve sinagogu ile Balat’ın büyük bir kısmı alevlerin kurbanı oldu. 520 bina yıkıldı, 1000 aile evsiz kaldı… Belediye ve cemaat yardımlarının dışında, yabancıların bağışları hızla 60.000 frankı aşıyor.”
Laura Kadoorie dönemi
İlginçtir, Balat’ın Yahudi kimliği sönümlenirken Or-Ahayim hastanesinin ünü artmış. Örneğin Cihan Harbi sırasında hastanenin önce 30, ardından da 40 yataklık karantina pavyonu yaralı askerlerin bakımı için Hilâl-i Ahmer’e (Kızılay) tahsis edilmiş. Hastane çalışanları öyle cansiperane çalışmışlar ki, 1919 yılında Hilal-i Ahmer tarafından onur madalyası ile ödüllendirilmişler. 1921’de Bağdatlı iş adamı Elie Kadoorie’nin genç yaşta ölen karısı Laura Kadoorie’nin anısına yaptığı bağışla Or-Ahayim ikinci baharını yaşamaya başlamış, 40 yataklı yeni bir üniteye ve röntgen bölümüne sahip olmuş, sinagog da bu yeni bölüme taşınmış. Bu bağışın etkisiyle hastane uzun süre Laura Kadoorie-Or-Ahayim olarak anılmış.
Ancak bu mutlu dönem çok sürmemiş ne yazık ki… 22 Ocak 1928 tarihli Cumhuriyetgazetesinde “Şayan-ı hayret bir hadise: Bursa Amerikan Mektebi’nde kızlarımız tenassur mu ettiriliyor?” başlıklı haberle başlayan gerilim (“tenassur”, Müslümanlıktan Hıristiyanlığa döndürme demek) ülkedeki “yabancı” okulların kapatılması kampanyasıyla tırmanırken Yahudi okullarıyla birlikte Or-Ahayim Hastanesi’ne, Ortaköy yetimhanesine ve sinagoglara dahi çok ağır bir vergi cezası çıkartılacak, bu ağır cezaları ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz gelecek…
Hastanenin 1930-1950 arasını kazasız belasız atlattığını sanıyorum çünkü basına yansımış herhangi bir olay yok. İlginçtir, Balat’taki Yahudi varlığı giderek sönümlenirken, Or-Ahayim şehrin ünlü mekanlarından biri olmuştu. Özellikle 1947-1970 yılları arasında bağış toplamak amacıyla düzenlenen balolar İstanbul sosyetesinin gözde etkinliklerindendi, öyle ki birçoğuna dönemin başbakanları da katılmıştı. 1980’lerden itibaren yeniden sessizce sağlık hizmetlerine adadı kendini Or-Ahayim…Eğer haberler doğruysa yaklaşık yarım asır süren bu “ışıltısız” dönem sona eriyor galiba. Şehrimizdeki “son hastane”, “son sinagog”, “son gazete” derken” son Yahudi” demeyiz umarım…
Özet Kaynakça:
Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Tan Matbaası, 1947;
Jak Deleon, Balat ve Çevresi, Bir Semt Monografisi, Can Yayınları, 1991.
Naim Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi, cilt I, Gözlem Yayınları, 1993;
Nur Akın, “Balat” maddesi, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 2, Tarih Vakfı-Kültür Bakanlığı ortak yayını, 1994, s. 10-12;
Önder Kaya, “Bir toplu konut örneği olarak Yahudhaneler: Kortejolar”, Şalom, 2 Kasım 2016;
Rıfat N. Bali, “Balat Fırınları Söylentisi”, Tarih ve Toplum, Aralık 1988, sayı 180, s. 11-17.


İlk yorum yapan siz olun