İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

‘Ragıp Zarakolu – Önce Arap milliyetçiliğinin sonra dinciliğin kurbanı olarak Filistin

İran ve TC, bir konuda daha üst üste düştü: Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi ortak tepki.

Bir başka ortak tepki konusu ise Kürtlerin özgürlük arayışı…

Ama Has Üniversitesinin yaptığı bir kamuoyu araştırmasına göre ise İran, memleketim insanı için Yunanistan ve Ermenistan gibi düşman ülke kategorisinde. En büyük düşman ise ABD ve İsrail görülmekte… Moskof artık düşman sıralamasında gerilere düşmüş!

Kürtlerin devleti yok ama son linç olayları da gösteriyor ki, memleketim insanı nezdinde “düşman” kategorisindeler.

Aynı anket İran’da yapılsa, herhalde ABD ve İsrail, bizdeki gibi en büyük düşmanlar olarak görülürdü.

Ama örneğin Ermenistan konusunda bu anketin İran’daki sonucu farklı olurdu. TC, Azerbaycan ve dost olmayan Gürcistan ile sınırdaş olan Ermenistan Cumhuriyeti’nin tek dostane kapısı İran sınırında.

Buna karşılık Türkiye’deki ankete göre en büyük dost, hatta tek dost ülke: Azerbaycan.

İran/Azerbaycan ilişkilerinin ise pek muhabbetli olduğu söylenemez.

İsrail’in varlığına karşı düşmanlığın temelinde ideoloji var: Milliyetçilik ve şu anda onun yerini doldurmuş olan dincilik…

Bence her ikisinin de en büyük kurbanı olan Filistinliler oldu.

Oysa BM’nin 1947 planı hayata geçseydi bugün durum çok daha farklı olabilirdi. Bu plana göre bağımsızlığını kazanan Filistin, Arap ve Yahudi devletinin birleşiminden oluşacak, başkent Kudüs ise üç dinin ortak kutsal mekânı olarak, Vatikan’a benzer özerk bir yapılanmaya sahip olacaktı.

  1. Dünya Savaşında yükselen Arap milliyetçiliği açısından bu, kabul edilmez bir şeydi. Arap devletleri dört cepheden “Yahudiyi denize dökmek” üzere saldırıya geçti.

Görece olarak, bugüne oranla savaş sonrası durum Filistinliler için daha iyiydi. Gazze şeridi Mısır, Batı Şeria ve Kudüs, Ürdün’ün kontrolünde idi. Keşke “ilhak” etselerdi de Filistin insanı daha normal statüye sahip olsaydı. İsrail Arapları gibi.

1967 yılında da saldıran taraf İsrail değil, pan-arabizm şampiyonu Nasır olmuş ve utanç verici bir yenilgiye uğramıştı.

Utanç verici bir yenilgiye uğradılar. Holocaust’tan sağ kurtulanların çocukları direndi. O dönemde İngiliz manda yönetimi Yahudi göçünü, “Arapları” kızdırmamak için engellemeye çalışıyordu. Hatta bir göçmen gemisini bombalayıp batırdılar.

Bu arada ABD, (Arapları “kızdırmamak” için olmalı) İsrail’i resmen tanımazken, Sovyetlerin hemen tanıması ilginçti. Roller nasıl değişiyor zaman içinde.

Bu arada, gerilla severlere hatırlatalım, İsrail, bir gerilla mücadelesi üzerinde kuruldu.

800 bin dolayında Filistinli kendi coğrafyalarını terk ettiler. Ulus devlet denen lanet böyle bir şey zaten, “kaç kaç” dehşeti ile insanları göçe zorlamak en kibarı! Biz bunu tehcirle, soykırımla becerdik.

Herkes Filistinliler için haklı olarak üzülüyor ama resmin öteki yanını, Arap ülkelerinde binlerce yıllık tarihi olan yerel Yahudi nüfusunun göçe zorlanmasını görmüyor. Ki bu sayı Filistinli göçü ile aşağı yukarı aynı düzeyde.

Örneğin Kürdistan Yahudileri ve Bağdat Yahudileri 1948 yılında terk ettiler ülkelerini. Kürdistan Yahudileri uçaktan inerken, kıyafetleri Barzan kılığı ve konuştukları dil Kürtçe idi. Bağdat Yahudileri ise Arapça konuşurdu. Kahire Yahudileri nerede?

Sonuç olarak Yunan ve Türk devletlerinin yaptığı nüfus mübadelesinin bir başka, “anlaşmasız” türü. Çünkü İsrail ile anlaşma yapsalar onu “tanımış” olurlardı.

Paris’te Versailles Sarayında (98 0lmalı) yapılan Dünya Kültür Zirvesinde Filistinli ünlü bir kadın lider ile bir İsrailli aydın arasında diyalog dikkatimi çekmişti.

Onlara, “yahu bu meselenin özü ne” diye sorduğumda, “arazi çok küçük, iki milliyetçilik arasında paylaşmak zor” diye espri yapmışlardı.

Sonunda Nobel Barış Ödülü de alan bir uzlaşı sağlandı FKÖ ve İsrail arasında ama, ne fayda!

Bu kez, Yahudi milliyetçiliği sabote etti ve Hamas’a kapı araladı, FKÖ’yü çökertmek için. Hem İsrail başbakanı İzak Rabin’in hem Arafat’ın sonu trajik oldu.

Filistinliler de Hamas sayesinde yeniden dışlandılar dünya kamuoyunda. İran destekli Lübnan Hizbullahı sayesinde de! Filistinliler bu kez siyasal İslam’ın kurbanı oldu.

Filistin hareketi, Arap ülkelerinin şiddetle reddettiği BM 1947 planını 90’lı yıllarda kabul etti ama artık çok geçti. RTE’nin deyimi ile “atı alan Üsküdar’ı geçmişti.”

1979 Ekiminde Arafat- Ecevit buluşmasından 1 hafta sonraki Senato seçimlerinde AP’nin oyu %46’ya çıkarken, CHP oyu % 23’e düşmüştü. Kasım ayında FKÖ’yü terörist diye tanımlayan Demirel azınlık hükümeti kurdu.

Yine 98 yılı Eylülünde, Dünya Basın Konseyleri Kongresi, İstanbul’da toplanmıştı. Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, Dolmabahçe Sarayında bir yemek verdi bizlere. Başbakan Yılmaz (kendisi Hemşinli olurlar) da bir yemek vermişti. Ona yemekte soru sokma hakkı yoktu ama, Ecevit’e sorabiliyorduk.

Ona şu soruyu yönelttim: “Sayın Ecevit, sizin de yayıncınız (*) sayılırım, n’olacak bizim bu davalar, ne olacak yayımlama özgürlüğü sorunu?”

Onun cevabı şu olmuştu: “Zarakolu, biliyorsunuz biz koalisyonun küçük partisiyiz, fazla hareket olanağımız yok!”

Hemen bir yıl sonra, 1999 seçimlerinde birinci parti olarak çıkmış ve hasmı Demirel’in onayı sonucu kanlısı MHP ile kurduğu koalisyonun büyük partisi olmuştu ama ne fayda!

(*) 1988 yılında, Filistin’in Türkiye’deki ilk diplomatik temsilcisi R. Halloum’un (Abu Firas), “Palestine Through Documents” adlı derlemesini yayınlamıştım. Türkçesini ise Alan Yayınlarından, “Belgelerle Filistin Dün Bugün Yarın” başlığı ile çıkarmıştım. Sağ olsun Trabzon tarihçisi diye tanımladığım Kudret Emiroğlu tercüme etmişti. Önsözünü ise “Former Prime Minister” mahlası ile Bülent Ecevit yazmıştı. O sırada siyasi yasaklı idi. Ecevit’in Abu Firas ile tanışıklığı ise Suriye destekli El Saika mensubu 4 Filistinli gerillanın 1979 yılında Mısır Elçiliğine yönelik baskın düzenlediğinde, FKÖ’nün yolladığı arabulucu heyette yer alması ve onları teslim olmaya ikna etmesinden kaynaklı idi. Bundan birkaç ay sonra FKÖ’nün Ankara temsilciliği resmen açıldı.


Artı Gerçek

Yorumlar kapatıldı.