İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İSA İLE BİRLİKTE YOL ALAN KADINLAR

Rahibe Mariagrazia Zambon

Luka 8,1-3: Bundan kısa bir süre sonra İsa on iki öğrencisiyle birlikte köy kent dolaşmaya başladı. Tanrı’nın Egemenliği’ni duyurup müjdeliyordu. Kötü ruhlardan ve hastalıklardan kurtulan bazı kadınlar, içinden yedi cin çıkmış olan Mecdelli denilen Meryem, Hirodes’in kâhyası Kuza’nın karısı Yohanna, Suzanna ve daha birçokları İsa’yla birlikte dolaşıyordu. Bunlar, kendi olanaklarıyla İsa’ya ve öğrencilerine yardım ediyorlardı.

Hep daha hızlı araçlarla, uçak, tren veya otobüslerle yolculuk eden bizler için, havarileri ve şakirtleriyle birlikte, dolayısıyla da sadece erkeklerden değil, kadınlardan da oluşan bir “seyyah” toplulukla devamlı olarak yer değiştiren İsa’nın zamanında yolculuk etmenin ne anlama geldiğini anlamak zordur.

Evet, kadınlardan oluşan küçük bir grup da İsa ile birlikteydi.

Vaaz verdiği ve müjdeyi duyurduğunda O’na eşlik ettiler, sonuna kadar O’nun yanında bulundular. Haçının altındaydılar ve O’nun kurban edilişine, ölümüne ve defnedilmesine tanıklık ettiler. Dirilmiş Olan’ın ilk habercileri de onlar oldu.

Peki, bunlar kimdir? Onlardan üçünün isimleri aktarılır: Mecdelli Meryem, Yohanna ve Suzanna. Ama kim oldukları bilinmeyen birçokları daha vardı.

Adı geçen kadınlardan ilki Mecdelli Meryem’dir; her dört Müjde Yazarı tarafından tanınan bir önceliğe sahipti ve hiç kuşkusuz ilk Hristiyan topluluğu nezdinde çok önemli bir kadın olmalıydı.

Adı geçen ikinci kadın olan Yohana’dan, sivil ve sosyal konumuna dair belirtiler yer alır: Herodes’in kahyası Kuza’nın karısı. Dolayısıyla yüksek toplumsal mevkide olan ve hiç şüphesiz zengin bir kadın.

Üçüncüsü ise, Suzanna: Adının ötesinde onun hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz.

Onlar hakkında daha fazla şey bilmesek de birbirlerinden farklı olduklarını düşünebiliriz.

Mecdelli: rüzgarda savrulan uzun siyah saçlarıyla, genç ve güzel, dans etmeyi seven ve kendi bedenine aşık; çekici, erkeklerin iltifatlarına ve övgülerine alışık bir kadın.

Yohanna: yaşıyla olgun, zengin, haysiyetli, hizmetçiler ve mücevherlerle dolu, ziyafet sofralarına ve lükse, emir vermeye ve hizmet edilmeye alışmış, bir yönetici karısının sosyal konumuna nasıl uygunsa o şekilde kendine hâkim olan bir kadın.

Ya Suzanna? Celile’nin ya da Yahudiye’nin herhangi bir köyünün birçok kadını gibi mütevazı ve sade, evlenmemiş, ev işlerinin zahmetine ve duvarlarının sessizliğine alışmış bir ev hanımı; biraz teselli ve huzur vermek için ebeveynleriyle ve akrabalarıyla meşgul olan bir kadın olarak onu düşünmek hoşuma gidiyor.

Dolayısıyla karakter, kültür, sosyal ve ahlaki durum bakımından birbirlerinden çok farklı üç kadın.

Ama yine de hepsi, hayatlarını, gündelik işlerini bırakmış ve şimdi ise, kendilerini, “gezip dolaşan” bir grubun başındaki İsa ile birlikte günlerini paylaşmakta buluyorlar; onlarla birlikte göl kenarı boyunca yürüyorlar, köy ve kentlerin tozlu yollarını geçerek, güneşin kavurucu sıcağı altında tarlalardan başaklar koparıp yiyorlar; genelde çıplak zeminde, zeytin ağaçlarının altında, pelerinlerine sarılı vaziyette ay ışığında veya herhangi bir tanıdık ya da yabancının evinde misafir edilerek birbirlerinin yanında geceyi geçiriyorlar. Farklı, ama Hocalarına ve onun havarilerine titizlikle, dikkatle, karşılık beklemeden, saygı ve tevazu içinde hizmet etmeye birlikte hazır kadınlar.

Peki, onları bu şekilde değiştiren ne oldu? Kendi alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını ve ilişkilerini böylesine çok dönüştürecek ne oldu? Nitekim onlar, özellikle de içsel olarak iyileştiren ve şifa veren, özgürleştirici ve birleştirici sevgi olan İsa’nın sevgisiyle karşılaşmışlardı.

İyi düşünecek olursak, birlikte kalmalarının başka bir nedeni olamaz.

Mecdelli Meryem’den bahsedilirken, ondan yedi kötü ruhun çıktığı söylenir. Bu rahatsızlığın ne olduğunu iyi bilmesek de hiç kuşkusuz kendisine de zarar veren tehlikeli bir hastalık olduğu söylenebilir. Birilerinin, onda İsa tarafından kurtarılmış bir günahkâr ve zina eden kadın olarak cinsel bir sapkınlık görmesinden ibaret olabilir miydi? Onda bir depresif, şizofrenik veya kronik anoreski bozuklukta psişik bir hastalık olabilir miydi? Huzursuz, kötü, saldırgan, kötümser, üzgün, dünyaya ve kendisine ve de Allah’a her daim kızgın psikolojik bir ruh haline sahip olabilir miydi? Onda düzensiz, şımarık, yasaları ihlal eden, döneminin yaşamına ve dini kurallarına ters davranan ahlaki bir sapkınlık olabilir miydi? Bu yedi kötü ruha her ne olursa olsun, artık Mecdelli Meryem, İsa ile karşılaşması sayesinde iyileşmişti ve bu nedenle sonsuz derecede O’na minnettardı: Zira onu korumuş ve savunmuştu, gerçek hayata getirmişti ve o da O’na çok şey borçluydu, çünkü onu kurtarmıştı!

Mujde Yazarı Luka, Yohana’yı ve Suzanna’yı kötü ruhlardan ve hastalıklardan iyileşmiş kadınlar olarak betimler. Çünkü İsa ile karşılaşmakla, O’nun sevgisini, O’nun dinleme ve dikkatini verme yeteneğini tecrübe etmişlerdi; kötülüğün yıkıcı güçlerinden ve boş bir varoluştan kurtulmayı tecrübe etmişlerdi; kurtaran bir sevgiyi ve başkalarının ve kendilerinin en derin ihtiyaçlarına dikkat eden yeni bir yaşam tarzını tecrübe etmişlerdi.

İşte, bulaşıcı, bir araya getiren, birleştiren sevgi.

Çok farklı dünyalardan, geçmişten ve aileden gelmiş olsalar da artık birbirlerinin elini tutarak, sessizliğin kız kardeşleri, acıda ve sevinçte kız kardeşler, onların Kurtarıcısı olan İsa tarafından sevilen kız kardeşler olarak birlikte yürüyebilirler, birlikte korkudaki cesareti, zayıflıktaki gücü ve üzüntüdeki sevinci yaşayabilirler.

Böylece, beraber sevindikleri gibi, beraber ağlayabilir, acı çekebilir, ümit ve güvenle bekleyebilirler. Belki de tam da bu nedenle, herkes kaçarken, onlar haçın altında ayakta durmayı başarmışlardı.

Luka 23, 49: Ama İsa’nın bütün tanıdıkları ve Celile’den O’nun ardından gelen kadınlar uzakta durmuş, olanları seyrediyorlardı.

İsa’yı çile çektiği zaman terk etmediler ve bir kez daha, her türlü gösterişin ötesinde, sevgi, acıma ve cesaretle, yapabildikleri kadar O’nun yanında kaldılar. O’nun son sözlerini, bağırışını, affını bir araya topladılar. Onlar birlikte, İsa’nın yaşamının en yüce ve en hazin sayfalarının tanıkları oldular. Konuşmayan, suskun ve içler acısı bir kadın mevcudiyeti: İncil’de herhangi bir kelime telaffuz ettikleri yazmıyor, sadece varlıkları yetiyor. Nitekim sevgi, ölüme dayanabilecek yegâne güçtür.

Luka 23, 55-56: İsa’yla birlikte Celile’den gelen kadınlar da Yusuf’un ardından giderek mezarı ve İsa’nın cesedinin oraya nasıl konulduğunu gördüler. Evlerine dönerek baharat ve güzel kokulu yağlar hazırladılar. Ama Şabat Günü, Tanrı’nın buyruğu uyarınca dinlendiler.

İsa’nın yakınında yaşadıklarını, O’nu dinlediklerini, O’nun yaptıklarını ve davranışlarını izlediklerini, bütün hisleri ile sessizce O’na hizmet ettiklerini ve O’nu sevdiklerini biliyoruz. Yaşadıkları acı katlanılamaz, çünkü gözleri önünde O’nun çarmıha gerildiğini ve öldüğünü gördüler.

Kayıpları çok büyük ve derindir. Efendileri ve hocaları öldürüldü. İman etmeleri için insanlara yaptığı çağrı dinlenmedi. Sevgiyi ve barışı vaaz ediyordu ama yetkililer O’nu ölüme mahkûm ettiler. Bu olayın hangi olumlu yönü olabilir? Her şey boşuna mıydı?

Kalpleri kederliydi: O’nun yaptığı mucizeler, herkese karşı gösterdiği sevgi, İsa’nın kendilerini her zaman desteklediğini ispatlayan jestleri hafızalarından silinmişti. Tanrı’nın sustuğunu, konuşmadığını, artık onlara nur dolu bir yol göstermediğini zannediyorlardı. Adaletin yerine gelmediği, fakirlerin yenilgisiydi bu olanlar. Güçlüler hükmediyor, alçakgönüllüler zulüm görüyor ve savunmasızlar eziliyordu.

Daha iyi bir gelecek hayali yıkılmış ve her şey bitmişti.

Bu kadınlardan her biri kendini daha yalnız ve daha içine kapanmış hissediyordu.

Akılları bulanık, kalpleri yorgundu.

Böylece, İsa’nın mezara koyulduğuna şahit olan aynı kadınlar, bütün Şabat günü bekledikten sonra, Pazar sabahının güneş ışıklarının yansıdığı ilk anlarda mezara ellerinde bütün ölülere sürülen baharatlarla gitmişlerdi.

İki gün iki gece boyunca ağladılar, birbirlerini teselli ettiler, sabırsızca beklediler; sonra o Pazar şafak vakti, henüz hava aydınlanmamışken, hızlıca kalktılar; korku ve kederlerini yenerek, Hocalarının sevilen bedenine hoş kokulu yağlar sürmek için aceleyle mezara gittiler ve böylece yapabilecekleri son jesti de yerine getirdiler.

Luka 24,1-10: Kadınlar haftanın ilk günü, sabah çok erkenden, hazırlamış oldukları baharatı alıp mezara gittiler. Taşı mezarın girişinden yuvarlanmış buldular. Ama içeri girince Rab İsa’nın cesedini bulamadılar. Onlar bu durum karşısında şaşırıp kalmışken, şimşek gibi parıldayan giysilere bürünmüş iki kişi yanlarında belirdi. Korkuya kapılan kadınlar başlarını yere eğdiler. Adamlar ise onlara, “Diri olanı neden ölüler arasında arıyorsunuz?” dediler. “O burada yok, dirildi. Daha Celile’deyken size söylediğini anımsayın.

İnsanoğlu’nun günahlı insanların eline verilmesi, çarmıha gerilmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini bildirmişti.” O zaman kadınlar İsa’nın sözlerini anımsadılar. Mezardan dönüp bütün bunları Onbirler’e ve ötekilerin hepsine bildirdiler. Bunları elçilere anlatanlar, Mecdelli Meryem, Yohanna, Yakup’un annesi Meryem ve bunlarla birlikte bulunan öbür kadınlardı.

Oraya vardıkları anda beklenmedik yeni bir şey daha oldu.

Mezarın kapısını kapatan taşın yana savrulmuş olduğunu gördüler ve çok korktular. İçeri girdiklerinde Rab İsa’nın bedenini bulamadılar. O anda yanlarında parlak giysilere bürünmüş olan iki adam onlara göründü ve şöyle dedi: “Diri olanı neden ölüler arasında arıyorsunuz? İsa yaşıyor! O dirildi! Size söylediklerini hatırlayın!”

Melekler kadınların kalbinde gizledikleri arzuyu dile getiriyordu ancak kadınlar korktu, şüpheye düştü, inanmadı ve heyecanlandı. Nasıralı İsa’nın çarmıh üzerinde ölmesinden dolayı hissettikleri büyük korku ve akıl karışıklığı neticesinde İsa’nın birçok kez söylediği Ebedi Hayat vaadini unutmuşlardı.

Şimdi, Baba Tanrı’nın mesaj getiren melekleri tarafından desteklenmiş olarak, çarmıhı ve İsa’nın Sözlerini hatırlayarak Diriliş gizemine yaklaşıyorlar.

Şabat gününün bu sessizliği ve sanki Tanrı’nın mağlubiyeti olarak yanlış değerlendirdiğimiz bu duygular olmadan Paskalya gizemine ulaşılamazdı.

Bazen biz de bu Şabat günü tecrübesini yaşarız, Tanrı’nın sessiz kaldığını hissettiğimiz zamanlarda… Bunu nasıl yaşarız? Mağlup olmuş gibi mi hissederiz? Anılarımız ve umutlarımız uçar gider mi?

Böylesine karanlıkta, kederde, denenmede, beklemede kalmamızın nedeni ne? Bu sorular insanın üzerine büyük bir yük gibi binen, ezen kayalar gibi, değil mi?

Paskalya yuvarlanıp kenara atılmış kayaların bayramıdır.

Bizi her gün yavaş yavaş ezen, ruhumuzu öldüren kayalardan kurtulabilseydik…

Her birimizin kendi kayası var. Ruhumuzun can damarı üzerinde duran kocaman bir kaya; oksijen almamızı engelliyor, bizi buz gibi bir soğuğa itiyor, bütün ışık kaynaklarını kapatıyor, başkalarıyla ve Tanrı’yla ilişki kurmamızı engelliyor.

Bu yalnızlığın, sefaletin, hastalığın, nefretin, umutsuzluğun ve günahın kayası. Kim bu kayayı yuvarlayıp atabilir? 

Rab’bi, sen bize yardım et.

Paskalya herkes için kayanın yuvarlandığı, kâbusun bittiği, ışığın başladığı bayram olsun. Bu ilkbahar yeni ilişkilerin başlangıcı olsun. Eğer her birimiz mezarından çıktıktan sonra yandaki mezarın kayasını yuvarlarsa Mesih’in Dirilişi’nin gizemi günümüze yansıyacaktır.

Meleğin sorusuna tekrar dönelim: “Neden diriyi ölüler arasında arıyorsunuz? O, burada değil”.

Eğer ölüler arasında değilse, İsa’yı nerede bulabiliriz? O kiminle?

Markos’un Müjdesi bana cevap niteliğinde bir okuma sunuyor. Melek kadınlara şöyle diyor: “Şimdi gidin, havarilere ve Petrus’a deyin ki O, sizden önce Celile’ye gidiyor”.

Celile, onların günlük yaşamlarını, işlerini, duygularını, günlük endişe ve umutlarını yaşadıkları yerdi. Yeni gözlerle, oradan tekrar yola çıkmalılardı. Ben de İsa’nın Müjdesi’ni kendim için edinimlersem, kendimi Celile’de bulurum. Eğer O’nun ne dediğini gerçekten dinlersem, Tanrı’nın Krallığı’nın geldiğini ve kendini vaaz etmekte olan İsa ile karşılaşırım.

Böylece bütün karanlık, bencillik, hüzün, yalnızlık, sabırsızlık, kötü niyetlilik, kabalık ve adaletsizlik; ışığa, sevgiye, neşeye, sabra, iyi niyetliliğe, sadakate, dürüstlüğe ve özgürlüğe dönüşebilir. Dirilmiş İsa benim her günkü hikâyem olan Celile’dedir. Dirilmiş İsa, oraya benden önce gitti ve ben nasıl canlı ve doğalsam, O da orada öyle beni bekliyor. Dirilmiş İsa hayatımda bana eşlik ediyor. O, orada; iman gözüyle O’nu bulabileceğim yerde. Benim için ve benimle birlikte ölerek, en zor zamanları, eziyetleri, sefaletleri ortadan kaldırıyor. Benim kayalarımı ortadan kaldırıyor ve benim o mezara girmemi sağlıyor. Artık korkmuyorum, çünkü mezar boş ve kapısı açık. Aydınlık ve içinde insanlar oturuyor. Buradaki kardeşlerim beni artık korkutmuyorlar.

Rabbi ile dirilen Kilise’nin günü bu şekilde başladı; o aynı günün akşamında, Dirilmiş Rab ile karşılaşmaları için havarileri hazırlayan, İsa’nın ilk kadın şakirtlerinin yorulmaz ve sevgi yayan imanları ile Paskalya başladı.

Görünürde birbirlerinden farklı olan, İsa tarafından çağrılan bu kadınları bir arada tutan, işte bu basit gizemdir. Çeşitli Hristiyan topluluklarını bugün ortak kılan o aynı yegâne nedendir: Peder Allah’ın Oğlu, Dirilmiş Mesih ve Rab Olan’a iman.

Haydi sen de gir, eşikte durma! Telaşların, korkuların, üzüntülerin artık zevke, neşeye ve şükrana dönüşecek. Bu senin de Paskalyan olacak!

Kullanılan imaj: Beato Angelico’nun (1395-1455) “Boş Mezar” tablosu.

https://www.facebook.com/notes/kitab-ı-mukaddes-şirketi-bible-society-in-turkey/isa-ile-birlikte-yol-alan-kadinlar/10156583231945518/

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın