İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kondoskali’den Kumkapı’ya: Bir semtin hikayesi

Ferda Balancar

Araştırmacı yazar Orhan Türker’in ‘Kondoskali’den Kumkapı’ya: Eski Bir İstanbul Semtinin Hikâyesi’ başlıklı kitabı SEL Yayınları’ndan çıktı. İstanbul’un farklı semtleri üzerine yaptığı araştırmalarla ve yazdığı kitaplarla tanıdığımız Orhan Türker’le dünden bugüne Kumkapı’yı konuştuk.

Kitabın önsözünde, “Kumkapı, 1960’ların ortalarına kadar Rumların, Ermenilerin ve Türklerin bir arada yaşadığı, Hıristiyan azınlıkların kültürlerinin ağır bastığı canlı ve renkli bir İstanbul semtiydi” diyorsunuz ve “1960’lardan sonra görülen etnik ve sosyal değişim”e vurgu yapıyorsunuz. 6-7 Eylül 1955’ten sonra Kumkapı’da ve genel olarak İstanbul’da sözünü ettiğiniz etnik ve sosyal değişim yaşanmadı mı?  

Bence, 6-7 Eylül 1955 ekonominin Türkleşmesi için yapıldı. Ama beklenen sonuç tam olarak alınamadı. İnsanlar doğup büyüdükleri, yaşadıkları yerleri terk etmediler. Kırıp dökenler bile, “Bakın artık ne dükkanınız, ne eviniz var. Gidin artık” diyorlardı. Buna rağmen Hıristiyan azınlıklardan önemli bir kesim İstanbul’u bırakıp gitmedi. Demokrat Parti iktidarının ilk beş yılında yani 1950-55 döneminde bir özgürlük ve güven havası vardı. Azınlıklara güven geldi; evler yapıldı. İstatistiklere bakın;1950-55 arasında azınlıkların doğum oranında ciddi bir artış vardır. İnsanlar artık, “Burası bizim de ülkemiz. Burada yaşayacağız” demeye başlamışlardı. Öte yandan 6-7 Eylül’ün bahanesi Kıbrıs’tı. İstanbul’da yayınlanan Rumca gazeteler de 6-7 Eylül’le ilgili yatıştırıcı bir dil kullandılar. Ama 1964’te yaşanan sürgün insanlara tercih hakkı bırakmadı. İstanbul’da yaşayan pek çok Rum vatandaşa, “Bir hafta içinde bu ülkeyi terk edeceksin. Malını mülkünü bırakıp bir valizle gideceksin” denildi. İnsanlar başka bir tercih hakları olmadığı için gitmek zorunda kaldılar. Bu nedenle ‘1964’ İstanbul için tam bir dönüm noktası oldu. 

Kumkapı için de geçerli mi bu durum?

Aslında Kumkapı için dönüm noktası 6-7 Eylül 1955 oldu. Çünkü özellikle Kumkapı’nın sahil bölümünde 6-7 Eylül korkunç boyutlarda yaşandı. Evler, kiliseler ateşe verildi ve tecavüz olayları yaşandı. Kumkapı’da tecavüz olayları çok yaygın şekilde yaşandı. Pek çok insan, gidip de şikayet bile edemedi. Bu insanlar 6-7 Eylül’den sonra Kumkapı’dan Beyoğlu, Kurtuluş, Tarlabaşı gibi daha merkezi yerlere kaçtılar. Ekonomik durumları daha iyi olanlar da Yeşilköy ve Bakırköy gibi semtlere gittiler. Kumkapı büyük ölçüde boşaldı. Öte yandan Kadıköy gibi semtlerde dükkanlara, iş yerlerine saldırıldı ama evlere girilmedi. Kumkapı ve Samatya’da ise evlerin içine girildi. Kadıköy demişken aklıma geldi: Girit göçmeni bakkal Mehmet Efendi vardı. Rum aksanıyla Türkçe konuştuğu için “bu da gâvur” deyip onun bakkal dükkanını da kırıp döktüler. Beyoğlu’nda ise iş yağmaya dönüştü. Kuyumcuları soydular. 6-7 Eylül’ün en kötü yaşandığı yerlerden biri de Kumkapı, özellikle de Kumkapı’nın sahil kesimi oldu. Güçlükle konuşturabildiğim o dönemi yaşamış yaşlı Rumlardan öğrenebildiğim kadarıyla durum bu. 

“Güçlükle konuşturdum” diyorsunuz. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen insanlar konuşmaktan korkuyorlar mı?

Özellikle gençler bu konuyu hiç konuşmak istemiyorlar. Gençler, kendileri o günleri yaşamadıkları için bu ülkede yaşamaya devam etmek için o günlerden söz etmek de istemiyorlar. O dönemi bizzat yaşamış olanlar, yani benim yaşımda olanlar ve daha yaşlılar ise konuşuyorlar ama aslında onlar da ısrar etmezseniz konuşmazlar. “Ne gerek var geçmişi konuşmaya” diye düşünüyorlar. Konuşanların bir kısmı da Türk komşuları tarafından kurtarıldıklarını belirtiyorlar. Bunda gerçek payı da var. Genelde bu işleri yapanlar onların komşuları değil, daha çok İstanbul dışından gelenlerden oluşan organize topluluklardı. Konuştuğum Rumlar bunu her zaman söylerler.  

Kumkapılı Arapoğlu Ailesinin kızı Stella'nın düğün günü evden çıkışı (1933, Hristo İnepekoğlu Arşivi)
Kumkapılı Arapoğlu Ailesinin kızı Stella’nın düğün günü evden çıkışı (1933, Hristo İnepekoğlu Arşivi)

Kitapta Kumkapı Rumları arasındaki rekabet oldukça ilgi çekici. Türkçe konuşan Rumlarla, Yunanca konuşan Rumlar arasındaki rekabetten söz ediyorsunuz. Bunu açar mısınız?

1453’te İstanbul’un fethinden sonra İstanbul boşaldığı için Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u  canlandırmak amacıyla Anadolu’dan ve başka yerlerden Rumları ve Ermenileri zorunlu iskân politikasıyla İstanbul’a getirmiş. Bunların içinde Kırım’dan getirilen Ermeniler de var. Kumkapı’da yaşayan Rumlar ve Ermeniler de 1453’ten sonra buraya yerleştirilenler. Bunların arasında Marmara Adaları’ndan gelenler var. Kapıdağ yarımadası yani Erdek ve civarından getirilenler de var. Ayrıca Kapadokya’dan getirilenler var. Kapadokya’dan gelenler genel olarak Türkçe konuşuyorlar. Türkçe konuşan Rumlar için farklı savlar var. Kapadokya’da bazı yerleşim yerlerinde Rumlar sadece Türkçe konuşurken, bazı yerleşim yerlerinde ise sadece Rumca konuşuluyormuş. Mesela Ürgüp’te ağırlıklı olarak Türkçe konuşulurken, Ürgüp’e 6 kilometre uzaklıktaki Sinasos’ta Antik Yunanca konuşuluyormuş. Yunanistan’da dile getirilen  bir sava göre, Kapadokya’daki Rumlar, Anadolu’nun eski medeniyetlerinin kalıntısı. Mesela Hititlerin… Ve bunlar zamanla Yunan medeniyeti içinde Yunanlaşmışlar. Türkçe konuşuluyor olması ise iki şekilde izah ediliyor. Bir sava göre bunlar Anadolu’ya ilk gelen Türk boyları. Bu sava göre, o Türkler Ortodoks Hıristiyan oldular ve Türkçeyi korudular. Bu sav Yunanistan’da hiç kabul görmüyor. Yunanistan’da daha çok kabul gören sava göre, 17. yüzyılda toplu olarak Müslüman olup Türkleşen Kapadokya Rumları Türkçe konuşmaya başladılar. Toplu İslamlaşma yerine bazı yerlerde “ya diliniz ya dininiz” denilmiş. Bir kesim de dinini tercih edip dilinden vazgeçmiş. Bu sav, tarihsel gerçeklerle ne ölçüde örtüşüyor, bilemiyorum. 
Öte yandan Kapadokya fakir bir bölge. Bugün nasıl Kapadokya’dan pek çok insan Avrupa’da işçi olarak çalışıyorsa, eski dönemlerde de 13-14 yaşına gelen bir erkek çocuk İstanbul’a gönderiliyor. İstanbul’da esnaflık yapan bir akrabanın yanında pişiyor. Biraz para toplayıp, köyüne geri dönüp evleniyor. Daha sonra tekrar İstanbul’a geliyor. Zaman içerisinde de ailesini alıp İstanbul’a yerleşiyor. İşte, Kumkapı gibi bazı semtlerdeki Türkçe konuşan Rumların hikâyesi böyle…  

Peki, Türkçe ve Rumca konuşanlar arasındaki ayrılık nerden geliyor?

İki ayrı kültür söz konusu. Kapıdağ yarımadasından yani bugünkü Erdek ve çevresinden gelenler aslen Miletlilerin soyundan geliyorlar. Yani Antik Yunan soyudur onlar. Kapadokya’dan gelenlerle aralarında önemli bir kültür farkı var. Türkçe konuşanlar daha çok kendi aralarında evleniyorlar. İki ayrı coğrafya, iki ayrı kültür söz konusu. Kumkapı’da Çifte Gelinler Caddesi sınır olmak üzere Gedikpaşa’ya kadar yukarı bölge Türkçe konuşanlarındı. Çifte Gelinler Caddesi’nden aşağıya sahile kadar olan bölgede ise Rumca konuşanlar yoğundu. Kendi aralarında evlenmeleri, kaynaşmaları zordu çünkü bir taraf doğru dürüst Türkçe konuşamazken, diğer taraf ise hiç Rumca bilmiyordu. Bu mesafe rekabeti de beraberinde getiriyordu. Kapadokyalıların Gedikpaşa, Kapalıçarşı ve civarında dükkanları vardı. Sahile yakın bölgede oturanlar ise taş işçiliğiyle ünlüydüler. Kapıdağ yarımadası da zaten taşlarıyla meşhurdur. Öte yandan bence İstanbul’un belki de en güzel iki kilisesi Kumkapı’dadır. İşte o rekabet nedeniyle bu iki kilise yapılmıştır. Kapadokyalılar Ayia Kiryaki Kilisesi’ni yaptılar. Kapıdağ’dan gelen Rumca konuşanlar ise Panayia Elpida Kilisesi’ni inşa ettiler.  

Kumkapı’da Ermeni nüfus da yoğun. Patrikhane de orada. Ermeni-Rum gerilimi ya da rekabeti de söz konusu mu?

Evet, bir rekabet söz konusu ama bu rekabetin ölçüsü ve sonuçları hakkında pek bilgi sahibi değilim. 

Konuştuğunuz yaşlı Rumlardan bu konuda bir şey duymadınız mı?

Hayır duymadım ama gözlemlediğim kadarıyla Rum-Ermeni rekabeti söz konusu. Mesela Rumlar der ki “Ermeniler Türklere bizden daha yakın”. Ermenilere sorsanız bunu kabul etmezler. Bu tür tartışmalar olduğunu biliyorum. Ayrıca günümüzde Rum-Ermeni evliliklerine olumlu bakılıyor. Ama geçmişte her iki tarafın da buna olumlu bakmadığını biliyorum. 

Aya Kiryaki Kilisesi
Aya Kiryaki Kilisesi

Kumkapı meyhanelerinden söz ediyorsunuz. Yaklaşık 400 yıldır Kumkapı, meyhaneleriyle ünlü bir semt. Bu sadece deniz kıyısında olmasıyla mı ilgili? 

Kumkapı meyhane kültürünün bu kadar gelişkin olmasının iki nedeni var. İlki, dediğiniz gibi deniz kıyısında olması. Bugün olduğu gibi önünden yol geçmiyor. Her türlü deniz mahsulü denizden geliyor. Ama ikinci nedeni ise Kumkapı’da pek çok bağ, bahçe, bostan var. Meyhane için deniz mahsullerinin yanı sıra bağ, bahçeden gelen roka, kırmız turp, taze soğan, kıvırcık var. Bir meyhane için gerekli her şey var Kumkapı’da. 

Günümüzde Kumkapı’nın halinden hiç kimse memnun değil. Kumkapı için çözüm öneriniz var mı?

Kumkapı’da yapılırken bir ailenin oturması için yapılmış evler, bugün merdivenaltı imalat için kullanılıyor. Bu evler artık ev olmaktan çıkmış. Gedikpaşa’ya doğru olan sokaklar böyle. Sahilde ise mülteciler bir evde 10 kişi yaşıyorlar. 
Şunu da ekleyeyim; Ermeniler günümüzde Rumlara göre nüfus açısından daha kalabalık bir azınlık. Kumkapı’daki Ermeni Patrikhanesi’ndeki Ermenice kaynaklara ulaşılarak semte dair pek çok bilinmeyen ortaya çıkarılabilir. Ben Rumca bildiğim için bu kitabı ortaya  çıkardım. Ermenice bilenler de Ermenice kaynakları okuyarak Kumkapı üzerine pek çok bilgiyi ortaya çıkarabilir. 

Orhan Türker kimdir? 

Orhan Türker, 1949’da İstanbul’da doğdu. Özellikle Moda’da geçen çocukluk yıllarında Rumlarla yakın ilişkisi sonucunda küçük yaşta Yuannca öğrenen Türker, Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda çalışan Türker, Yunanca tercüman-rehber lisansına sahip olarak turizm alanında çalıştı. ‘Mega Revma’dan Arnavutköy’e: Bir Boğaziçi Hikayesi’, ‘Galata’dan Karaköy’e: Bir Liman Hikâyesi’ gibi İstanbu’un farklı semtlerini konu alan pek çok kitaba imza atan Orhan Türker’in ‘Galata’dan Karaköy’e: Bir Liman Hikâyesi’ kitabı 2008’de Yunancaya çevrilip ‘İstanbul Limanı’nın Hikâyesi’ adıyla Yunanistan’da yayınlandı. 

Orhan Türker (FOTO: Berge Arabian)
Orhan Türker (FOTO: Berge Arabian)

Kitaptan 

Kondoskali’nin konumu

Kondoskali (Kumkapı), surlarla çevrili eski İstanbul’un Marmara Denizi yönündeki büyük semtlerinden biridir. Yeditepeli İstanbul’un ikinci ve üçüncü tepelerinin Marmara Denizi’ne doğru inen eteklerinde yer alır. 1934 tarihli ‘İstanbul Şehir Rehberi’ne göre, Kumkapı Eminönü ilçesinin bir nahiyesiydi. Günümüzde Eminönü ilçesi Fatih ilçesine katılmıştır. Kabaca 13 mahalleden oluşur. Bunlar; Bayram Çavuş, Çadırcı Ahmet Çelebi, Kazani Sadi, Katip Kasım, Mesih Paşa, Mimar Hayrettin, Mimar Kemalettin, Muhsine Hatun, Şehsuvar, Tavşantaşı, Tülbentçi Hüsamettin, Nişanca ve Saraç İshak mahalleleridir. Eski Kumkapı Rum cemaati kendi içinde bir düzenleme yaparak burayı iki kilise bölgesine ayırmıştır. Tepelerin eteklerinde yer alan Gedikpaşa, Ayia Kiryaki Kilisesi’nin semtini oluşturur. Kadırga ve Langa’yı birleştiren anayolla deniz arasında kalan geniş düzlükte ise bölgenin ikinci Rum cemaatini oluşturan  Panayia Elpida Kilisesi yer alır. 
1950’lerin ortalarında Marmara kıyıları doldurulup sahil yolu oluşturulmadan önce, Sarayburnu’ndan Kumkapı’ya sahilden ulaşmak mümkün değildi. Sahile yakın mahalleler Sirkeci ya da Yenikapı yönüne ulaşımı Kumkapı İstasyonu’nda duran trenlerle sağlardı. Beyazıt ve Çarşıkapı’ya daha yakın olan Gedikpaşa’ya ulaşım ise 1961’de kaldırılana kadar eski tramvay hattıyla sağlanırdı.    

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23494/kondoskali-den-kumkapi-ya-bir-semtin-hikayesi

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: