İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye’nin toplumsal belleğini yüklenen mekan: Hafıza Merkezi

Hafıza Merkezi.

Tam adıyla Hakikat Adalet Hafıza Merkezi.

Kasım 2011’de bir grup avukat, gazeteci ve insan hakları savunucusu tarafından Türkiye’nin bu üç kavrama fazlasıyla ihtiyacı olduğundan hareket ile kuruldu.

Amacı Türkiye’de gözaltında kayıplara, kamu görevlileri eliyle işlenen suçlara odaklanarak hem bir yüzleşme, hem adalet, hem de bir toplumsal hafızanın oluşmasını sağlamak.

Merkezin direktörü Murat Çelikkan, cezasızlık politikası nedeniyle, gözaltında kaybetme suçunun yeniden gündeme geldiğini, sokağa çıkma yasakları döneminde birçok ihlal yaşandığını söylüyor:

Bugünü irdelemeden geçmişten konuşmak imkansız hale geldi. Ne kaybedilen kişinin akıbetiyle ilgili ne de faillerin bulunması ve yargılanmasına yönelik gerekli adımların atıldığı bir ülke Türkiye. 1970, 1980, 1990’larda kaldığını zannettiğimiz bir suçun, cezasızlık uygulaması nedeniyle yeniden gündeme geldiğine tanık olmaya başladık.

Geçmişteki hak ihlallerine ilişkin hakikatlerin ortaya çıkmasına, toplumsal hafızanın güçlenmesine ve bu ihlallerden etkilenenlerin adalete erişmesine katkı sağlamayı hedefliyor merkez.

Bir nevi Türkiye’nin insan hakları bağlamında toplumsal belleğini sırtında taşıyor, geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi üstleniyor.

Hafıza Merkezi’nin direktörü Murat Çelikkan aslen gazeteci.

2011’den bu yana merkezin çatısı altında en fazla yoğunlaştıkları konunun gözaltındaki kayıplar olduğunu söylüyor.

“Gözaltındaki kayıpların sayısının 550 olduğu doğrulandı”

Çelikkan, “İnsanlara, karşı çıkılamayacak verilerle bu insanların kaybedildiğini, devletin bu işte rolü olduğunu gösterdiğimiz vakit hem bu insanların anısı, hem yakınlarının hukuk mücadelesi, hem de bu suçun işlenmemesi için toplumsal bilinç oluşmasına hizmet etmiş oluyorsunuz” diyor, merkezin ihtiyaçtan ortaya çıktığına işaret ediyor:

Türkiye’de işini iyi yapan ve güçlü insan hakları örgütleri olmasına rağmen o dönemde geçmişle yüzleşme konusunda çalışan bir örgüt yoktu. Biz geçmişle yüzleşme ve ağır devlet suçları hakkında çalışmak üzere kurulduk. Bu çok geniş bir alan olduğu için uluslararası standartlarda belgeleme çalışması yapabileceğimiz bir alan seçimi gerekiyordu. Türkiye’de darbeler, Ermeni Soykırımı, faili meçhuller gibi bir dizi alan var. Güncel bir sorun olduğu için Kürt meselesine ve özel olarak zorla kaybetmelere yoğunlaşmaya kara verdik. ‘Gözaltında kayıplar’ olarak doğrulanmış bir liste ve rakam yoktu. İddia edilen Türkiye’de yaklaşık bin 300 kişilik bir kaybetme listesi vardı. Bugün 550 ismi hukuki süreçleriyle birlikte ve hikâyeleriyle doğrulanmış bulunuyor. Bunu da Hafıza Merkezinin kamuoyuna açık olan veri tabanında görmek mümkün.

Merkez ciddi bir belgeleme çalışması yürütüyor.

Çelikkan’a göre bunun hem hukuki hem toplumsal boyutu var.

Yani merkez bir yandan devletin rolünü vurguluyor bir yandan gözaltındaki kayıpların yakınlarının hukuk mücadelesini ortaya koyuyor.

Tabii işin belki de en önemli kısmı toplumsal bilinç oluşması için üstlenilen misyon.

Çelikkan, o misyonu “Bu suçun işlenmemesi için toplumsal bilinç oluşmasına hizmet etmiş oluyoruz” sözleriyle tarif ediyor.

“Suçlar bireysel değil sistematik”

Hafıza Merkezi’nin ortaya koyduğu en mühim iddia bu.

Çelikkan yaptıkları çalışmalardan bahsederken merkezin bir dizi kitap ve rapor ortaya çıkardığını belirtiyor.

’90’larla yüzleşmek için’, ‘Geçmişten öğrenmek, bugünü değiştirmek’, ‘Türkiye’de hafızalaştırma’, ‘Kayıplar nerede?’ o çalışmalardan bazıları.

Çelikkan söz konusu çalışmaları hem ilgili bakanlıklara hem milletvekillerine hem de siyasi partilere sunma imkanları olduğunu belirtiyor.

Özellikle 2012-2015 arasındaki Çözüm süreci döneminde Hafıza Merkezi’nin TBMM’deki çeşitli komisyonlarda sunumlar yaptığını hatırlatıyor Çelikkan.

Çalışmalarının sonuç alınabilmesi için bir barış ortamının elzem olduğuna vurgu yapıyor.

Murat Çelikkan, 2015’ten sonra çalışmalarını bu şekilde sürdürmenin imkânı kalmadığı kanaatinde:

Çünkü hemen soruşturmaya uğruyorsunuz, hakkınızda davalar açılıyor. Video sanatçılarından, fotoğrafçılardan, grafiklerden oluşan genç bir grup önce bizim verilerimiz özerine çalışıp bir dizi proje geliştirdi. Girişte gördüğünüz kaybedilenlerin mermer anıtları o projelerden biri. Bunu diğer sivil toplum örgütleri içinde uygulama devam ediyoruz. Baskı dönemleri bir yandan da kaçınılmaz olarak insanın yaratıcılığını zorluyor. Yaptığımız işi yapmaya devam edeceğiz ve bu hem geleneksel hem yeni yöntemleri de hayata geçirmeye çalışacağız.

“Suç işleyen kamu görevlileri sorunu”

Hafıza Merkezi direktörü Murat Çelikkan, ‘Zorla kaybetmeler’, ‘kent savaşları’ gibi süreçlerdeki sivil ölümleri belgelemeye çalıştıklarını belirten Çelikkan, suç işleyen kamu görevlilerine uygulanan cezasızlık politikasının yarattığı olumsuz sonuçlara dikkat çekiyor:

Cezasızlık, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana giderek daha da artan ve kemikleşen bir süreç. Suça karışan kamu görevlerinin yargılanamaması, yargılandığında da ceza almaması için oluşturan kalkan meselesi. Bu alanda hem hukukçu arkadaşlarımızın hem diğer arkadaşlarımızın sürdürdükleri çalışmalar var. ‘Faali belli’ diye bir sitemiz var. Başlıca yüzleşme davalarını ve cezasızlığın olduğu davaları izliyoruz. Sonuçlarını yazıyoruz, değerlendirmeler yapıyoruz. Barış alanında çalışma yürütüyoruz. Çünkü bizim çalışmalarımızın sonuç alabileceği ortam bir barış ortamı.

“Nazilerden bu yana bir uygulama: Zorla kaybettirme”

Zorla kaybettirme terimi aslında bu topraklara çok yabancı değil.

Birleşmiş Milletler Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşmeye göre ‘zorla kaybetme’ terimi, “(…) devlet görevlilerinin ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişilerin ya da kişi gruplarının gözaltına alma, tutuklama, kaçırma ya da diğer herhangi bir biçimde özgürlükten yoksun bırakması ve bu durumdaki bir kimseyi, özgürlükten yoksun bırakmayı kabul etmenin reddedilmesi veya kaybedilen kişinin akıbetinin ya da nerede olduğunun gizlenmesiyle, hukukun koruması dışına çıkarması(…)” durumunu ifade ediyor.

Bir başka deyişle tarihinde darbeler, etnik çatışmalar ve iç savaşlar olan devletlerin muhalif grupları bastırma ve sindirme amacıyla uyguladığı şiddet yöntemlerinden biri olarak biliniyor.

Çelikkan, bunun Nazi Almanya’sı döneminden bu yana uygulandığını anımsatıyor, Türkiye için 90’lı yıllarda kaldığı zannedilen suç günümüzde de gündeme gelebiliyor:

Nazillerden bu yana dünyanın birçok ülkesinde insanlara uygulanmış çok ağır bir suç. İnsanlığa karşı suç olarak nitelendiriliyor. Ne kaybedilen kişinin akıbetiyle ilgili ne de faillerin bulunması ve yargılanmasına yönelik gerekli adımların atılmadığı bir ülke Türkiye. Dolayısıyla bu suç uluslararası bir suç. 1970, 1980, 1990’larda kaldığını zannettiğimiz bir suçun, cezasızlık uygulaması nedeniyle yeniden gündeme geldiğine tanık olmaya başladık.

“Baskılar, davalar dernek çalışmalarını aksatıyor”

15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL ilan edilmesiyle birlikte birçok dernek, STK ve vakfın kapatılması, çalışanlarının tutuklanması sürecinin Hafıza Merkezi’ni de etkilediğini söylüyor Çelikkan.

Bir bakıma merkezin avukatları Hafıza Merkezi’nin kuruluş amaçları için çalışmak yerine kendilerini savunmaya enerji harcamak zorunda kalıyor:

Hem insan hakları örgütleri açısından, hem sivil toplum örgütleri açısından oldukça güç bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’deki darbe girişimi sonrasında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle bini aşkın dernek, vakıf kapatılıp, mallarına el konuldu. Kürt illerindeki sivil toplum örgütlerini hemen hemen hepsi hedef alındı ve kapatıldı. Bu baskı farklı şekilde devam ediyor. Dernek kapatma gibi değil, dernek çalışanları hedeflenerek dernekler paralize edilmeye çalışılıyor. Ben Özgür Gündem gazetesiyle dayanışma davasında hüküm giyerek cezaevine girdim. İletişimden sorumlu olan arkadaşımız dernek telefonu üzerine kayıtlı olduğu için barış konusunda RT ettiği paylaşımlardan 16 ay hapis cezasına çarptırıldı. Diğer direktörümüz Gezi Davası soruşturması nedeniyle gözaltına alındı. Bu tabi dernek çalışmalarını aksatan bir uygulama ayrıca avukatlar söz konusu alanlarda çalışmaları gerekirken, savunmaya yönelip, oraya ağırlık vermek zorunda kalıyor ve işi aksatıyor, bu durum derneği paralize ediyor. Yargıyla kurulamayan denetim de basın yoluyla kuruluyor. Karalama kampanyaları ve hedef gösterme kampanyaları, en son İnsan Hakları Derneği Eş Başkanı Eren Keskin’in hedef gösterilmesini yaşadık. Hem hak örgütleri, hem sivil toplum örgütleri oldukça zorlu bir zamandan geçiyor. Bunların dışında derneklere ekonomik baskıda uygulanıyor. Gelen müfettişler her an büyük para cezaları çıkartabiliyor.

“Bugünü irdelemeden geçmişten konuşmak imkansız”

Sokağa çıkma yasakları ve kentlerdeki çatışma sürecinde yaşananlara ilişkin de belgeleme çalışmaları yürüttüklerini söyleyen Çelikkan, “1990’lı yıllarda yakınları kaybedilerek bulundukları yerlerden göç edip Cizre’ye yerleşmiş olan o ailelerin bu sefer belki babaları değil ama çocuklarını kaybettikleri bir süreç yaşandı. Dolayısıyla bizim içinde bugünü irdelemeden geçmişten konuşmak imkânsız hale geldi” tespiti yapıyor.

“İnsan hakları gönüllülük işi”

Çelikkan, Türkiye’de ve dünyada insan hakları mücadelesinde gönüllülüğün önemine değiniyor, yaptıklarını daha çok bilgi üretme üzerine dava takibi olarak nitelendiriyor:


Independent Turkce

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: