İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ERMENİLER’DEN SONRA RUMLAR, MI?

***HyeTert, bu kaynağın ve/veya içeriğin yanlış ve/veya yanıltıcı bilgiler ve/veya soykırım inkarcılığı, ırkçılık, ayrımcılık ya da nefret suçu içerdiği/yaydığı kanısındadır. Metni paylaşmadan önce bu uyarıları göz önüne alarak, içeriği ve/veya kaynağı güvenilir kaynaklardan kontrol ediniz.***

Oğuz ÇETİNOĞLU

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU’nun Açıklamaları

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle yaptığımız bir röportajda; ‘Rumların sosyal hayatımızda önemli yeri vardır.’ Demiştiniz… Nereden gelen ve nasıl bir önem söz konusudur? 

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu: Türkiye’deki Rum hareketlerinin ciddîye alınmasını gerektiren konular; Fener Rum Patrikhânesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Pontusçuluk ve Rum dönmeleri başlıkları altında incelenebilir.

Fener Rum Patrikhânesi’nin kuruluşu Bizans dönemine kadar uzanmaktadır. Siyasî faaliyetleri ise, 1453’ten sonra, Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Rum-Ortodoks cemaatini teşkilâtlandırıp başlarına patrik seçtirerek, ‘millet başkanı’ statüsüyle hem rûhânî, hem de sosyal alanda yetkiler vermesiyle başlar.

Patrikhâne, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında bile böylesine geniş imtiyazlara sâhip olmamasına rağmen; özellikle Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme devirlerinde kendisine sağlanan bu imtiyazları devlete karşı bir silâh olarak kullanmıştır, kilise cemaatinin millî duygularını sürekli körükleyerek, Yunan-Rum milliyetçiliğinin temsil odağı olmuştur. ‘Megalo Idea’ fikri, temel dünya görüşü olmuştur.

Çetinoğlu: Lozan Antlaşması’ndaki boşluktan mı? 

Prof. Erzurumlu: Fener Rum Patrikhânesi, tek başına bir kurum olarak Lozan Antlaşması’nda yer almamıştır. Yâni; Lozan Antlaşması’nda, Patrikhâne’yi ilgilendiren özel bir madde yoktur. Kısaca, Patrikhâne’nin tek hukukî ve sosyal dayanağı, Türk devleti ve Türk milletinin hoşgörüsüdür. Ancak Patrikhâne, bunu, sonuna kadar istismar etmiştir ve etmeye devam etmektedir.

Türk Devletini oluşturan bütün kurum ve kişiler, TC. Devleti’nin kanunlarına uymak mecbûriyetindedir. Patrikhâne, T.C.’nin bir kurumu olarak- bu devletin kanunlarına uymak mecbûriyetindedir. Kendisini millî kanunlarımızın üstünde görmek gibi bir lükse sâhip değildir.

Çetinoğlu: İkaz edilmemiş mi?

Prof. Erzurumlu: Patrik seçimi konusunda, Patrikhâne’ye iki tebligat yapılmıştır. İlki 1923 yılındadır.  İkinci tezkere ise 1970’de verilmiştir: ‘Patrik seçiminde bir aksaklık olduğu kanaatine varılırsa, Vali, patriği tâyin edebilme hakkına sâhiptir.’ kararını içermektedir. Bu ikinci tezkere maalesef hiç uygulanmamıştır.

İstanbul Valiliği’nce hazırlanan 1092/6-12 sayılı ve 1923 yılına ait birinci tezkereye göre; Patriğin Türk vatandaşı olmasının şart olduğu gibi Ortodoks olmasına rağmen Türk vatandaşı olmayan veya Türkiye’deki metropolitliklerde görev yapmayan papazların Patrik olarak seçilmeleri de engellenmiştir.

Çetinoğlu: Hangi idârî ve hukûkî makamlara bağlı oldukları da tespit edilmiştir…

Prof. Erzurumlu: Fener Patrikleri, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre, idârî açıdan, Eyüp Kaymakamlığı’na, Fatih Savcılığı’na ve İstanbul Vâliliği’ne bağlıdırlar. Çoğu cemaatsiz 18 metropolit tarafından yapılan seçimin onayını İstanbul Valiliği verir. Buna göre, patriğin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki en yüksek dereceli muhatabı İstanbul Vâlisidir.

Çetinoğlu: Meselenin târihî geçmişine kısa bir göz atabilir miyiz?

Prof. Erzurumlu: 1820-1821 Mora İsyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biridir. Sultan İkinci Mahmud Han’ın dönemindedir. Sadrazam, Benderli Ali Paşa’dır. Fener Rum Patriği koltuğunda Gregorius oturmaktadır devletin yaptığı araştırmalar, isyandaki Rum ve Patrikhâne parmağını ortaya koydu. Benderli Ali Paşa’nın emriyle yapılan Patrikhâne’deki aramada, Mora İsyanı ile ilişkilerini ortaya koyan belgelerin bulunması üzerine, Patrik Gregorius tevkif edildi. Yapılan muhakemesinde suçlu bulunarak Patrikhâne’nin orta kapısı önünde idam edildi. Olaydan sonra, gizli olarak toplanan Patrikhâne yönetimi, aynı yerde bir ‘Türk devlet adamı asılana kadar kapının kapalı tutulmasına’ karar verdi. Söz konusu kapı, Cumhuriyet dönemine kadar zincirlenmiş olarak tutuldu. Daha sonra kaynaklanarak, kapalı hâlde tutulmaya devam etti. (Hâlen, bu kapı Patrikhâne çevrelerinde ‘Kin Kapısı’ olarak anılmaktadır.)

Çetinoğlu: Bu hâdise üzerine bâzı düzenlemeler yapılmış olmalı…  

Prof. Erzurumlu: Lozan Andlaşması’nda, hakkında hüküm olmaması dolayısıyla, Patrikhâne’nin çalışmaları ile ilgili olarak, Atatürk tarafından bir dizi kaideler belirlenmiş ve yürürlüğe konmuştur. Bu kurallara göre, ‘Patriğin T.C. vatandaşı olması, Türkiye’de ikamet ermesi’ bağlayıcı şart olmuştur. Atatürk’ün koyduğu bu kaideleri bozmak isteyen güçler, 1925 yılında yabancı uyruklu Konstantin Araboğlu’nu patrik seçtirmişlerir. Ancak devletimizin başında Atatürk vardı. Çakma patrik Araboğlu, 29 Ocak 1925’te sınır dışı edilerek yeni patrik seçilmiştir.

Çetinoğlu: Soınrasında durum nasıl değişti?

Prof. Erzurumlu: 1930’a kadar ‘başpapaz’ olarak anılan Patrikhâne başkanı, bu târihten itibâren ‘patrik’ unvanıyla anılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın çalkantılı döneminde ve hemen sonraki yıllarda, Patrikhâne’nin ve 1946’da seçilen patrik Maksimos’un Sovyet taraftarı olduğu iddiaları yaygınlaşmıştır. ABD’nin de etkisi ile yeni aday aranmaya başlamış ve sonunda Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenagoras üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Ancak, Athenagoras’ın T.C. vatandaşı ve Türkiye doğumlu olmaması tâyinine engel görülmüştür. Patrik Maksimos, 1948’de istifa ettirilerek, yerine bir gecede Türk vatandaşı yapılan Athenagoras tâyin edilmiştir. Kendisi, Atatürk’ün nutuk’ta anlattığına göre: ‘Anadolu’daki Rum azınlıkları kışkırtmak üzere kurulan Pontusçu ‘mavri mira’ teşkilâtının kurucusudur.’

Çetinoğlu: Athenagoras mı?

Prof. Erzurumlu: Evet!

Çetinoğlu: Dost kazığı… Sonra Efendim…

Prof. Erzurumlu: Fener Rum Patrikhânesi’nin, Hıristiyan dünyası ile ilişkileri, Athenagoras döneminde sıklaşmıştır. 1972’de ölümünden sonra yerine 16 Temmuz 1972’de seçilen Gökçeada ve Bozcaada Metropolidi Dimitrios’un patrikliği döneminde, Patrikhâne’nin Hıristiyan dünyası ile ilişkileri daha da artarak devam etmiştir. Bu gelişmede, değişen dünya dengelerinin yanında, Türkiye Cumhuriyeti’nin başında, maalesef, Atatürk gibi bir devlet adamının olmaması da rol oynamıştır.

Dimitros’un 1990 yılında ABD ziyâreti, Patrikhâne açısından bir dönüm noktasıdır. Bu ziyârette patriğe, -hiçbir hukukî dayanağı olmamasına rağmen- ‘Ekümenik Cihan Patriği’ unvanı verilmiştir. Bu unvan, Fener Rum Patrikhânesi’ne, ne yazık ki, cihanşümul boyut kazandırmıştır. Zira Ekümenizm, Fener Rum Patrikhânesi’nin bütün dünya Ortodoks Hıristiyanlarının merkezi olması, T.C. kanunlarının üstüne çıkarak milletlerarası hüviyet, sonuçta özerk bir statüye kavuşması anlamına gelmektedir.

Çetinoğlu: O dönemde batıcı mikrofon ve kalem erbabı, bu statünün Türkiye’ye de itîbar kazandırdığını iddia ederek Amerika ve Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürmüşlerdi…  

Prof. Erzurumlu: Evet! Dimitrios’un, 1991’de ölümü ile patrik seçilen T.C. uyruklu Kadıköy Metropolidi Bartholomeos’un dönemi, Patrikhâne’nin hızla dışa açıldığı çok hareketli bir dönemdir. Bartholomeos, milletlerarası konjonktürün de sağladığı imkânlarla popülaritesnii gittikçe artırmaktadır.

Çetinoğlu: Neler oldu?

Prof. Erzurumlu: Örnek olarak, 1994 Nisan ayında Avrupa Parlamentosu’nun dönem açılış konuşmasını teamüllere aykırı olarak gerçekleştirdi. O güne kadar bütün açılış konuşmaları devlet başkanları tarafından yapılmıştı. Patrik’in, ‘dinî lider’ olarak konuştuğunu söylediği parlamentoda, ‘Bizans Devlet Başkanı’ gibi ağırlandığı ortaya çıktı.

Çetinoğlu: O günlerde kapı meselesi de gündeme gelmişti…

Prof. Erzurumlu: Evet! Doğru Yol Partisi – Refah Partisi koalisyonunun hükümet sözcüsü, dinler arası diyalog açısından, ‘kin kapısının açılmasının olumlu bir jest olacağını’ ifâde etti.  

Çetinoğlu: Bu ifâde bir mânâda T.C. Hükümetinin tâlimâtı, hiç değilse teklifidir. Neticesi hakkında bilgi lütfeder misiniz? 

Prof. Erzurumlu: Bartholomeos 16.12.2006 târihinde, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’le yaptığı röportajında şöyle demiştir: ‘Buna, kin kapısı demek yanlış. Bizler bunu hiçbir zaman kin kapısı olarak görmedik. Türkler de görmüyordu, ama son zamanlarda bir kişi bu kelimeyi icat etti. Bizim asıl cemaatimiz Yunanistan’da. Bu kapıyı açarsak orada çok tepki alırız. Ayrıca bu kapının açılması da mümkün değil. Çünkü betonla yere gömülmüş.’

Çetinoğlu: Bütün bu işler olurken Pontulusçuluk çalışmaları da devam ediyor…

Prof. Erzurumlu: Dünyadaki gelişmeleri kendi arzuları doğrultusunda yönlendirmek durumunda olan güç odakları, ülkemizin parlak geleceğini de kendi istedikleri doğrultuda şekillendirebilmek için yeni problemler ortaya çıkarmaktan çekinmemektedirler. Batıdan Yunanistan, Almanya ve ABD’nin desteklediği; son derece hareketli olan Kafkasya ile târihî ve coğrafî yakınlığı, Karadeniz bölgemizin hedef alınmasına vesile olmuştur.

Şüphesiz ki Pontusçuluk çalışmaları henüz ciddî boyutlara ulaşamamıştır. Unutulmaması gerekir ki, 1960’1ı yıllarda Doğu ve Güneydoğuda başlayan Kürtçülük çalışmalarına dikkati çeken büyük dâvâ adamı Hüseyin Nihal Atsız, 141 ve 142. maddeden hapse mahkûm edilmiştir.  1970’lerde Abdullah Öcalan’ın etrafındaki 3-5 kişiyi ciddiye almayan ve hattâ devlet kurumlarında (?) görevlendiren anlayış, 1984’te Şemdinli ve Eruh baskınlarını da ciddiye almamış, ‘gösteriler 3-5 eşkıyanın işidir’ denilerek küçümsenmiştir. Bütün bu gelişmeler, yâni olayları ciddiye almamak, yüce devletimize ve aziz milletimize çok pahalıya mal olmuştur. Pontusçuluk çalışmalarına dikkat çekmek isteyen bütün çalışmaların maksadı ise, bu devletin ve milletin yeni bir 20-30 yılının, 30.000 canının, 110 milyar dolarının kaybolmamasını sağlamak, geleceğinin engellenmemesini bugünden temin etmek içindir.

Çetinoğlu: Türkiye’ye gelen 5.300.000 Suriyelinin sebebiyet verdiği ve de vereceği zararlar yanına yeni ve büyük problemler tezgâhlanıyor. Pontusçuluk çalışmalarının arka plânından da bahseder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Pontusçuluk çalışmalarının arkasında gözüken ilk ülke Yunanistan’dır. Batının şımarık çocuğu konumundaki komşumuzda, hâlen yüzlerle ifâde edilen sayıda devlet kontrolünde-desteğinde sivil toplum örgütü bu konuda faaliyet göstermektedir.

Öte yandan Almanya, gizli servisi ve değişik vakıflar aracılığıyla, Pontusçu faaliyetleri desteklemekte ve hatta plânlayıp yürütmektedir. Bu cümleden olarak, Bundesnachrichtendienst (BND- Batı Alman Gizli Servisi) üyesi olan Wolfgang Feurstein,  Laz varlığının ve kültürünün Türk millî kimliğinden ayrı olduğunu ispatlamaya ve bu görüşünü yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. İleri sürdüğü ‘Koçkar Kültür Halkası’ teorisi çerçevesinde etnik ayrımcılık gayreti içerisindedir. Türkiye’ye sayısız kereler gelip-giden söz konusu kişinin 20 yıl önce ülkeye girişi yasaklanmış olmasına rağmen; çevresine aldığı çok az sayıda kişi ile çalışmalarına devam etmektedir. Önder Soysal, Neal Ascherson, Cengiz Kibaroğlu ve Ali İhsan Aksamaz’ın aktif olarak katıldığı bu çalışmalarla Laz dili ve alfabesi inşâsına çalışılmakta; Almanya’da basılan kitaplar ve periodikler gizli olarak Türkiye’ye sokulup dağıtılmaktadır.

Öte yandan; söz konusu ekip, Türk diye bir milletin olmadığını, ‘Türk varlığını (milletini) Atatürk’ün içki sofralarında meydana getirdiği’ ifâdelerini tahkir ve tahrik edici bir üslupla ifade etmektedir. 

Çetinoğlu: Yalana dayalı iftirâlarını  kendi ifâdeleriyle nakleder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Şöyle diyorlar: ‘… Bu arada bir sıradan katil diktatör çıkıp, içki sofrasında uydurduğu ve o ülkenin hiçbir halkının dili, dini, genel olarak kimliği ve târihi ile hiçbir alâkası olmayan bir uydurma ulus tasarlasın. Bu ulusa gerçek dışı bir târih uydursun. Bir dil uydursun… Bu uydurmalar, içki sofrasında uydurulan bu ulus zırvasına dayanan proje, önce Kürt ulusal mücâdelesinin yükseldiği 1984 sonrası dönemde yerle yeksan oldu…’

Çetinoğlu: İddia sâhipleri hakkında tahkikat, tâkibat açılmadı mı?

Prof. Erzurumlu: Bu konuda hiçbir açıklama yapılmadı. Tahkikat, tâkibat açıldı ise kamuoyuna bilgi verilmedi. 

Çetinoğlu: ABD Türkiye aleyhindeki komploların neresinde yer alıyor?

Prof. Erzurumlu:  ABD, 19. yüzyılın ikinci yansından itibâren Yakın Doğu ve Asya’ya açılmanın kapısı olarak gördüğü Türkiye’ye yoğun bir kültür saldırıları uygulamıştır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Anadolu’daki Amerikan kolejlerinin sayısının 250 civarında oluşu dikkati çekmektedir. Bunların içinde 3’ü ayrılıkçı faaliyetlerde son derece önemli roller üstlenmişlerdir. Harput Amerikan Kolejinin Ermeni ve Kürt ayrımcılar, Merzifon Amerikan Koleji’nin Pontusçular, Robert Koleji’nin ise Bulgar ayrımcılar konusundaki faaliyetleri inkâr edilemez gerçeklerdir. Bu noktada, 1904’te ilk defa İnebolu Pontus Kulübünün Amerikan Rum göçmenlerden rahip Klematyos tarafından kurulması; Merzifon Amerikan Koleji müdürü White’ın, kulüplerin kurulması ve gelişmesine yaptıkları yönlendirici katkıları, bilinen târihî gerçeklerdir.

1999’da, ABD büyükelçisinin Karadeniz’deki vatandaşlarının durumunu görmek maksadı ile Trabzon’a yaptığı gezide (bölgede, sadece 2 ABD vatandaşı vardı) sorduğu: ‘Karadeniz’de Hıristiyan var mı?’, ‘Bölgede Müslümanlaşmamış Rum ve Hıristiyan var mı?’ sorularını iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değildir. Bölgede, Avrupa ve ABD kaynaklı, ilmî araştırma kisvesi altında antropolojik-stratejik çalışmalar yapılmaktadır.

Çetinoğlu: Bir de ‘Rum dönmeleri’ meselesi var.

Prof. Erzurumlu: Rum dönmelerinin Türkiye’deki nüfusu 16-20 bin arasında değişmektedir. Bu kadar az sayıdaki Rum için azınlık mücâdelesine girilmesi ve hele hele Rum katliâmı ve dönmelerinden bahsedilmesi fazlaca anlam taşımamaktadır. Olay, Yunanistan-Almanya-ABD ve İngiltere destekli Pontusçuluk çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Bu çalışmalarda, Türklerin, 1916-1923 yılları arasında 350 bin Pontusluya soykırım uyguladığı iddia edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’de yaşayan 700 bin Pontuslu’dan 350 bininin katliam ve sürgün yoluyla yok edildikleri ve ancak 180 bininin Yunanistan ‘a dönebildiği belirtilmektedir.

Bu iddialara göre; Osmanlı’nın son dönemlerinde, Doğu Karadeniz bölgesinde 250-260 bin civarında Rum yaşamaktaydı. Justin McCarthy’e göre, bu rakam 260 bin 313’tür. Dolayısıyla, 260 bin Rum’un yaşadığı bir bölgede 350 bin kişinin soykırıma uğradığını iddia etmek, hayâl ürünü olmaktan ileriye gitmemektedir. Öte yandan, mübâdele yoluyla Yunanistan’a giden Pontusluların sayısı, 1928 Yunanistan nüfus sayımı istatistiklerine göre 182 bin 169’dur. Bu rakama, 1922’den itibaren 1928’e kadar ölenlerin sayısı da eklendiğinde miktar 200 bin civarında olmaktadır. 1922-1928 yılları arasında ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkelere göç edenler de eklendiğinde rakam 210 bin civarına ulaşmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı ve onu tâkip Kurtuluş Savaşı süresince içimizde bulunan Rum nüfus, Batılı devletlerin de kışkırtmaları ile Türk ahaliye karşı soykırım düzeyinde eziyetler, baskılar ve cinâyetler işlemişlerdir. Bu vicdansızlığa ve zulme karşı koymaya çalışan Türk milleti, uzun süre çete savaşlarını yürütmüş; daha sonra millî ordunun kurulmasıyla Rum ve Ermeni eşkıyanın kökünü kazımıştır. Bu arada, Batı’ya kaçanlar olmuştur. O yıllardan günümüze kadar yürütülen Pontusçuluk ve misyonerlik çalışmaları hakkında daha geniş bilgiye 2001 târihli çalışmamızdan ulaşmak mümkündür.

Çetinoğlu: Meselenin günümüze kadar gelen boyutu hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Meselenin günümüze kadar gelen boyutu, 20. yüzyılın başında gelişen olayların akabinde meydana gelen Rum dönmeleri meselesidir. Hemen belirtelim ki, o zamanlar, memleketimizde yaşayan Rumlar, sebep oldukları acı olayların faturasını ödemek mecbûriyetinde kalacakları korkusuyla Türkiye’yi terk ederek başta Yunanistan olmak üzere Batılı ülkelere göç etmişlerdir. Kalanların tamamı ise, mübadele kapsamında Türkiye’den ayrılmışlardır. Kısacası, yaşanan olaylardan sonra, Rum nüfusta ‘dönme olayı’ yok denecek seviyededir. Olanlar, ancak bir-iki hânelik rakamlarla ifâde edilebilirler. Bunlar abartılmakta ve özellikle Karadeniz’in, İstanbul’un, Adaların en iyi kıyı şeridindeki bazı yerleşim yerlerinin Rum bölgeleri oldukları iddiasında bulunulmaktadır. Bu iddiaların, târihî açıdan hiçbir değeri ve dayanağı yoktur. Öte yandan özellikle Karadeniz Bölgesi için ileri sürülen, bölgenin târihî sâkinlerinin Pontus-Rum oldukları; Osmanlı döneminde din değiştirerek Müslüman oldukları iddiası, saptırmadan ibârettir. 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu. 

1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin Uygulama Hastahânesi Baştabi oldu. 2011 yılından itibâren Cerrahî Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır. 

Prof. Erzurumlu, evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir. 

Yayınlanmış kitapları:

Koca Reis Fahri Uzun, Mustafa kafalı, Devlet, 21. Yüzyılda Türk Cihan Hâkimiyetinin Jeopolitiği, Geçmişten Günümüze Mistisizm ve tasavvuf, Türklüğe Bakış, El Neştere Değince, Gerçeğe Hu diyelim / Alevilik ve Bektâşiliğe Farklı Bir Bakış, Ne Amerika, Ne Rusya, Ne Çin / Her Şey Türklük İçin.    

https://www.oncevatan.com.tr/ermenilerden-sonra-rumlar-mi-makale,47089.html

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: