İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye Rusları: Hatırlanmayanlar, görülmeyenler, bedel ödetilenler

Erdem Şimşek

Gazeteci-Yazar Vercihan Ziflioğlu’nun Beni Unutma Rusyam isimli kitabı, Türkiye’de yaşayan Beyaz Ruslar’ın 100 yıllık travmalarını sayfalarına taşıyor

Ekim Devrimi sonrasında yaklaşık 200 bin Rus’un Türkiye geldiğini biliyor muydunuz? Türkiye’de kültürel ve sosyal ortamlara yaptıkları etkileri? Açıkçası yeterince tarih okumayan ben, Vercihan Ziflioğlu’nun kitabını görene kadar bilmiyordum. Gazeteci-Yazar Vercihan Ziflioğlu, “Beni Unutma Rusyam” isimli kitabında Ekim Devrimi sonrasında Türkiye’ye kaçan, unutulan, görülmeyen ve bir anlamda bedel ödetilen 200 bin Beyaz Rus’un hikayesini anlatıyor. 38. Uluslarası İstanbul Kitap Fuarı’nda Belge Yayınları ve Kuzey Işığı Yayınları’nın ortak düzenlediği “Rusya’nın Konuşulmayan Acıları” başlıklı söyleşide bu yüz yıllık travmaya dair hikayeleri dinledim. Vercihan Ziflioğlu ile birlikte PAE Fukaraperver Cemiyeti Başkan Yardımcısı Kazmir Pamir ve Ziflioğlu’nun Hürriyet Gazetesi döneminden iş arkadaşı, gazetenin eski Satın Alma Yöneticisi Nikifor Bilak’ın da katıldığı ve Yeşim Çobankent’in yönettiği bu söyleşide yapılan konuşmaları aktarmadan önce bir ara not geçelim.

İdeoloji ve katılaşmak

Sosyalizme inanç, burjuva ve işçinin iki farklı insan olduğu inancıyla başlıyor. İnanç diyorum, çünkü ideolojiler çok kolay bir şekilde inanca dönüşebiliyor. Eşitlikçi, kardeş bakış, insani bakışı katılaşan çemberleri içinde bir çırpıda eritebiliyor. Bu katılaşma, yalnızca sosyalistlere özgü bir durum değil, burada bir ideoloji eleştirisi değil, ideolojinin katılaşma, dinleşme eleştirisi yapıyorum. Bir işçinin buruvaya dönüşebildiği gibi burjuvaların işçiye dönüşebiliğini unutuyoruz. Her ikisinin insan olduğunu da, sınıfları sistemlerin verdiğini de… Zaman, insanları dönüştürürken, fikirlerimizi sabit tutarak, o değişen, dönüşen insanları yargılamaya devam edebiliyoruz. Hak ihlallerine de uğrasalar, hatta onlar değil, çocukları da uğrasa “Bize ne” diyebiliyoruz.

Kitap, yayıncıların ideolojisine takılmış

Edebiyatla ilgilenen, romanlar okuyan veya farklı kültürlerle etkileşimde olan insanların daha esnek olabildiğini düşünüyorum. Yalnızca kuru tarih, teori okuduğumuzda ise birer ideoloji kılıcına dönüşebiliyoruz. Beyaz Ruslar’ın hikayesinde de durum biraz bu. Vercihan Ziflioğlu, büyük bir yoğunlaşmayla, emekle yazdığı kitabı için uzun süre yayıncı bulamamış, çünkü hepsinin bir ideolojisi var! İşin insani yanıyla ilgilenen çıkmamış. Bu yüzden Ziflioğlu, “Rusya dahil geniş bir coğrafyada bu insanların acısını gören, duyan yok. Aslında bedel ödetiliyor. Bunu çok net görebiliyoruz” diyor.  Ziflioğlu, İstanbul’daki yayınevlerine bakmayı bırakıp alternatif arayışına gitmiş ve ne güzel ki Kuzey Işığı Yayınları ile buluşmuş ve bu özel kitabın basılması sağlanmış.

Kitabın ortaya çıkış süreci

Ziflioğlu, kitabının başında Beyaz Rus kavramına açıklık getiriyor. Ziflioğlu’nun aktardığına göre Beyaz Ruslar,  Çarlık dönemi Rusya’sında asiller ve saraya yakın kişiler. Ekim Devrimi ile birlikte kaçmak zorunda olan bu Ruslar’a Beyaz Ordu’dan hareketle, Beyaz Rus deniliyor. Yani farklı bir ırk değiller. Ziflioğlu, söyleşide çocukluk yıllarından itibaren aslında kitabın kendi kendini yazmaya başladığını, aile dostu Beyaz Ruslar’ın hep hayatının içinde olduğunu anlattı. Yıllar sonra, kendisinin uzun zaman Rum zannettiği ama aslında Beyaz Rus olan eski iş arkadaşı Nikifor Bilak da kitabın ortaya çıkmasında önemli bir etken olmuş. Ziflioğlu, bir akşam rüyasında üç kubbe arasında bir halata asılı, öylece sallanan kirlenmiş bir gelinlik görüyor. Rüyanın ertesi günü de Nikifor Bilak’tan bir telefon alıyor. Bilak, bugün Karaköy’de yer alan ve yıllardır Beyaz Ruslar’ın kullandığı üç çatı kilisesinin otel yapmak üzere yıkılma tehdidi altında olduğunu anlatıyor. Birlikte Kazmir Pamir’a gidiyorlar. Önce bazı haberler yapılıyor. Ancak, zaman içinde haber diline sığmayan hikayeler, konunun bir kitaba dönüşmesine yol açıyor ve Ziflioğlu’nun “Beni Unutma Rusyam” başlıklı hikayesi başlıyor.

Vercihan Ziflioğlu ve Yeşim Çobankent

200 bin Rus’un akıbeti

Kitap, 200 bin Rus’un vapurlarla İstanbul ve Çanakkale’ye gelişinin ardından yaşanılanları, hala yaşayan son insanların ağızlarından hikayelerle anlatıyor. 200 bin Rus’un büyük kısmı Çanakkale ve İstanbul’a yerleşirken, Kars’ta Çarlık askeri olarak görev yapan askerler, subaylar da orada kalarak ülkelerine dönmüyorlar. Oradan asil, saray erkanı olarak gelenler, günlerce gemilerde bekletiliyor. Çünkü İstanbul’da işgal altında ve sancılı bir süreç geçiriyor. Gelibolu’da ve adalarda kamplar kuruluyor. Değerli eşyası olanlar, hayata daha kolay tutunabilirken ya da başka ülkelere gidebilirken birçoğu çok ciddi yokluklar yaşıyor. Adalara yerleştirilenler, sömürgeciler tarafından çalıştırılıyor. Kars’ta kadınlar kaçırılıyor, İstanbul’da gelinlik giyemeden gelin oluyor. Ziflioğlu, kadınların daha fazla bedel ödediklerini ve bu travmayı her görüştüğü kadında hissettiğini anlatıyor. Batı’nın Hristiyan da olsa Ruslar’ı yok saymayı tercih ettiğini belirterek “Ruslara da sahip çıkmıyor. O yüzden buraya kaçan Ruslar, büyük bir cenderenin içinde kalıyorlar ve o cendereyi geriye kalan 9 kişi bugüne kadar hala yaşıyor” sözleriyle durumu anlatıyor.

Kınalıada’da bir Tolstoy

Adalara yerleşenler arasında Tolstoy’un yeğeni Kontes Tolstoy da bulunuyor. Kınalıada’da yaşayan ve burada zaman içinde bir dernek kuran Kontes, gerekli pasaportlara sahip olanların Amerika’ya ulaşmasını sağlamış.

Beyaz Ruslar, Beyoğlu ve dahası…

PAE Fukaraperver Cemiyeti Başkan Yardımcısı Kazmir Pamir, Beyaz Ruslar’ın Türkiye’deki kültürel ve sosyal hayata yaptığı katkıları anlattı. Ruslar’ın Türkiye’ye kendi kültürleri ile birlikte geldiğini belirten Pamir, Atatürk’ün sanata verdiği önem ve ileriye dönük bakışının dd Ruslar’ın hayata tutunmasında önemli olduğunu söyledi. Pamir’in aktardığına göre Türkiye’ye ilk plajı (Florya’da) açanlar Beyaz Ruslar. Keza baleyi ilk getirenler de onlar. Bir dönem, birçok ismin yetiştiği bir bale okulu kurulmuş. Rusya’da zırhlı araç kulllanan Ruslar, Türkiye’de ilk dolmuşları süren şoförler olmuş.  Çarlık döneminin asilleri, Çiçek Pasajı’nın çiçekçileri, lokantalarda garsonlar olmuş. Hatta kitabın da aktardığı üzere Çiçek Pasajı’nın ismi, orada çiçek satan Beyaz Ruslar’dan geliyor. Balalayka tarzı müzikler ve danslarla özellikle Beyoğlu’ndaki sosyal hayatın şekillenmesinde Beyaz Ruslar’ın çok ciddi bir katkısı olmuş.

Soldan sağa: Kazmir Pamir, Vercihan Ziflioğlu, Yeşim Çobankent ve Nikifor Bilak

Karaköy’de üç Rus kilisesi yıkılma tehdidi altında

Pamir’in anlattığı bir diğer hadise ise kitabın ortaya çıkış hikayesi de olan Karaköy’deki üç çatı kilisesi. Galataport projesi sebebiyle otel yapılmak için yıkılma tehdidi altında olan bu üç kilise, zamanında hacca giden ve Ayasofya’ya uğrayan Ruslar için yapılmış. 1850 yılında Padişah’ın verdiği fermanla yabancılara tanınan mülk edinme hakkı ile Ruslar tarafından inşa edilmiş. İsimleri Aya Pantalemeon, Aya Andrea ve Aya Elia. PAE Derneği’nin de ismi bu üç kiliseden geliyor. Yıllarca bu üç kilisede çocuklar vaftiz edilmiş, gençler evlenmiş. Pamir, aslında dördüncü bir kilise daha oldğunu ama hakkında kaynak ve bilgi olmadığını, bugün depo olarak kullanıldığını aktardı. Ayrıca Harbiye’de bir kilise daha var. Pamir, üç kilise ile de ilgili davaların sürdüğünü, Rusya hükümetinin de gereken ilgiyi göstermediğini söylüyor.

Beş yaşında yaşanan bir travma

Nikifor Bilak ise, kendi ailesi üzerinde travmanın nasıl izler bırakabildiğini aktardı. Bilak’ın bugün 95 yaşında ve Alzheimer hastası olan annesi ve dayıları yaşananları hatırlamak istemeyen bir tutum içinde yaşamışlar. Bilak’ın Erzurumlu bir Türk olan dedesi, asker olarak Rusya’ya gittiğinde orada bir Rus’la evleniyor. Ekim Devrimi’nden sonra Türkiye’ye gelen 200 bin kişi arasında bu çift de yer alıyor. Yanlarında 5-6 yaşlarında upuzun saçları olan kızlarıyla. İşte o kız, Nikifor Bilak’ın annesi. Uzun saçları arasına değerli yüzükler, takılar saklanıyor. Gemiden karaya kayıkla geçerlerken, birisinin atlaması sebebiyle kayık devrilme tehlikesi yaşıyor. Bilak, “Annem hayatı boyunca denizden nefret etti, 95 yaşına kadar denize girmedi” sözleriyle yaşananların etkisini aktarıyor.

Hatırlamak istememek!

Bilak, bir dönem Kars’ta da yaşayan ailesinin hikayesini Kültür Bakanlığı’nın sözlü tarih projesi ile aktarmak istemiş. Ancak ne annesi ne de dayıları, yaşadıklarını anlatmak istememiş. Kimisi çok renkli, güzel dönemler de olsa. Babasının vefaatinin ardından annesi Moskova doğumlu olduğundan Kanada veya Amerika’ya gitme fırsatları olmuş. Ancak annesi onu da istememiş. Bilak’ın annesinin tutumu mülteciliğin, yersiz yurtsuzluğun insan üzerinde nasıl etkiler bırakabildiğini gösterir nitelikte. Bir hikayeleri var, bir hikayenin içindeler, yaşıyorlar ama belki de içlerinde bir şey, “Bu, bizim hikayemiz değil, bize ait değil” diyor. Belki de gülerken, ağlarken, yaşamaya devam ederken, kimin nereye yerleştireceğini bilemedikleri bir tarihin parçası olmadan önce insan olarak kalmak istiyorlar. Bilmiyoruz, bilemiyoruz…

“Beni Unutma Rusyam” & Asırlık Sürgün
Vercihan Ziflioğlu
Kuzey Işığı Yayınları, 2019
168 Sayfa

https://kahveliokur.com/turkiyenin-ruslari

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: