İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İsrailli iki tarihçi –öteki– soykırımı keşfettiğinde

Vicken Cheterian

İsrailli iki tarihçi, Benny Morris ve Dror Ze’evi’nin ‘The Thirty-Year Genocide: Turkey’s Destruction of its Christian Minorities, 1894-1924’ [Otuz Yıl Süren Soykırım: Türkiye’nin Hıristiyan Azınlıklarını Yok Edişi, 1894-1924] başlıklı kitabını gördüğümde çok heyecanlandım.

Heyecanımın ilk nedeni, 1915 Ermeni Soykırımı’nı, 1894-96 Hamidiye katliamları ve 1909 Adana Katliamı gibi, daha önce yaşanmış kitlesel şiddet olaylarıyla bir arada ele alan bir çalışma arayışında olmamdı. Kitabın başlığında geçen o ‘otuz yıl’ içinde ne olmuşsa olmuş, daha önce ‘millet-i sadıka’ olan halk hedef haline gelmiş, çöle sürülüp imha edilecek bir topluluk olarak görülmeye başlamıştı. Bu üç olaya tek bir tarihî olayın üç farklı safhası olarak bakarak, söz konusu dönemi, Ermenilerin imparatorluğun iktisadi ve mali yönetimine ortak olmanın yanı sıra siyasi reformlarda da (Tanzimat) kilit rol oynadığı Abdülhamit öncesi dönemle karşılaştırabilirdik. O arada bir şeyler değişmişti ve konuya dair bu büyük sorular ancak geniş bir zaman dilimini içine alan bir tarihsel bakışla yanıtlanabilirdi; kitap da bunu vaat ediyordu. Kitabın beni heyecanlandırmasının ikinci nedeni ise şuydu: Biliyoruz ki, Ermeniler iki rejim altında da (II. Abdülhamit ve İttihatçılar) imha politikalarının ana hedefi olmakla birlikte yegâne hedefi değildi; Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Rumlar ve Süryaniler, –daha hafif ölçülerde olmak üzere– Keldaniler ve Yezidiler de tehcirlere, katliamlara ve zorla Müslümanlaştırma uygulamalarına maruz kalmıştı. Bunların sonucu, gayrimüslim topluluklardan arındırılmış bir Türkiye oldu; işin garip yanı, bu hedefe ‘seküler’ Türkiye Cumhuriyeti rejimi altında ulaşıldı. Konunun bu tür bir bütünleşik tarihi henüz yazılmış değil, ki kitabın başlığı bu iddialı vaadi de taşıyordu. 

Hayal kırıklığı
Bu yazıda, kitabın benim için neden derin bir hayal kırıklığı olduğunu anlatmak istiyorum. Öncelikle, şu rahatsız edici başlangıç cümlesi: “Bu projeye, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlere dair hakikatin peşine düşmek üzere başladık.” Sevgili tarihçiler; 104 yıl boyunca soykırımın soykırım olduğunun farkına varmadıysanız ve bunca yıldır hâlâ ‘hakikat’i arıyorsanız, emin olun ki kimsenin tarihe de, tarihçilere de ihtiyacı yok. Ne kendi vaktinizi boşa harcayın, ne de benimkini. 
Soykırım meselesinde hassas olmaları beklenen İsrailli tarihçilerin, Holokost’tan yirmi yıl önce bir soykırım yaşanmış olduğunu fark etmemiş olması bizatihi şaşırtıcı bir durum. Fakat yazarlar, bu konudaki bilgisizliklerini bir sorun olarak görmeyip, araştırmalarının çıkış noktası yapıyorlar.  
Endişelerinizi hemen gidereyim: İki tarihçi, yaşananların soykırım olduğuna hükmetmiş. Evreka! Ucuz atlattık! Öbür türlü, son kitabımın başlığını değiştirip, kütüphanemdeki kitapların yarısını çöpe atacaktım. Yazarlar, araştırmalarının başlangıç noktasına bu soruyu sorarak, Osmanlı Hıristiyanlarının imha edilişinin sanki kendilerinden önce hiçbir tarihçinin dikkatini çekmemiş, sanki hiç kimse bu tarihi yazmamış gibi bir izlenim yaratıyorlar ve bu izlenim temelinde, konu hakkında bir kitap yazmaya karar veriyorlar. 
Yazılmayı bekleyenler konular
Varılan sonuç, Vahakn Dadrian, Richard Hovannisian, Taner Akçam, Stefan Ihrig’den itibaren konu hakkında yazılmış kitapların, Raymond Kévorkian’ın anıtsal çalışmasının ve pek çok diğer araştırmacının eserlerinin ortaya koyduklarından çok farklı değil. Bunda şaşılacak bir şey de yok, çünkü yazarlar, kendilerinden önceki tarihçilerin kullandığı yöntemleri ve kaynakları kullanmışlar. Kitabın büyük bir bölümü Ermeni Soykırımı’yla ilgili. ‘Türkler ve Rumlar, 1919-1924’ başlığını taşıyan ve çok uzun olan dokuzuncu bölümde, Osmanlı Rumlarının ortadan kaldırılmasının yanı sıra, Yunanistan ile Osmanlı Türkiyesi arasındaki çatışma da konu ediliyor. Hıristiyan ‘milletler’in (Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler) yaşadıkları arasındaki örtüşmeler; bunun tek bir tarihsel süreç olarak görülüp görülemeyeceği; kitlesel şiddetin zamanlaması, türü ve derecesi açısından aralarında ne gibi farklar olduğu, hâlâ bir tarihçi tarafından yazılmayı bekliyor.

Abdülhamit ve İttihatçılar arasındaki bağlantı
Söz konusu otuz yıl içinde gelen üç farklı kitlesel şiddet dalgası arasında bağlantılar varsa, bunları kavramsallaştırmaya dönük bir analiz de bulamıyoruz kitapta. Hamidiye katliamlarına kitapta özel bir ağırlık veriliyor, ki bu olumlu bir durum, ancak 1909 Adana katliamlarına değinilen bölüm bir sayfa bile tutmuyor. Oysa Abdülhamit dönemi ile İttihatçıların dönemini birbirine bağlayan olay tam olarak budur. 1908 Meşrutiyet Devrimi’nin üzerinden ancak bir yıl geçmişken “20 binden fazla Ermeni ve 1270 Süryani”nin katledilmesi (sayfa 144) Osmanlı’da kitlesel şiddete dair bazı anlatıların doğruluğunu şüpheli hale getirirken, taşra seçkinleri ve yerel nüfusun, Hıristiyan komşularına yönelik kitlesel şiddete devletin planlarından bağımsız olarak katılımına dair birtakım sorular da doğuruyor. Kitapta, halkın katılımı, Osmanlı Ordusu’nun rolü ve dinin oynadığı kilit rollere üstü kapalı olarak değinilse de, bu noktaların taşıdığı potansiyel, kitlesel vahşet olaylarına yeni bir ışık tutmak üzere, tam olarak değerlendirilmemiş.

Hilal-ı Ahmer ve Bahaettin Şakir
Kitapta yer yer ilginç ayrıntılar var. Örneğin, Teşkilat-ı Mahsusa’nın reisi Bahattin Şakir’in aynı zamanda Osmanlı Hilal-ı Ahmer Cemiyeti’nin temsilcisi olduğunu öğreniyoruz (s. 176). Merak ediyorum, Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nden türeyen kuruluşlar, vicdanlarını kurbanların kanından temizlemişler midir, yoksa hâlâ Bahaettin Şakir’inkiyle aynı mirası, kültürü ve gelenekleri mi sürdürürler? Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri takip edenlerin kafalarında bu konuda soru işaretleri uyanabilir.
Kitap, başlığının barındırdığı soruları yanıtlamıyor. Yazarlar bunu yapmak yerine, ‘profesyonel rabıtasızlık’ tuzağına düşerek “Soykırım önceden mi planlanmıştı, yoksa İttihatçıların savaş koşulları altında radikalleşmesinin mi sonucuydu?” tartışmasına giriyorlar. Ve şu pek mühim sonuca varıyorlar: Soykırım planı, Donald Bloxham’ın öne sürdüğünün aksine, 1915 yılının Mart değil Mayıs ayında yapılmıştır. Olayların üzerinden 104 yıl geçmişken, İttihatçıların imha kararını Mart’ta mı yoksa Mayıs’ta mı aldığı, nihayetinde ne kadar önemli olabilir ki? 

Şaşırtıcı yan
Kitabın en şaşırtıcı, hatta şok edici sayfaları, sonuç bölümü. Yazarlar çeşitli ögeleri birbirine bağlayarak bize, soykırıma uğramış üç halkın tarihindeki süreklilikler ve kesintilere ya da üç kitlesel şiddet dönemi (Hamidiye katliamları, Adana Katliamı, 1915 Soykırımı) arasındaki muhtemel bağlantılara dair bir perspektif sunmaya çalışmak yerine, birdenbire dönüp, Ermeni Soykırımı’nı Holokost’la karşılaştırmaya girişiyorlar. Kitap boyunca böyle bir karşılaştırma için herhangi bir zemin oluşturulmuş değil. Üstelik, ‘tuhaf’ demenin bile yetersiz kalacağı bir şey söylüyorlar: “[Nazi Almanyası’nın] Yahudi karşıtı kampanyası kişisel sadizme dayanmıyordu (…) Türklerin Hıristiyanlarıa yönelik kitlesel katliam ve tehcirinde (…) sayısız bireysel sadizm vakası barındırır (…) Türklerin Hıristiyan katliamı, Nazilerin Yahudi cinayetlerinden çok daha sadistçeydi (sayfa 501). Ve şu cümle: “Holokost sırasında Alman siviller, öldürmelerde neredeyse hiç yer almamışlardır” (sayfa 502)… Nazi katillerin sadistçe suçlarını örtbas etmeye çalışmanın, Avrupalı Yahudilerin yok edilişine halkın katılımını, birçok belgeyle kanıtlanmış bu gerçeği inkâr etmenin anlamı nedir?
Söz konusu kitap, içinde bulunduğumuz yılın başlarında, prestijli yayınevi Harvard University Press tarafından yayımlandı.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22910/israilli-iki-tarihci-oteki-soykirimi-kesfettiginde

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: