İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye Ermenileri Patriklik Kaymakamı Episkopos Sahak Maşalyan, Ahtamar Surp Haç kilisesindeki vaazında;

Sevgili kardeşlerim,

Bugün bir yıllık özlem gerçekleşti. Kilisemizin beş büyük bayramından olan Kutsal Haç Yortusunu Ahtamar Adası’nda, bu tarihi Surp Haç Kilisemizde kutlamak istiyorduk. Bu niyet bizi başka illerden ve ülkelerden buraya taşıdı ve bugün bu hac ziyaretimizi bu törenle yerine getirmiş bulunuyoruz. Geldik işte ve bir düş daha gerçekleşti. Yüce Allah’a dualarımızı yükseltiyor ve şükürlerimizi sunuyoruz dileklerimizi kabul ettiği için.
Bu inanç gezisini güven ve huzur içinde gerçekleştirmemizi sağlayan devlet yetkililerine Sayın Van Valisi Mehmet Emin Bilmez şahsında teşekkürü bir borç biliyoruz. Van ilimiz büyük bir misafirperverlikle bütün konuklarını ağırlıyor ve biz her yıl olduğu gibi bu yıl da büyük bir memnuniyetle ve sıcak anılarla Van’dan ayrılıyoruz. Her geldiğimizde Ahtamar Adası’nda ve Kutsal Haç Kilisesi’nde gerçekleştirilen itinalı çalışmalara tanık oluyor, imar ve çevre düzenlenmesindeki olumlu gelişmeleri memnuniyetle karşılıyoruz. Büyük bir bütçe ayrılarak, Ada’ya çekilen su hattı, verilen önemin en büyük göstergesinden biridir. Van Gölü, Doğu Anadolu Bölgesi’nin turizm “gözü” haline gelmiş, Ahtamar Adası ise “göz bebeği” olmuştur. Ülkemizdeki bu insanlık mirasının korunması ve tanıtılması hepimizin ortak sorumluluğudur. Ermeni halkının emeğiyle oluşmuş bir dini anıt olan Kutsal Haç Kilisesi, bugün dünya halkları ama özellikle Ermeni ve Türk halkları arasında bir köprü vazifesi görmeye başlamıştır. Şimdi o köprüden geçip dostlukla kucaklaşacak halkları, Ahtamar Adası’nın doğa ve tarih cennetine davet edip, ziyaretlerini teşvik etmek bize düşüyor.
Bu tarihi mekânda ibadetimizi yapmaya geldik. Çünkü ibadet insan doğasının en belirgin özelliğidir. İnsanın dışında ibadet edebilen başka bir canlı yoktur. İncili Şerif’in yazdığı gibi, “İnsan sadece ekmekle yaşamaz”.
“Yaratanın insanoğlunun yaptığı mabetlere ihtiyacı yoktur”. Bütün tektanrılı dinlerin ortak inancıdır bu. Çünkü O her yerdedir, her şeyi görür ve bilir. İnsan yüreğindeki her arzu, dudaklarındaki her fısıltı O’na uzak değildir. Âdem ve Havva’yı cennet bahçesine koyduğunda, Rab Allah orada bir mabet kurmadı insanlar kendisine tapınsınlar diye. Çünkü bu dünya; bütün zenginliği ve görkemiyle Yaratan’ın elle yapılmamış Mabedidir. Her an dizlerimiz bükülsün ve hayranlıkla secdeye duralım diyedir. Hiçbir mabedin, bu dünya gibi binlerce metrelik dağ sütunları yoktur. Hiçbir mabet, binlerce kilometrelik yeşil halılarla döşenemez. Hiçbir mabedin, yıldızlı gökyüzü gibi bir kubbesi, güneş ve ay gibi şamdanları olamaz. Hiçbir ressam, hiçbir mihrabı deniz ufkundaki günbatımı gibi süsleyemez. Canlı, dipdiri, yaşayan ve yaşatan bir mabettir bizim gezegenimiz. Yüce Allah’ın elişçiliğidir. Gerçekten de Allah’ın bizim tapınaklarımıza ihtiyacı yoktur.
Ama onlara bizim ihtiyacımız var. Ruhlarımızı arındıracağımız manevi hamamlara ihtiyacımız var. Evlerimiz, dükkânlarımız, çarşı, pazar, okul ve sokaklarımız çok kirli. Bize sadece Rabbi hatırlatacak ve sadece ona adanmış, içinde ibadetten başka hiçbir şeyin yapılmadığı yerler ve mekanlar gerek. Hayatımızı başka bir açıdan seyredebileceğimiz, iç hesaplaşmamıza uygun bir atmosfer sağlayan mabetlere ihtiyacımız var.
Özellikle Ahtamar Kutsal Haç Kilisesi gibi kadim tapınaklar içine girdiğimizde esenliğin değerini anlatırlar bize. Bir akşam üstü dinginliği eser durur hep kubbelerinin altında. Kendimizle yada başkalarıyla kavga etmeden, huzur içinde geçirilen anların değerini hatırlatırlar bize. Bu dünyadan ötekine gerçekleştireceğimiz zorunlu yolculuğumuzu hissettirirler. Ölümlülüğümüzü fısıldarlar bizi incitmeden. Kâinatın büyük bilinmezi karşısında cehaletimizi vururlar yüzümüze. Alçak gönüllü olmaya davet ederler bizi. Sonsuzluğa doğru bir köprü olurlar. İşte böyle bir tapınak, Ahtamar Adası Surp Haç Kilisesi. Ve biz bu duyguları bir kez daha yaşamak için geldik buraya.
Şimdi değil ama geçmiş zamanlarda her medeniyetin doruğu, ulaştığı en uç nokta, mabetlerinin görkemiyle ölçülürdü. Bu yüzden insanlar sanatlarının ve zenginliklerinin tüm olanaklarını tapınaklarını kurmak ve donatmak için seferber ederlerdi. Çünkü eski zaman insanları hayatın, kendilerine Allah’ın sunduğu bir armağan olduğunu bilirlerdi ve tapındıkları mabetler ise onların Allah’larına bir armağanıydı. Ermeni Kralı Gagik ve baş mimar Manuel’in yaptığı da tam buydu işte. Ermeni halkının ve kilisesinin o güne dek ulaştığı medeniyetin ve bu topraklarda oluşan büyük kültür sentezinin bir anıtını dikmek ve onu, yerin ve göğün Rabbine armağan etmekti. Onların bu armağanı kabul görmüş olmalı. Çünkü göklerin onayıyla bin yılı aşkın bir zaman diliminde bu mabet ayakta kalmayı başarmış gözüküyor.
Evlerimizden kalktık ve artık kimsenin yaşamadığı bu adaya geldik. Bu tapınak çekti bizi kendine. Onunla buluşmak istedik tekrar. İnsan ruhu bazen genleşmek, genişlemek ister. Sınırları dar gelir ona. Günlük hayatı boğar onu. Zamanda ve mekânda uzaklara yelken açmak ister. Ötelere kaymak ister, başka illere, yabancı ülkelere. Şimdiki zamanın baskısından kurtulmak özlemiyle, geçmişe ve geleceğe uzanır ruhu. Büyülü zamanları düşler. Ahtamar ziyaretiyle biz bunu arzuladık bir nebze. Geçmişte kısa bir yolculuk yapmak ve bizim tarihimizde parlak bir noktaya varmak istedik. Bin yıl öncesinin gözleriyle, atalarımızın baktığı pencerelerden seyredebilir miyiz acaba dünyayı ve Allah’ı. Onların başlarını koyup secde ettiği soğuk taşlara bizde dayasak başımızı, ne fısıldarlar bize? Van Gölü’nün mavisine onlar nasıl bakmışlardı? Hangi duaları mırıldanmışlardı gün batarken guruba karşı? Az değil, bin yıldır bu mabet binbir yaşantıyı taşlarına emmiş, binbir sırrıyla bizi karşılıyor. Neler, neler var bizimle paylaşmak istediği kimbilir?
Biliyorsunuz, efendimiz İsa Mesih hakikat hakkında, eğer insanlar susarsa taşların konuşacağından söz eder Kutsal İncil’de. Bu ziyaret ve bu tören basit bir turistik gezi de olabilir senin için ya da derin bir ruhsal deneyim. Bu senin nasıl söyleşeceğine bağlı bu mabedin sütunlarıyla, kubbesi ve kemerleriyle, sonsuza açılan pencereleriyle, kadim taşları, oymaları ve freskleriyle. Nasıl seyredeceğine bağlı Van Gölü’nü, sıradağları, şehirleri, köyleri ve yerleşik halkını. Umarım zenginleştirir seni bu yolculuk ve bir hac ziyaretine dönüşür senin için. Ufuk açan bir şölen olur, bir göz şöleni, bir gönül şöleni.
Bazen üzüntüyle bu kutsal mekanlar üstünde; çekişme, sahiplenme ve gündelik politikaların ve ideolojilerin yansıması olan hizipleşmelere tanık oluyoruz.
Şimdi soralım bu tapınağa ve adaya, “sen kime aitsin” diye, “hangi millete, hangi kavime, hangi dine?” O bize bin yıllık bilgeliğiyle ve yorgun tebessümüyle diyecek, “Herkese ve hiç kimseye. Yolcu olduğunu bilen herkes bana sahip olur yolculuğu süresince. Sahip olduğunu zannedense yok olur gider tarih içinde”. Çünkü bu kilisenin taşlarına bir vahiy kazınmıştır. Kulakları olan işitsin. Davut Peygamber’in Mezmurunda dile gelir bu hakikat: “Yeryüzü ve onun doluluğu Rabbindir”. İşaya Peygamberin ağzından haykırır bu gerçek, “İnsanoğlu ise bir çiçektir, bir kır otu sadece. Ot kurur, çiçek solar. Ama Rabbin Sözü sonsuza dek kalır” Evet bu dünyanın bize ait olduğu sadece bir hüsnükuruntudur. Evet! Bu özel an, özel bir duayı çağrıştırıyor kalbimizde. İçten, samimi bir barış duasını. Gelin edelim hep birlikte.
Rab Allah’ımız, yerin ve göğün Yaratan’ı, insanı yoktan var eden sensin. Sen bizleri mutlu olmamız için yarattın. Bizleri farklı dillere, dinlere ve kavimlere ayırdın. Bunun nedeni, yeryüzü yaşantımız daha zengin olsun diyeydi. Oysa insanlık ailesindeki bu zenginlik, bu çok çeşitlilik bir tuzak oldu bize. Kardeşler düşman, insan insanın kurdu oldu. Lütfen, bir barış ruhu üfle bu toprakların üstüne yücelerden. Yalvarıyoruz. Çünkü bu topraklar acıya doydu. Gözyaşı deniz oldu. Artık bu toprakların iyi kalpli ve cömert insanları barışı hakkediyorlar. Kardeş kavgası son bulsun. Buzlar erisin yüreklerde. Sağduyu galip gelsin. İnsanlık kazansın.

Âmin.

Biz bu duamızı ve tüm iyilik temennilerimizi Van Gölü’nün mavi sularına ve serin rüzgarlarına bırakıyoruz. En uzak kıyılara, en ücra köylere ve meralara taşınsın diye. Van’ın misafirperver ve cömert halkına iyi niyetleri, dostlukları ve hoşgörüleri için teşekkür ediyoruz. Biz geldiğimiz yerlere geri döneceğiz bugün yarın. Bu kiliseyi bugüne kadar sizlerin anlayışınız korudu. Bundan sonra da sizin alicenaplığınıza teslim ediyoruz atalarımızın bu emanetini bir insanlık mirası olarak. Allah gelecek yıl gelmeyi nasip etsin bizlere. Sevgiyle kalın. Bu mabedin bereketini evlerinize taşıyın. Rab sizi korusun.

Âmin.

diyerek konuşmasını tamamladı.

https://www.facebook.com/sahak.mashalian/posts/10157111054382012

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: