İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Koca İstanbul’u yağmaladılar, yıktılar, çapulladılar”

Orhan Tüleylioğlu

1955 yılı, ülkemiz tarihine “6-7 Eylül Olayları” adıyla girecek korkunç bir olayın da yılıydı. Kıbrıs sorununda Yunanistan’ın tutumuna karşı Türkiye’nin tepkisini göstermek gerekçesiyle İstanbul ve İzmir’de başlayan gösteriler 6-7 Eylül gecesi Rum azınlığa yönelik bir tahrip ve yağma hareketine dönüşmüştü.

Olaylar Selanik’te bulunan Atatürk’ün evinin bombalandığı haberinin duyulmasıyla başladı. Bombalama haberi İstanbul’a saat 12.30 ulaştığında Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay Beyoğlu’nda Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeydi. Menderes haberin radyodaki 13 haber bültenine yetiştirilmesi talimatı verdi.

“BUNU ÇOK PAHALIYA ÖDETECEĞİZ”

Haber radyodan verildi, ama olayları asıl tetikleyen provokasyon iktidardaki Demokrat Parti’ye yakın bir gazete olan İstanbul Ekspres’ten geldi. Normalde 20 bin satan bir akşam gazetesi olan İstanbul Ekspres 6 Eylül günü 90.000 adet bastı. Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti Genel Sekreteri Kâmil Önal’ın “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz” biçimindeki demecinin de yer aldığı gazete kısa sürede İstanbul sokaklarında dağıtıldı.

Saat 16.30 sularında yükseköğretim gençliğinin ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin örgütlediği büyük gruplar Taksim’e yürümeye başladı. “Ya Taksim ya ölüm!” ve “Kıbrıs Türktür!” sloganları atan gruplar, akşam saatlerinde, ilk önce Tünel çevresinde bulunan Rum gazetelerine saldırdı. Ardından Taksim ve Beyoğlu’nda başlayan yakıp yıkma olayları, daha sonra kontrolden çıkarak tüm İstanbul’u sardı. Saldırganlık ve yakıp yıkma bir süre sonra yağmaya dönüştü. Dükkânlara girilerek ne varsa sokaklara ve caddelere atılıyordu. İstiklal Caddesi, üzerine atılan kumaş ve çeşitli eşyalar nedeniyle yürünemeyecek duruma gelmişti. 6 Eylül gecesi tüm evlere Türk bayrakları asıldı. Ancak bu da onları korumaya yetmedi. Olaylarda diğer azınlıklara saldırılar olduysa da genelde tahrip ve talan Rum kökenli vatandaşlara yönelikti. Şehrin dört bir yanında kiliseler, evler, iş yerleri yağmalandı, tahrip edildi, bazıları da ateşe verildi. 73 kilise, 8 ayazma, 1 havra, 2 manastır, 4340 dükkân, 110 otel ya da restoran, 27 eczane, 21 fabrika, 3 Rum gazetesi, 5 Rum kulübü, 2600 ev, 52 Rum ve 8 Ermeni okulu da tahrip ya da yağma edilen yerler arasındaydı.

OLAYLAR KOMÜNİSTLERE YÜKLENMEK İSTENDİ

Olaylar polis tarafından tanınan komünistlere yüklenmek istendi. 8 Eylül günü İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığının basına koyduğu yasaklardan biri de 6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazı ve yorumların yazılmamasıydı. Poliste kaydı bulunan 48 solcu olayların hemen ertesinde tutuklandı ve aylarca tutuklu kaldı.

Hükümetin, 6-7 Eylül olaylarının sorumluları olarak “komünistleri” ve “hain provokatörleri” göstermesi, yabancı gözlemciler tarafından şüpheyle karşılanmıştı. Çünkü Türkiye’deki komünistlerin sayısı oldukça düşüktü. Ayrıca komünistlerin ve sol grupların faaliyetlerinin gizli polis tarafından dikkatle takip edildiği de biliniyordu. Dolayısıyla, saldırıların komünistler tarafından örgütlenmiş olması olanaksız görünüyordu.

Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Ratip Tahir, İsmet Selimoğlu, Emin Sekun, Ziya Tüzmen, Muzaffer Kolçak, Hadi Malkoç, Recep Yelkendağ, Tahsin Güzel, Fehmi Kurucu, Hasan Kaşarcı, Dr. Hulusi Dosdoğru, Dr. Müeyyet Boratav, Dr. Can Boratav, Dr. Nihat Sargın, İsmet Selimoğlu, Faik Muzaffer Amaç, Aslan Kaynardağ, Asım Bezirci, Ali Ertekin, Hasan İzzettin Dinamo, Mustafa Börklüce, İlhan Berktay, Suni Büyük ve Ali Akça da bulunuyordu. Bu kişilerin tutuklanmalarının nedeni, sol eğilimli siyasi faaliyetler içerisinde bulundukları gerekçesiyle polis tarafından takip ediliyor olmalarıydı. Hiçbir biçimde ayaklanmalara katılmamışlardı. Dahası, Emniyet Müdürlüğü tarafından keyfi olarak hazırlanan bir şüpheliler listesi söz konusuydu. Bu listede yıllar önce ölmüş ya da o sırada askerde olan kişilerin dahi ismi yer alıyordu. Israrlı sorgulamalara rağmen, bu kişilerin olayların faili oldukları kanıtlanamamış, sorgulamaları gerçekleştiren polis memurları da tutukluların suçsuz olduğunu bildiklerini ifade etmişlerdi:

“Olaylarla alakaları olmadıklarını biliyoruz, ama ne yapalım, emir ta yukarıdan geliyor. Biz sadece görevimizi yapıyoruz.” Bir süre sonra Sıkıyönetim Komutanı, ilgililere şunları söylüyordu:

“Solcular 6-7 Eylül suçlusu olarak salkım salkım asılacak…”

Ancak kimse asılmadı. Hükümet saldırıların sorumlusunun komünistler olduğu tezini giderek daha seyrek savunur oldu. Böylece, şüpheli “komünistler” de diğer birçok tutukluyla birlikte aralık ayının sonuna doğru, herhangi bir gerekçe gösterilmeden ve açıklama yapılmadan serbest bırakıldı.

“KOCA İSTANBUL’U YAĞMALADILAR, YIKTILAR, ÇAPULLADILAR”

Aziz Nesin, yaşadıklarını Salkım Salkım Asılacak Adamlar kitabında anlatmış, bir dönemin iç yüzünü ortaya koymuştu:

 “6-7 Eylül olaylarının (faciasının) tek sorumlusu DP iktidarıydı. İstanbul’da Rum azınlığa karşı bir gövde gösterisiyle, kamuoyunun gerektiğinde bu amaç için bir savaşı bile göze alabilecek duyarlıkta olduğunu dünyaya kanıtlamak istemişti, ama elbette bu yağmayı, bu çapulu, bu kıyımı istememişti. Düzenlenen 6-7 Eylül etkinliği başladıktan sonra yönetim hükümet kuvvetlerinin (kolluk gücünün, jandarmanın, askerin) elinden çıkınca, yağma, çapulculuk ve kıyım başlamıştı. DP iktidarının hesaplayamadığı şuydu: Kendi ekonomi politikası yüzünden İstanbul’un toplumsal yapısının nasıl değiştiğini bilmiyordu. İzlenen ekonomi politika sonucu kırsal bölge insanları İstanbul’a dolmuştu. Gecekondularla kente yamanmak, yapışmak çabası içindeydiler. Kırsal bölge halkının İstanbul’a doluşu, endüstrileşen büyük kente doğal akın değildi. İşte bu insanların arta kalanları (artıkları) iktidarı da arkalarında duyumsamanın verdiği güvence ve güçle ‘Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!’ haykırışlarıyla koca İstanbul’u yağmaladılar, yıktılar, çapulladılar. Sınıfsal hiçbir niteliği yoktu bu olayın. Bilinçsizcesine yoksul lümpenlerin varsıla saldırmasıydı.

Evet, ama insanlardaki bu yıkıcılık, bu saldırganlık duygusu nerden kaynaklanıyordu? Kent içi vapurlarının, otobüslerin koltuk kaplamalarının bıçakla yırtılması, boş evlerin camlarının taş atılarak kırılması, caddelerdeki çöp sepetlerinin ateşe verilmesi, telefon kulübelerinin ve telefonların kırılması vb… Bu kırıcılık, yıkıcılık, saldırganlık nereden geliyordu?

Dieter Duhm’un Kapitalizmde Korku adlı kitabında, bu sorunun yanıtını bulduğumu sanıyorum: ‘Dürtülerin baskı altına alınması, ezilen bireyde bir saldırganlık gizilgücü yaratır; bu gizilgüç, sistemin iç ve dış düşmanlarına karşı kanalize edilerek, kapitalizmin çıkarları için doğrudan kullanılabilir.’

6-7 Eylül faciasında durum tastamam böyleydi. Dürtüleri baskı altında tutulan ve bu yüzden ezilen bireylerdeki saldırganlık gizilgücünün subapı devlet eliyle açılmış ve o facia ortaya çıkmıştı. Ne var ki kanalize edilmek istenilen bu saldırganlık gizilgücü çığırından çıkmıştı.”

HÜCREYE ATILDIKLARI İLK GECE…

Aziz Nesin, 6-7 Eylül olayları sırasında Akbaba gülmece dergisinde çalışıyordu. Bir çeviri öykü, başyazı, bir iki fıkra dışında derginin hemen hemen bütün yazılarını o sıra kendisi yazıyor, ayrıca başka dergi ve gazetelere de yazı yetiştiriyordu. Ama o tarihlerde Aziz Nesin adına resmî olmayan bir yasak konulmuştu. Basın-yayın dünyasında Aziz Nesin adı kesinlikle kullanılmıyor, yazıları takma adlarla yayımlanıyordu. Bu kendiliğinden konulmuş bir yasaklamaydı. 1946 yılında başlayan bu yasaklama 1957 yılında İtalya’da ikinci kez Altın Palmiye ödülünü alıncaya kadar sürdü.

Aziz Nesin, 6 Eylül akşamı patlak veren olaylara arkadaşı Mansur Tekin ile tanık olmuştu. Ertesi gün Cağaloğlu’ndaki Akbaba dergisinin yönetimevinde Yusuf Ziya Ortaç ile geceki olaylar üzerine uzun uzun konuştuktan sonra odasına çekilip çalışmaya başlamıştı ki odasına giren bir adam, komiser muavini olduğunu, bir küçük sorgulama için birlikte Emniyet Müdürlüğü’ne gitmeleri gerektiğini söyledi.

Aziz Nesin, önce Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda bulunan Emniyet Müdürlüğü’ne, oradan da Harbiye Cezaevine götürüldü. Cezaevinden çok daha kötü koşuldaki küçük bir hücreyi Kemal Tahir ile paylaşmaya başladı. Hücreye atıldıkları ilk gece, 6-7 Eylül olaylarının sorumlusu olarak buraya getirildiklerini öğreneceklerdi.

Oysa Aziz Nesin birkaç gün önce yaşamının belki de en mutlu günlerinden birini yaşamıştı. Cennet Bahçesi’nde arkadaşı Meral ile gelişigüzel şeyler konuşurken damdan düşer gibi ona evlenme teklif etmiş, Meral’de ona hiç düşünmeden evet yanıtını vermişti. Unutulmayacak bir gündü.

 Hepsini bir sorgu için aldıklarından hiçbirinin yanında çanta, yatak, palto vb. gibi şeyler yoktu. Daha da kötüsü, aileleri, nerede olduklarını bilmiyorlardı. Önce Emniyet Müdürlüğüne, sonra Selimiye Kışlası’na, Sıkıyönetim Komutanlığı’na başvurmuşlar, sonra günlerce bütün İstanbul kışlalarını dolaşmışlar, yerlerini öğrenememişlerdi. Yerleri gizleniyordu.

Aziz Nesin’in aklı on bir yaşındaki oğlu ile on iki yaşındaki kızındaydı. Çocuklarına hem analık hem babalık yapmıştı. Harbiye’de bir apartmanın bodrum katında yaşıyorlardı. Çocuklarının şimdi güvencede olduklarını bilse, böyle bir yerde bile erinçli olabilirdi.

Hücreye atılışlarının dördüncü ya da beşinci günü, aileleri onları bulabildi. Yorganlar, karyolalar, pijamalar, havlular, çamaşırlar gelmeye başladı. Ama görüşme yasaktı. Yirmi günün ardından aileleriyle görüşmelerine izin verildi. Haftada bir gün, o da on dakika…

Hücreye atılmadan bir gece önce Cennet Bahçesi’nde evlenmek üzere sözleştikleri genç kız Meral, Aziz Nesin’in evine yerleşmiş iki çocuğuna annelik etmeye başlamıştı. Ama iki sevgili görüştürülmüyordu. Çünkü soyadları tutmuyordu. Bir askerin yardımıyla bir iki kez görüşebildiler. Bu görüşmelerinde nişanlanmaya karar verdiler. Böylece hiç olmazsa nesi olduklarını sordukları zaman, nişanlısı olduğunu söyleyebilecekti. Bir görüş gününün on dakikalık görüşme zamanında nişan yüzüklerini birbirlerine taktılar. Nesin’in “On Dakika” adlı şiiri, bu on dakikaya sığan sonsuz mutluluğun şiiriydi:

Ellerin avucumda

Gözbebeğime oturmuşsun.

On kere on yıl doymazken

Sağ yanımda gardiyan

Sol yanımda gardiyan

Mapusluk bişey değil

Sevdalık var biyandan

Nasılsın

İyiyim

Nerde benim güzel kelimelerim

Yüzünü ellerimin arasına almak geliyor içimden.

İstanbul’un en güzel mevsimi sonbahar

Tam sevişme zamanı

Deli etmek istiyorlar bizi besbelli

Bereket gülmesini iyi biliriz de

Bir konuşuyorum ki kendi kendime

Ziyaret sabahının gecesi

Gözümü uyku mu tutar

Düşündüm

Ne verebilirim yürekten

En gönülden

Bu mektubu yazdım

Bir kelimelerim var

Söyletmiyorlar yasak

Sağ yanımda gardiyan

Sol yanımda gardiyan

Önümde ardımda

Havalar sular gardiyan

Gardiyan gardiyan gardiyan

Öyle şeyler düşünüyorum ki

Hepsinin

Susmalıyız

Nedir yapılması gerekli olan

Yalnız o büyük merhamet için merhametsizlik

Sonsuz barış için savaş yalnız

Bu gözyaşlarımız

Ömür boyu gülsünler diye çocuklarımız

Bir kızımız olursa sevgilim

Adını Gülsün koyalım

Ne dersin

Niçin bırakmazlar insanları sevişmeye

Bu eller

Bu dudaklar

Bu gözler

Sevmek için gardiyan

Şimdi eskisinden daha çok

Güldürmek istiyorum insanları

Bu sevda başka şey canım

Sabah oldu işte

Geleceksin diye sevinç içindeyim

Tıraş oldum tazeden taze

Saçlarımı taradımsa senin için

Başka şey gelmiyor elimden

Seni göreceğim on dakika

Nasılsın diyeceğim

Ya sen

Sonra susacağız

Gülegüle

Dalıp kalacağım arkandan

Kilit açılacak

Kapılar kapanacak

Haftaya ziyarete

İçimden

Bana gözlerinle de hürriyet getir diyeceğim.

Kaynaklar:

Aziz Nesin, Salkım Salkım Asılacak Adamlar, Adam Yayınları, 3. Baskı, 1998

Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, İletişim Yayınları, 5. Baskı, 2012.

https://odatv.com/koca-istanbulu-yagmaladilar-yiktilar-capulladilar-06091932.html

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: