İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BİR DOKTORUN ANILARINDA IĞDIR

***HyeTert, bu kaynağın ve/veya içeriğin yanlış ve/veya yanıltıcı bilgiler ve/veya soykırım inkarcılığı, ırkçılık, ayrımcılık ya da nefret suçu içerdiği/yaydığı kanısındadır. Metni paylaşmadan önce bu uyarıları göz önüne alarak, içeriği ve/veya kaynağı güvenilir kaynaklardan kontrol ediniz.***

 

Mücahit Özden HUN

Değerli okuyucularım! Bugünkü yazımda sizlere Iğdır’ın en kritik dönemlerine şahitlik etmiş bir şahsiyeti tanıtmak istiyorum: Doktor Mehmet Derviş Kuntman. Aslen Kilislidir. Askeri bir doktordur.  1909’da Askerî Tıbbiyeden mezun olduktan sonra önce Gülhane’de stajını yapar, sonra tabur tabipliğine atanır. Bundan sonra kendisini harplerin içinde bulur, önce Balkan Harbi’ne, sonra da Sarıkamış Cephesine katılır. Allahüekber dağlarında asker ve subayların tedavisini yapar.

Kurtuluş Savaşı’na katılır. Ağrı Dağı eteklerinde (Iğdır’da) kurduğu, 500 yataklı malzeme ve teçhizatı olan askeri bir hastaneyi beraberindeki iki doktor, bir eczacı, bir inzibat subayı, bir hesap memuru ve 50 askerden oluşan personeli ile dört aylık bir yolculuktan sonra Batı Cephesi’ne taşır.

O yıllar halkın her konudaki cehaleti sağlık alanında da kendini göstermektedir. Derviş Kuntman, anılarında ilginç bir olaya değinir. Ensesinde egzama(deri hastalığı) olan bir adam bir gün Doktor Kuntman’a başvurur. Doktor reçete yazar, adama uzatır, açıklamada bulunur:  “Bunu al ensene sür ve üzerini bezle bağla!” Adam eve gidince reçete kâğıdını ensesindeki yaranın üstüne koyar, bir bezle sıkıca bağlayarak çarşıya çıkar.

Doktor Kuntman görevli olduğu askeri birlikle beraber cepheden cepheye dolaşır, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu kez Mustafa Kemal’in önderliğindeki     Kurtuluş Savaşına katılır, o yıllara ait görüş ve hissiyatını samimi bir duyguyla kaleme alır.

Dr. Kuntman’ın anıları ilk kez 1 Eylül 1965’de Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayımlanır. Bu anıların bir kısmında 1920’li yılların Iğdır’ına dair bir kesit vardır. Her Iğdırlının okuması gerektiğini düşündüğüm bu bölümü sizlerle paylaşmak istedim. (Kaynak: Genel Kurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları/ Genelkurmay Basımevi 2009)

Doktor Derviş Kuntman’ın anılarına geçmeden önce birkaç konuyu dikkatinize sunmak istiyorum:

“ŞEHİT MEHMET ÇAVUŞ” EFSANESİ

Bildiğiniz gibi daha önce Iğdır İç Savaşı ile ilgili düşüncelerimi IĞDIR VE HAMDİYE ALAYLARI (Celali Aşiretleri)  isimli yazımda bilginize sunmuştum. O yazıda belirttiğim konulardan birisi de, Beyazıt Vilayetindeki Hamidiye Kürt Alayları, Iğdır’ın yerel Kürt ve Azeri milis güçleri ve Karabekir Paşa’ya bağlı askerlerin eş zamanlı olarak Iğdır’a girdiğini, Ermenilerin Iğdır’ı günler öncesinden boşalttığını, bu yüzden tek silah atılmadan Iğdır’ın Büyük Millet Meclisi sınırlarına dâhil edildiğini belirtmiştim. Doktor Kuntman da bu gerçekliği başka bir açıdan doğruluyor.

Hâlbuki bazı kesimler tarafından kasıtlı olarak oluşturulan resmi görüş,  Karabekir Paşa’ya bağlı askeri birliklerin Iğdır’a girerken Ermenilerle çatıştığını, Mehmet Çavuş isimli Çankırılı bir askerin şehit düştüğünü iddia eder.  Maalesef bu iddia da “Boraltan köprüsü” efsanesi gibi duygu sömürüsü üzerine kurgulanmış bir yalandır.  Iğdır teslim alınırken bomboştu. Tek bir çatışma olmamış, tek bir silah patlamamıştır. O halde niçin “Şehit Mehmet Çavuş” iddiası özellikle Iğdırlı bazı yazarlar ve siyasiler tarafından canlı tutulmaktadır? Hemen cevaplayayım: Bu iddia, Iğdır’daki İç Savaşta Ermenilere karşı en büyük direnci ve mücadeleyi iki yıl boyunca (1918-1920) veren özellikle Kürt ve Azeri milis güçlerini önemsizleştirmek ve yok saymak amacını taşır.

Gerçek şehit aranıyorsa Ali Mirze Bey, Ahmed Şemo, Kerem Bey, Hacı Ali Ekber Tufan ve Şamil Bey’e bağlı milis güçleri içinde aranmalıdır. Mecit Hun’un öz amcası Mustafa Bey, Ermeni komitacılara karşı yapılan saldırıda Taşburun açıklarında şehit düşmüştür (1919). Bunun gibi yüzlercesi varken şehit düşmemiş birisini şehit düşmüş gibi göstermek gerçek şehitlerin ruhlarını incitir. Iğdırlı yazar Sayın Ziya Zakir Acar konuyu daha da derinleştirir, Şehit Mehmet Çavuş’un ailesinin aslen Azerbaycan’dan Çankırı’ya göç etmiş bir aile olduğunu iddia eder (https://yesiligdir.com/haber/detay/24862). Buradaki amaç “Iğdır’ı bir Azeri” kurtardı gibi gereksiz bir aşağılık kompleksini halkın zihnine yerleştirmeye çalışmaktır. Çankırı’nın Ilgaz ilçesinin Kayısın köyünde yaptığım araştırmada buradakilerin tamamının Karaman veya Orta Anadolu kökenli olduğunu aralarında Azerbaycan kökenli tek bir ailenin bile bulunmadığı ifade edilmiştir. Durum böyleyken bu türden yalanlara neden ihtiyaç duyuluyor?

Sayın Valimize sesleniyorum: Şehitlik anıtı tüm şehitlerimizi temsil etmelidir. İsminin, “Iğdır Şehitlik Anıtı”  veya buna benzer bir isimle değiştirilmesi önerimi kamuoyu huzurunda bilginize arz ediyorum.  Aksi durumda dedelerini, akrabalarını İç Savaşta şehit veren ailelerin maneviyatını incitmiş olacağız.

Sayın Ziya Zakir Acar’ın ifadesine göre Mehmet Çavuş ve üç arkadaşı, Hacı Ali Ekber Tufan’ın yardımına gitmiş, halkı silahlandırmış, Melekli beldesini ve Iğdır’ı bu şekilde kurtarmışlar. Güya Kazım Karabekir Paşa bu iş için 11.Tümen (Fırka) Komutanı Cavit (Elden) Paşa’yı görevlendiriyor. Cavit Paşa da gayri resmi olarak Mehmet Çavuş ve üç arkadaşını sivil olarak Iğdır’a gizli görevli olarak gönderiyor. Ve bütün bunlar 1917-18 yıllarında oluyor. Şunu hatırlatmam belki yeterli olur: Kazım Karabekir Paşa 2 Mart 1919 tarihinde Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığı’na atanmıştır. Ağrı’da 11’nci Fırka komutanı olarak görev yapan Cavit Paşa da bu tarihten itibaren Kazım Karabekir Paşa’nın emrine girmiştir. Gördüğünüz gibi maalesef tarihler tutmuyor.

Devam edelim: Aynı yazara göre, güya Mehmet Çavuş’la birlikte Iğdır’a sızan üç asker taşıdıkları silahlarla Hacı Ali Ekber Tufan’a yardım edip Ermeni komitacıları yenilgiye uğratıyor ve Melekli’yi kurtarıyorlar. Hacı Ali Ekber Tufan’ın yardımına ne Cavit Paşa ne de Mehmet Çavuş gitti. Melekli halkını kuşatmadan kurtarıp Erhacı düzlüğüne götüren isim Beyazıt vilayetinden İbrahim Bey’e bağlı Hamidiye Alayı üyesi Bıro Heski Telli ve komuta ettiği Celali süvari birliğidir. Bunu ben söylemiyorum. Merhum Hacı Ekber Tufan yayımladığı anılarında her şeyi kendi kaleminden detaylı bir şekilde açıklıyor.

Madem söz şehitlerden açılmışken bu sefer yine başka bir aydının (!) yazdıklarını dikkatinize sunmak isterim. Iğdır Üniversitesinde Tarih Bölümünde Yardımcı Doçent olarak görev yapan Sayın Cengiz Atlı Turkish Studies isimli dergide bir makale yayımlar. Sayın Cengiz Atlı yazısının bir bölümünde şöyle yazar:

“Iğdır ve köyleri 1915-1920 yıllarında Ermeni katliamlarına en yoğun maruz kalan bölgelerden biridir. O dönemde Iğdır halkının büyük bir kısmı (seksen binden fazla) katledilmiş, sağ kalanlar ise kendi yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır.”

Sayın Cengiz Atlı, Iğdır ovasında 80 bin insanın Ermeniler tarafından katledildiğini iddia ediyor. (Kaynak: http://turkishstudies.net/files/turkishstudies/1730246014_04Atl%C4%B1Cengiz-trh-39-53.pdf )

Iğdır’da ASIM-DER gibi ciddi sivil toplum kuruluşlarımız özellikle 1914-1920 yılları arasında Ermenilerin sivil halk üzerinde uyguladıkları vahşeti ve katliamları yakın takibe almakta, bu konuda ciddi yayınları bulunmaktadır. Ayrıca devletimizin yetkili kurumları da konuyla ilgili sayıları çeşitli zamanlarda yayımlamışlardır: Şehitlerimizin sayısı aşağıdaki gibidir:

Obaköy 98

Hakmehmet 83

Küllük  14

Bu sayılar belki 5-10 değişebilir. Bunun dışında Koçkıran, Gedikli ve Bayraktutan köylerinde de sivil halkın katliama maruz kaldığını biliyoruz. Eğer şehitlerimiz için bir sayı vermek gerekirse 300-400 arası bir rakamı telaffuz edebiliriz. Sayın Cengiz Atlı’nın iddia ettiği gibi 80 bin kişinin katledildiğini söylemek gerçek şehitleri önemsizleştirmek gibi bir anlam taşıyor. Bu utanç verici bir durumdur! Özellikle bilim insanı sıfatını taşıyan biri için bu kabul edilemez bir manipülasyondur.

Burada ASIM-DER’li yetkili arkadaşlara bir önerim olacaktır: Iğdır-Ağrı il sınırında Kucak isimli bir Kürt köyü var. Karaçöllü, Gelturan ve Xellesini (Sıpkan) aşireti mensubu aileler oturmaktadırlar. Kucak köyü şu an Doğubayazıt’a bağlı ama 1920’den önce Oba, Hakmehmet köyleri gibi Rus Yönetimi altındaydı. Rus-Osmanlı sınırı köyün hemen yanı başından geçiyordu. Ermeni komitacılar, Ermenistan Cumhuriyetini ilan ettiklerinde,  1919 yılında Kucak köyüne de saldırdılar, sayısı 180-200 arasında değişen tüm ahaliyi (sadece bir kişi kurtulmuştur) boğazlarını keserek katlettiler. Kanımca, ASIM-DER’in şu ana kadar edindiği tecrübeden hareketle Kucak köyüyle ilgili bir çalışma yapması ve bu bilgileri medya ile paylaşması derneğin statüsünü güçlendirecektir çünkü Kucak Köyü, Hakmehmet, Oba ve diğer köylerle aynı zamanda aynı kaderi paylaşmıştır. Devletin yetkili organlarının  (IĞDIR/AĞRI) da bu konuyla ilgilenmelerini,  sempozyum düzenlemelerini öneriyorum. Ayrıca Iğdır’da Ermeni katliamına maruz kalan şehitlerimizin sayısının köylere göre dağılımının resmi bir kurum tarafından liste olarak sosyal medya ortamında yayınlanmasını ve herkesin bunu referans alması gerektiğini düşünüyorum. Her önüne gelen şehit sayısını farklı vermekte, bu da spekülasyon ihtimalini özendirmektedir.

 “270 İSTİKLAL MADALYASI”

Sayın Cengiz Atlı aynı makalesinde Iğdır’da İstiklal Madalyası sahibi 270 kişinin olduğunu bilimsel (!) bir makale olarak hazırlayıp yayımlıyor. (Madalya sayısını Sayın Ziya Zakir Acar 192 olarak veriyor.)

Bildiğiniz gibi İstiklal madalyası 15 Mayıs 1919 tarihinden 9 Eylül 1922 tarihine kadar süren Kurtuluş Savaşında cephede veya cephe gerisinde kahramanlık ve fedakârlık gösteren kişilere veriliyordu. Acaba o yıllarda Iğdır’da durum neydi?

Örneğin, 1919 yılı yaz ayında veya 1920 yılının ilk aylarında Iğdır ovasında kaç Müslüman (Azeri ve Kürt) nüfus vardı diye sormak istiyorum. Hemen cevaplayayım: Ovada tek bir Müslüman bile yoktu! Iğdır merkez ve oba köyleri Ermeni komitacıların denetimindeydi. Azeriler Kaça-Kaç ile daha güvenli olan İran Azerbaycan’ına, obaya yerleşik Kürtler de (Brukan ve Redkan) Muş ve Van’a kaçıp yerleşmiştiler. Sadece dağlık bölgede Ali Mirze Bey, Ahmed Şemo, Kerem Bey ve Şamil Bey’e bağlı milis güçleri Ermenilere karşı gerilla savaşı vermekteydiler. O tarihte Osmanlı veya Büyük Millet Meclisi ordusunda tek bir Iğdırlı asker yoktur çünkü Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihine kadar Ermeni/Rus yönetiminde olmuştur. Üstelik Çarlık Rusya’sı Azeri nüfusu askerlikten muaf saymıştır. Bu yüzden Azeri ahalide ne silah vardır ne de asker olmaya yönelik bir istek. Doktor Kuntman buna yönelik olarak ilginç gözlemlerini bize aktarıyor.

Azeri ve Kürt ahali Iğdır’a 1921’den itibaren yavaş yavaş geri döner. Askere alımlar binbir zorlukla Kasım 1921’den itibaren başlar. Askere alınanlar da Doğu veya Güneydoğu cephesinde görev alırlar ki bu tarihte zaten bu cephelerde (Gaziantep, Maraş vb) savaş sona ermiştir. Madalya almayı gerektirecek fazla bir durum yoktur. Savaş sadece Batı cephesinde Yunanlılara karşı verilmektedir. İstiklal Madalyası almış Iğdırlı hemşerilerim olabilir ama bu sayı 270 değildir.

Bildiğiniz gibi İstiklal Madalyası bir aile için büyük bir onurdur. Böyle bir madalya nesilden nesle devreder. Madalyanın aile içinde nasıl devredileceğine dair çıkarılmış bir yasa bile vardır. Eğer 270 İstiklal Madalyası iddiası doğru olsaydı Iğdır gibi küçük bir yerde hangi ailenin İstiklal Madalyası sahibi olduğu herkes tarafından ezbere bilinir olurdu. İddia sahipleri Sayın Cengiz Atlı ve Ziya Zakir Acar’a, Iğdır köylerinde ve şehir merkezinde bir araştırma yapmasını, hangi ailelerde İstiklal Madalyası varsa köy köy isim isim listesini çıkarmalarını öneriyorum.

   IĞDIRLI ŞEHİT VE GAZİLER

Iğdır, 1918 yılından bugüne beş farklı dönemde şehit vermiş, gazileri olmuştur.

• 1918-1920 DÖNEMİ: Bu dönemde Iğdır Müslüman ahali Ermeni/Rus yönetiminde olmuş, Ermeni komitacılara karşı direnmiş, şehitleri ve gazileri olmuştur.

• İSTİKLAL SAVAŞI DÖNEMİ: İstiklal Savaşı 9 Eylül 1922’de biter. Iğdır’ı boşaltan Müslüman ahali 1921’den itibaren yavaş yavaş geri döner, Kasım ayından itibaren de askere alımlar başlar Askere alınan Iğdırlılar çeşitli cephelerde savaşırlar. Iğdırlı askerlerin sayıları çok değildir. Şehit ve gazilerimizin sayısı maalesef tam olarak bilinmez.

• KORE SAVAŞI: 1950-53 yılları arasında meydana gelen Kore Savaşı’na Iğdır’dan hemşerilerimiz katılmış, şehit ve gazilerimiz olmuştur.

• KIBRIS SAVAŞI: 1974 yapılan Birinci ve İkinci Kıbrıs Barış Hareketine katılan Iğdırlılar arasında şehit ve gazilerimiz olmuştur.

• PKK, FETÖ ve diğer terör örgütlerine karşı verilen mücadelede şehitlerimiz ve gazilerimiz olmuştur.

Iğdır’da Şehit ve Gazilerle Dayanışma Derneği var. Sınırlı imkânlarla varlığını devam ettirdiğini düşünüyorum. WEB sayfaları yoktur. Gönül isterdi ki yukarıda bahsini ettiğim tüm dönemleri kapsayan şehit ve gazilerimizin isimleri liste halinde verilmiş olsun. Aslında Valiliğimiz, WEB sayfasında şehit ve gazilerimizin tam listesini halka açık olacak şekilde yayımlayabilir. Iğdır doğru bilgiye hasrettir.

Sayın Cengiz Atlı yayınladığı makalede İstiklal Madalyası alanların dağılımını köylere göre şöyle sıralıyor:

IĞDIR:

Merkez:7

Melekli:7

Kuzugüden:1

Karakunzun:14

Kazancı:3

Karaağaç Mahallesi:1

Halfeli:2

Yukarı Çarıkçı:1

Toplam: 35

ARALIK İLÇESİ

Ortakent (Ortaköy):19

Aratan:2

Aşağı Çiftlik:3

Yukarı Çiftlik:3

Başkent (Aralık Merkez):34

Toplam:61

KARAKOYUNLU İLÇESİ:

Bayatdoğanşali:2

Cennetabad:4

Dize (Koçkıran):3

Zülfikar:2

KoçardoğanĢalı:1

Gökçeli:1

Karakoyunlu Merkez:1

Toplam:14

TUZLUCA İLÇESİ

Ekerek:30

Oğruca:1

Akdiz:7

Elmalık:2

Pırsak:1

Pernavit (Gaziler):23

Tekaltı:10

Turabi:2

Çıraklı:3

Perçenis:1

Süku:11

Aliköse:5

Kamışlı:15

Kalaca:2

Karataş:2

Kılıçlı:3

Kuruağaç:2

Kırkbulak:1

Karacaören:1

Kağın:8

Kirempe:14

Yukarı Sami:2

Yukarı Aktaş:5

Dirsah:3

BağlaraltıMah:1

Aşağı Mahalle: 1

Uğruca: 1

Mirzahan:2

IĞDIR TOPLAM:270

Cengiz Atlı’ya göre yukarıdaki liste sadece İstiklal Madalyası alanlardır. Elbette bu sayı doğru değildir. Hatta yukarıdaki köylerin bazıları mevcut değildir. Saha çalışması yapmadan böyle bir listeyi yayımlamayı bilim insanına yakıştıramıyorum. Halkımız doğru bilgiyi üniversiteden ve bilim insanından alamayacaksa kimden alacak? Takdiri Iğdırlı hemşerilerime bırakıyorum ve şu soruyu soruyorum: Köylerinizde bu sayıda İstiklal Madalyası sahibi aile var mı?

Bu türden abartılara ve yalanlara niçin ihtiyaç duyuluyor?  Azeri ve Kürtler, İç Savaşta el-ele vererek mücadele etmiş, acı çekmiş ve kendi paylarına düşen kahramanlığı göstermişlerdir. Ne Ahmed Şemo ne Ali Mirze Bey ne Hacı Ali Ekber Tufan ne Şamil Bey ne de Kerem Bey İstiklal Madalyası almadı. İstiklal Madalyası almak için de mücadele etmediler. Halklarının onur ve varlığını korumayı kendileri için görev bildiler. 270 adet İstiklal Madalyasını iddia etmek bir anlamda yukarıdaki şahsiyetleri önemsizleştirmek hedefini güder. Adaletin ruhlara işlemediği toplumlar asla huzur bulmazlar.

Iğdır, yıllardır bu zümrecilik anlayışıyla yorgun düşmüştür. Zihnini yalanlardan kurtaramayan bir toplum ilerleme sağlayamaz. Zehirli sarmaşık gibi Iğdırlının zihnini esir alan, duygu sömürüsü ve zümrecilik üzerine kurgulanmış bu gibi asılsız iddiaları medyada seslendirmek Iğdır’ımıza ve ülkemize ihanettir. Iğdır yıllardır bu türden zümrecilik kokan uydurma hikâyelerle maalesef kendi bindiği dalı kesmiştir. Öyle görünüyor ki hükümeti ve devleti suçlamak yerine suçluyu içeride aramak durumundayız.

         IĞDIR’IN İLK GAZETESİ: ARAS

2002 yılında yayınladığım Iğdır Sevdası kitabımda Iğdır’da çıkan gazete veya dergileri çıkış tarihlerine göre şöyle sıralamıştım:

1. IĞDIR Gazetesi Cengiz Ekinci 28 Eylül 1950 Iğdır

2. ARAS Dergisi Ramiz Özler 30 Ekim 1950 Iğdır

3. DİL Gazetesi Mecit Hun 9 Temmuz 1952 Iğdır

4. Fırıldak Mecit Hun 21 Ocak 1953 Iğdır

5 Şarkın Dili Mecit Hun 16 Mayıs 1953 Iğdır

6. Pamukova Mecit Hun 30 Temmuz 1954 Iğdır

7. Yeni Iğdır Cemil Aydın 28 Şubat 1955 Iğdır

8. Yeşil Iğdır Fazıl Şıktaş 1 Eylül 1955 Iğdır

Doktor Derviş Kuntman’ın anılarını okuduktan sonra Iğdır’da çıkan ilk gazetenin Derviş Kuntman tarafından 1921 yılında haftalık yayınladığı ARAS dergisi olduğunu anlıyoruz.

Şimdi sizleri Doktor Mehmet Derviş Kuntman’ın anılarıyla baş başa bırakıyorum:

DOKTOR MEHMET DERVİŞ KUNTMAN’IN IĞDIR YILLARI

ERMENİLERLE SAVAŞ (7 Ekim 1920) 

Ermenistan hükûmeti; Erivan civarındaki Türklere katliam yaparak oralara yerleşirken Brest – Litovsk Anlaşmasıyla bize terk edilmiş olan ve mütareke dolayısıyla geçici olarak boşalttığımız Kars – Ardahan havalisini kendi ülkesine katmak için Bardiz’den bize taarruza geçmişti. Bu sıralarda Kâzım KARABEKİR Paşa, Şark Cephesi Kumandanı unvanını almış ve kısmi seferberlik de yapılmış olduğundan, hemen karşı taarruza geçerek 12 Ekim1920’de Sarıkamış’ı zapt etmiş ve Ermenileri durdurmuştu. Bayezid’de 18, 33, 34 üncü Alaylardan teşekkül edilen tümenimiz; vaziyet icabı bir yerden yedek askeri alamamış, taburların mevcudunun kişiyi geçememiş olmasından dolayı Karaköse’deki Karapapak ve Bayezid’deki Celali aşiretlerini (Her ikisi de Hamidiye Alaylarıdır. Mücahit) yardıma çağırmıştı. Tümen, bunların hazırlanmasıyla meşgul oluyordu. Ben de seferde sıhhi hizmetlerin yapılması için pratik, teorik dersler veriyor, noksan ilaç ve malzemenin tedarikiyle meşgul oluyordum.

 25 EKİM 1920 

Bizim 34’üncü Alay, Celali Aşireti ile Iğdır Cephesine hareket etti. Bize ayrılan siperleri tuttuk: Burası Ağrı Dağı’nın eteğinden Sinekli Yaylasına kadar uzanan tümenimizin cephesinin sol kanadı idi. Önümüzde Iğdır Ovası; ileride Aras Nehri, daha uzaklarda Erivan, onun sol ilerisinde Alagöz Dağı, sağımızda da Ağrı Dağı görünüyor. Siperlerimiz, her tarafa hâkim ve çok emin yerler. Cephede düşmanla henüz temas yok. Çok uzaklarda ağaçlar arasında gelen geçen görünüyorsa da bunların bize karşı düşmanca bir hareketleri sezilmiyor. Anlaşılan, Ermenilerin bütün kuvvet ve faaliyetleri Kars tarafında… Bu sebepten biz de siperlerimizin kuytu yerlerinde çadırlarımızı kurduk; elimizde dürbün, etrafı gözetleyip duruyoruz.

Brest Litovsk Barış Anlaşması, 3 Mart 1918 tarihinde Rusya ile Almanya, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan arasında imzalanmış bir barış anlaşmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil eden Talat Paşa’nın ısrarları neticesinde, Rusya’nın 1878’de 93 Harbi sırasında işgal ederek aldığı tüm topraklar, yani Ardahan, Kars, Artvin ve Batum derhâl Türkiye’ye iade edilecekti. Anlaşmanın imzalanmasından sonra Osmanlı orduları bu bölgelere derhâl girdi.

Buraya geleli on beş gün olduğu hâlde; ne top ne de tüfek sesi duyduk. Daimî bir sessizlik içinde yaşıyoruz. Yalnız, aşiret askerlerinin gürültüleri bu sessizliği bozuyor. Bunlar beyaz külahları, pos bıyıkları ve garip kıyafetleriyle devamlı olarak konuşuyorlar.

12 KASIM 1920 

Kars zapt edilmiş, Ermeniler Gümrü’ye doğru kaçmışlardı. Aynı zamanda Iğdır’ı boşaltmışlarsa da tümen ile cephemizin çok geniş ve kuvvetimizin çoğunun başıbozuk olmasından dolayı Iğdır’ın boşalmasından haberdar olamadık.

26 KASIM 1920

Ancak bugün bütün tümen, aşiret alaylarıyla Iğdır Ovası’na aktı. Her alay, kendisine verilen yönde ilerlemeye başladı. Ermenilerden, kimseye rastlamadık. Bunlar çekileli hayli zaman olmuş, Iğdır sokaklarında aç kalmış kedi, köpek sürülerinden başka kimse kalmamıştı. Böyle olmakla beraber aşiretlerin hâli görülmeye değerdi: Bunlar boş Iğdır Ovası’na Donkişotvari doludizgin, dalkılıç saldırıyor, kahramanlık taslıyorlardı. Bu suretle Aras sahiline kadar gittik, orada durduk. Hâlbuki bu sırada Kars’taki ordumuz Gümrü’yü zapt etmiş harp sona ermişti. Bu suretle Ermeni megalo ideası altüst olmuş; onlar, Aras ile Arpaçay ötesindeki dar sahaya sıkışarak bizden aman dilemişlerdi. Lakin Ermenilerden öç almak için günlerce dağlarda bekleyen askerlerimiz, bunların habersizce kaçıp gitmelerinden çok üzülmüşler, yüreklerindeki ateşi Bingöl dağlarından süzülüp gelen Aras sularıyla teskin ederek teselli buluyor ve rahatlıyorlardı. Ben de Ermenilerin mağlubiyetinden, Ararat hükûmetinin yerin dibine girmesinden büyük bir sevinç duyuyor, bunu diğer cephelerdeki zaferlerimizin bir işareti sayarak Allah’a şükrediyordum.

25 ARALIK 1920 

Bu cephede harp bittikten sonra, tümen karargâhıyla, 33’üncü Alay ve topçular Iğdır’a; bizim 34’üncü Alay da Pulur denilen büyük bir çiftçi köyüne yerleşti. Iğdır, bu havalinin en gelişmiş kasabası olup, bir katlı sağlam binaları, bağları ve bahçeleriyle insana medeni bir şehir hissini verir. Fakat köyleri de o nispette iptidaidir. Hele bizim bulunduğumuz köy, her türlü vasıtadan mahrum, sokakları çamur ve pislikten geçilmez bir hâlde. Vazifemi yaptıktan sonra odama çekiliyor, çevrenin ve yalnızlığın verdiği üzüntü ve ıstırap içinde kıvranıp duruyorum. Cephe hayatından sonra burası bana zindan gibi geliyor. Oranın saf, sakin, mert havasını arıyorum. Ah orada ne kadar rahat idim!

21 OCAK 1921 

Bu gece Pulur’daki odama kapanmış düşünürken hatırıma bir gazete taslağı çıkarmak geldi. Bu, artık, tabur tabipliği hayatımın nükseden bir alışkanlığı oldu. Bu fikrimi arkadaşım Makineli Bölük Yüzbaşısı Zihni’ye açtım, uygun buldu. Hemen Aras adıyla ve haftada bir çıkmak üzere ufak tipte bir gazete hazırlayıp buna edebî, mizahi bir şeyler yazdıktan sonra gazeteyi Iğdır’a gönderip dağıttık. Bu, Iğdır’dakiler için eğlenceli bir şey oldu. Gazeteyi, herkes merakla alıp okuyordu. Bunun, kumandanlar tarafından iyi karşılanacağını umduğumdan, gazeteden bir tane de Sarıkamış’ta bulunan Kâzım KARABEKİR Paşa’ ya yolladık. Bundan on sayı kadar çıktı. Gazetenin birçok yazısı herkesin ilgisini çektiyse de eleştiri kısımları hoşa gitmedi. O zaman Iğdır’da poker oyunu salgın bir hâl almıştı. Ahırlarda seyisler bile işlerini güçlerini bırakarak bu oyunla meşgul oluyordu. Bu hususta bir makale yazarak ilgililerin dikkatini çektik. Tümen komutanı hassasiyet göstererek bu oyunu şiddetli bir emirle yasak etti. Bu yüzden Hatunoğullarından  (Not: Bugün Kars’ta Hatunoğulları ismiyle geniş bir aile vardır. Iğdır Devlet Üretme Çiftliğinin inşaat işini yapan mühendis Fuat Hatunoğlu ve eski Erzurum Senatörlerinden Sakıp Hatunoğlu bu ailedendir. Mücahit) bir kişi bize gücendi. Köyde oturup da şehirdeki sosyete hayatını tenkit etmek haddini bilmezlik sayıldı. Fakat biz, hiçbir şeye kulak asmayarak kumandanlarımızın takdirlerinden cesaret alarak gördüğümüz, işittiğimiz yolsuzlukları yazmaktan geri durmadık.

Ekim 1920’den itibaren sayılmak üzere Binbaşılığa terfi ettim. Buna çok memnun oldum. Çünkü Alay’da itibarım biraz arttı. Iğdır Hastanesi (24 Mayıs 1921) Şark Cephesi Kumandanlığının emriyle Iğdır Mevki Hastanesi Başhekimliğine tayin edildim. Bir kere daha tabur tabipliğinden kurtuldum. İşte bu tayin iki buçuk seneden beri çektiğim sıkıntı ve eziyetlerin hakiki bir mükâfatı oldu. Hemen, Pulur’daki alaydan ilişiğimi keserek, beni bir hayli meşgul ve teselli eden Aras gazetesini kapatarak Iğdır’a geldim.

Doktor Mazhar Bey’den devir ve teslim alarak hastanede işe başladım. Evvela Bayezid’de bulunan çoluk çocuğumu getirterek hastaneye yakın bahçeli bir ev bulup yerleştirdim. Sonra maddi, manevi bütün gücümü hastaneye vererek çalışmaya başladım. 11’ inci Tümenin 2’nci Tümen adıyla Ardahan’ a hareketi üzerine Iğdır’daki birlikler grup kumandanlığı emrine verilmiş, seyyar hastane de 300 yataklı Iğdır Mevki Hastanesi adını almıştı. Bunun için hastaneyi teslim aldığım vakit, buranın henüz tamamıyla teşekkül edilmemiş bir hâlde olduğunu gördüm ve noksanlarını pek fazla buldum. Bilhassa temizleme yeri, karantina koğuşu ve laboratuvarı yoktu. Bunun için mevcut durumuyla işlemesi mümkün olmadığından ve resmî kanaldan yapılması da uzun zamana bağlı bulunduğundan hastane askerleri arasından bulduğum taşçı ustası ve marangozların gayret ve yardımlarıyla noksanları ikmal ederek hastaneyi işler hâle getirdim. Bu sıralarda Grup Kumandanı İsmail Hakkı Bey’in hastaneyi ziyaret edeceğini haber verdiler. İnzibat subayı telaşa düştü. Hastaların yatak, yorgan çarşaflarını yenileriyle değiştirmek istedi. Sebebini sordum. Önceki tabiplerin böyle yaptıklarını söyledi. Ben olduğum gibi görünmek isterim, gösterişe lüzum yoktur, dedim. Ertesi gün kumandan geldi, yaptıklarımı ve yapacaklarımı anlattım, memnun olarak buradan ayrıldı.

   18 EYLÜL 1921 

Sakarya Meydan Muharebesinde büyük bir zafer kazanmıştık. Bu haber, Iğdır da büyük bir sevinç yarattı. Akşam, tümen karargâhında büyük bir ziyafet verildi. Nutuklar söylendi. Benim de bazı kısımlarını aşağıya koyduğum bir yazım okundu: Dünya Savaşından, bizi boğmak isteyen Mondros Mütarekesi’nden, hayatımıza son veren Sevr Anlaşması’ndan sonra bu milletin yaşayacağına kimse inanmıyordu. Hatta İstanbul hükûmeti, bu mütareke ve anlaşmaların uygulanmasından başka çare olmadığına kanaat getirerek millî namusumuzu ve üç yüz milyon Müslümanın mukaddesatını lekelemek suretiyle bizi İsrail kavmi gibi sefil, perişan etmek istiyordu. Bu durumu önceden anlayan millet, o paçavraları; yapanların, tatbik etmek isteyenlerin yüzlerine fırlatarak isyan etti. Tarihte böyle şuurlu, amacı millî isyana, ender tesadüf olunur. Milletin ruhundan kopan bu galeyan onu tekrar düşmanlarına karşı cephe almaya mecbur etti. Bugünkü Garp Cephesi; namus ve mukaddesatımızın Kâbe’sidir. İşte böyle elim bir vaziyette iken böyle azim bir cephe meydana getirmek ve onu Sakarya gibi büyük bir zaferle şereflendirmek, milletimize has bir hayat kabiliyeti ve karakter yüksekliğidir.

Sakarya zaferinin kamuoyunda uyandırdığı sevincin işaretleri olmak üzere Iğdır’ın evlerinde, bahçelerinde sık sık toplantılar, eğlenceler oluyor; yerli saz takımları da bunlara iştirak ederek sevinç ve gurur, ortalığı çınlatıyordu. Azerilerin en çok çaldığı, söylediği şu:

Şeşkilan’ın düzünde

Ceylan gezer özünde

Men ölem, men ölem  türküsünün nağmeleri bana o kadar yanık ve dokunaklı geliyordu ki Eğin havalarını andırıyor, beni ta ruhumun derinliğinden üzüyordu. Artık; siyasi, askerî vaziyetimizin istikrar oluşturması üzerine, Iğdır’da büyük bir ticaret faaliyeti başladı. Markara Köprüsü’nde Ermenilerle alışveriş arttı. Erivanlılar, muhtaç oldukları tuzu bizden alıyorlar, karşılığında türlü türlü mamul eşya gönderiyorlardı. Ticaret hususunda pek mahir olan Iğdırlılar bu takastan çok istifade ettiler.

   EYLÜL 1921

Grup Komutanı Albay İsmail Hakkı Bey, subaylar arasında bir seri konferans düzenlemiş; ara sıra toplanıp bundan istifade ediyorduk. Yüzbaşı Bitlisli İhsan Sezai’nin makineli tüfek hakkında verdiği konferans herkesi hayran bırakmıştı. Bu subaydaki bilgi ve konuşma kuvveti tasavvurun üstünde idi. Bana da frengi hakkında bir konuşma düştü. Bunu yaptım amma, bir daha böyle kalabalık bir yerde çıkıp söz söylemeye tövbe ettim. Sarıkamış’ a nakledilmiş olan arkadaşım Yüzbaşı Zihni ye bu konferanstaki hâlimi şöyle tasvir etmiştim:

Bugün, frengi hakkında konuşurken duyduğum üzüntüyü belirtmekle kalbimde büyük bir yükün hafiflediğini hissediyorum. Geçen ay koleradan bahsederken meydana gelen sıkıntıyı, mahcubiyet ve acemiliğime vermiştim, oysa bugün iyice anladım ki bende hitabete kesinlikle yetenek yoktur; ifade tarzımın dinleyicilere sıkıntı verdiğini hissediyordum, dilim tutuluyordu. Eğer biraz daha devam edeydim, herkesi uykuya daldıracaktım. Söylediğim tıbbi terimlerden kimse bir şey anlamıyor, hatta bunları dinlemiyor. Herkes kendi hesabına hayale kapılmış, kendi âleminde yaşıyordu. Ara sıra bana doğru bakarak artık sabrımızı zorlama der gibi bir hâl alıyorlardı. Ben bunları gördükçe frengi hakkındaki bilgilerim hatırımdan çıkıyor, dilim tutuluyor, şakaklarımdan soğuk terler akıyor, gözlerim kararıyor, yere düşecek gibi oluyordum. İşte konferansı böyle bir hâl içinde bitirdim. Bununla beraber centilmen kumandan, konferans istifadeli oldu diye beni sevindirdi.

 EKİM 1921 

Şark Cephesi’nden gelen bir emirde, Sarıkamış Hastanesi Sıra Tabipliğine tayin edildiğim ve orada çalışırken ayrıca cephenin çıkardığı gazeteye yazı yazmam ve acele hareket etmem bildiriliyordu. Birdenbire şaşırdım. Sonra bunun Sarıkamış’ta bulunan arkadaşım Zihni’nin teşvikiyle olduğunu anladım. Derhâl tümen komutanına giderek beni bu vazifeden affetmelerini, benim gazetelere yazı yazacak vakit ve iktidarım olmadığını söyleyerek hâlihazır memuriyetimde bırakılmamı rica ettim. Hâlden anlayan komutan, dileğimi kabul etti, beni oraya göndermedi.

 EKİM 1921 

Iğdır’da bir pencere önüne oturup da gece etrafa bir göz atılırsa manzara pek muhteşem görünür: Bir loşluk içinde düz, geniş Iğdır Ovası, ortasında bir şah damarı gibi atarak akan Aras Nehri; beri tarafta dağların dağı Ağrı, öbür tarafta Alagöz Dağı olup bunlar, karşı karşıya geçmiş sanki birbirine bakıyor gibi. Bunların üstünde pırıl pırıl parlayan yıldızlarıyla uçsuz bucaksız gök kubbesi… Ortalıkta nefes gibi hafif bir rüzgâr esmekle beraber derin, ulvi bir sessizlik hüküm sürüyor. Tabiatın bu sonsuz büyüklüğü karşısında öyle seziyorum ki asıl ebediyen yaşayan ve mevsimlerin değişmesiyle gülen, sevinen, solan, ağlayan şu koca dünya olup, biz onun üstünde ölümlü, çaresiz mahluklarız. Bunun için kendimi; Iğdır’ın şu toprak damlı evlerinde, çakal sesleri, köpek ulumaları arasında bir köstebek hayatı süren, sürünen ve her an toprak olmaya mahkûm olan bir sefil gibi hissediyordum.

    KASIM 1921 

Iğdır ahalisi ilk defa askere alınıyor. Askerlik yapmamış bir millet için bu fevkalade bir şey oldu. Iğdırlıların, evlatlarından ayrılmamak, onları kurtarmak için başvurmadıkları çare kalmıyor; onlar, uğraşıp duruyorlar. Gözlerinin önünde binlerce ana, baba, evladı sapasağlam dururken kendilerininki askere giderse hemen ölecek zannediyorlar. Bu sebeple askere çağrılanlar bin türlü hileye başvuruyorlardı. Bunların muayenesi için hastanede bir heyet teşekkül edildi. Kapının önü kalabalıktan geçilmiyor, askerden ziyade askerin akrabaları gelmiş. Muayenede bizi en ziyade yalandan hasta olanlar işgal ediyor. Bunlar arasında bir genç elindeki sopaya dayanarak iki büklüm olduğu hâlde içeri girdi. Belinin eğri olduğunu, öteden beri sopa ile yürüdüğünü beyan etti. Muayeneye çıplak girdikleri için her arızayı görmek mümkün oluyordu, bunun da hareketinin yalandan hastalık rolü olduğu besbelliydi. Artık, sabrımız tükenmişti. Taburlarda yaptığım gibi buna da yaptığı oyunun yalan olduğunu itiraf ettirmek isterdim. Lakin beklemeye vaktimiz olmadığından, gayet hızlı bir usul buldum. Hemen elimdeki meşin kırbaçla onun çıplak vücuduna, eğri beline bir iki defa vurdum, fazlasına lüzum kalmadı. Hemen sopasını bırakarak ve belini düzelterek kapıdan dışarı fırladı. Bu suretle hem kendisini zorda kalmaktan kurtardık hem de acemi bir sahte hastanın başımızı ağrıtmasından kurtulduk. Ancak iyi bir asker kazandık mı? Orasını bilmem.

Iğdır Hastanesinin noksanları artık tamamlanmış, kışlık erzak ve yakacağı hazırlanmış, evvelce tedarik edilmiş olup öteye beriye dağıtılmış olan mavi battaniyeler toplatılıp hastaların üzerine örtülmüş; hastanede mevcut on kadar ineğin süt ve yoğurduyla hastalarımız beslenmişti. Velhasıl hastane arkadaşlarım Dr.Hamdi SOFULAR, Dr.Haydar ve Eczacı Vasıf Beylerin değerli yardımlarıyla burası arzu edilen dereceye gelmiş ve hastalara faydalı olmak imkânını elde etmiştik. Nahçıvan Hastanesinde gönüllü olarak çalışmış olan Rus hemşiresi bir gün hastanemizde çalışmak üzere çıkageldi. Tümenin izniyle çalışmaya başladı. Her türlü onun rahatını temin ettik. Burayı Nahcivan’dakinden daha muntazam buldu. Bir müddet çalıştıktan sonra yine Nahcivan’a iade edildi.

ARALIK 1921 

Iğdır’ın kışı geldi. Buranın havası son derece rutubetli ve soğuğu tesirli oluyor. Ovayı çevreleyen dağlar artık bembeyaz olmuş. Bilhassa Ağrı, eteklerine kadar beyaz mantosunu giyerek insanı iliklerine kadar üşütmeye başlamıştı. Bir memleketin binalarının yapılış tarzını, oranın iklimi tayin eder, derler. Pek doğrudur. Burada evler hep bahçeler içinde, bir katlı, taştan, kerpiçten yapılmış olup bunların damları sert toprak ile örtülüdür. Evlerin içi yağlı boya, ısınmaları da peç denilen duvar sobalarıyladır. Bunlar, iki oda arasındaki duvar içine yapılmış ocaklar olup kalorifer gibi her tarafı ısıtır. Birisini yakmak için ancak bir yük odun lazım. Bu sebeple burada yakacak meselesi ön planda gelir. Biz burada bağ kütükleri yakmakla idare ediyoruz. Kullanma suları, kapılarının önünden akan arklardan alınır. İçme suyu da bu ark sularının bir taş süzgeçten geçirilmesiyle temin edilmektedir. Bu taşlar, burası için büyük bir nimet sayılır. Hemen daima bulanık ve çamurlu bir hâlde akan Aras Suyu, bu sayede berrak ve içilebilir bir hâle gelmektedir.

 OCAK 1922 

Iğdır a gelen yollar kapandı. Her taraftan haberleşme kesildi. Sanki kuşatmaya girmiş bir hâle geldik. Havanın sisli olması, kurt sürülerinin kasabanın yakınına kadar gelmesi bu kuşatmayı tamamlıyor, evlerimize kapanıp kalıyorduk. Hele geceleri bir türlü sabah olmuyor, vaziyetin neden olduğu üzüntülerin kâbusu içinde sayıklayıp duruyorduk. Bununla beraber ara sıra geceleri Dr.Hamdi nin evinde toplanarak eğlenceli saatler geçirirdik. Tümenimizin Garp Cephesi’ne hareket edeceği haberi duyuldu. Bundan fevkalade memnun olduk. Zira hem bu havaliden kurtulacak hem de hakiki Millî Mücadele’ye iştirak edecektik. İşte bu gaye ile yol hazırlığına başlamış, günlerin nasıl geçtiğini unutmuş, hummalı bir faaliyete girişmiştik. Garp Cephesi’ne Hareket (10 Şubat 1922) Gümrü Anlaşması’nın imzasından ve Sakarya Zaferi’nden sonra Garp Cephesi’nde sessizlik oluşmuş, buradaki fazla birliklerin Batı Cephesi’ne çekilip Yunanlara kesin bir darbe vurmak zamanı gelmişti. Bu maksatla grubumuza harekete hazırlık emri verilmişti. Bütün birlikler, büyük bir şevk ve gayretle sefere hazırlanıyordu.

 11 ŞUBAT 1922 

Grup kumandanı; verdiği emirle bütün birliklerin büyük ağırlıklarının önceden kendi vasıtalarıyla Sarıkamış a gönderilmesini, hastaneye de 20’si Iğdır; 10’u Bayezid’de açılmak üzere 30 yataklık revir malzemesinin ayrılmasını, sonra geri kalan bütün eşya, erzak vesairemizle harekete hazır olmamızı bildirmişti. Nakil vasıtamızın çoğunu öküz arabası oluşturduğundan öncelikle tekerlekleri, boyundurukları gözden geçirip lazım gelen tamiratı da yaptıktan sonra, on arabalık ağırlığımızı bugün ilk kafile olarak yola çıkardık.

13 ŞUBAT 1922 

Bugün alafranga saat da bütün doktorlar, hasta bakıcı kadınlar, sıhhiye askerleri ve nakil araçlarımızla savaş kıyafetinde grup karargâhının önünde toplandık. Kumandan geldi, bizi teftiş etti. Hareket günümüzün yaklaştığı anlaşılıyor.

  KADEME KUMANDANLIĞIM (15 Şubat 1922)

Grup; hareket ederken kolaylık olması için piyade, topçu ve fennî birlikler olmak üzere üç kademeye ayrılmış. Birinci, İkinci Kademeler alay kumandanları emrinde hareket etmişti. Geri kalan telsiz, istihkâm, süvari, nakliye bölükleriyle, hastaneden ibaret olan Üçüncü Kademeye de kumandan olarak beni tayin etmişler. Bu, bir doktora nadiren verilen bir ödül idi. Bu; herhâlde, dün verdiğim teftişin, kumandanlıkça takdir edilmesinden veyahut kademede benden başka binbaşı olmadığından dolayı, bir zaruretten ileri geliyordu. Her ne sebeple olursa olsun, bu görevlendirmeden çok memnun kaldım.

20 ŞUBAT 1922 

Sabah erken, yazdığım günlük emir gereğince bütün kademe birlikleri grup karargâhı önünde toplandı. Kumandana tam haberi verip oradan ayrılırken o, bana bütün gücümüzü sarf ederek telsizin Sarıkamış a ulaştırılmasını söyledi. Orada kalan diğer arkadaşlara veda ederek yola dizildik. Kademe; muhtelif birliklere mensup asker ve subayları, çeşitli savaş teçhizatı, deve, manda, öküz at gibi farklı türde nakil vasıtaları ve üzerleri portatif çadırlarla kapatılmış vurgun arabalarındaki subay aileleriyle uzun bir kol teşkil ediyor, ağır aksak yürüyüşüyle bir göç kafilesini andırıyordu. Başlarında bulunan kademe kumandanı da eski tabur tabipliğinin verdiği babavari tavrıyla bir aşiret alay kumandanına benziyor; bununla beraber herkes büyük bir intizam, itaat ve olgunluk içinde yoluna devam ediyordu. Bu suretle yürüyerek, bozuk yolların taşlarına takılarak, çamurlarına batarak üç günde Kağızman kasabasına vardık.

Bu bahçeli memlekette bir gün istirahat verdik. Burada arkadaşlardan birinin eşi doğurdu. Bunu yolculuğumuz için uğur saydık. Bir de bu moladan faydalanarak kırılan araba ve tekerleklerin tamiri ve hayvanlara buz çivisi çaktırmakla meşgul olduk. Bundan sonraki yolumuz karlı, buzlu olduğundan böyle bir tertibata şiddetle ihtiyaç vardı. Ertesi gün Paslı Gediği’nin eteğinde olan Kötek köyünde kaldık. Bu gedik, Kağızman ile Sarıkamış arasında çok yüksek bir boyun noktası olup önümüzde duvar gibi dimdik yükseliyordu. Şimdi burayı nasıl geçecektik? Bu ağır telsizi dağdan nasıl aşıracaktık? Hep bunu düşünüyordum. Sabah olunca üç çift mandanın kuvvetine güvenerek yokuşa doğru yürümeye başladık. Fakat tekerlekler karlara saplandı kaldı. Bir hayli uğraştıysak da onları söktüremedik. Mecburen eski konağımıza geri döndük. Burası da çok pis bir yerdi. Kimse rahat etmemişti. Aksine ertesi gün müthiş bir kar tipisi oldu. Kimse yerinden çıkamadı. Şimdi beğenmediğimiz bu konak, gözümüze şirin görünmeye başladı. Artık kendi derdimizi unuttuk. Hep Sarıkamış’ta beklenen bu telsizi yerine nasıl teslim edeceğiz diye düşünüp planlar kuruyorduk, nihayet çaresini bulduk.

26 ŞUBAT 1922 

Şafak sökmeden karlar iyice don iken önce develeri, sonra askerleri yürüterek yolu çiğnettik. Diğer vasıtalar da geçtikten sonra karlar iyice sıkıştı. Sonra telsizin yanına gelerek mandalara yardım ederek makineyi yürüttük. Bu suretle gediğe yaklaştık. Geceyi burada kom gibi bir yerde geçirdik. Ertesi sabah aynı suretle hareket ederek telsizi düzlüğe çıkardık. Bu, büyük bir başarıydı; hep sevindik. Artık, kolaylıkla Selimköy, Yolçekmez ve Yedikilise köylerinde konaklayarak gönül rahatlığıyla Sarıkamış a vardık. 7 Mart 1922 günü kadememiz Iğdır’dan çıktığı gibi muntazam bir hâlde Sarıkamış a girdi. En önde nefesleri buğulanan mandaların arkasındaki telsiz makinesi ilerliyor, herkes bunu merakla seyrediyordu. Grup kumandanı, telsizin dağdan aşırılıp getirilmesini hiç ummadığı için buna çok memnun oldu ve bunu benim hesabıma bir başarı saydı. Sarıkamış a girerken genel harbin o felaketli günlerini hatırladım. Etrafa baktıkça çam ormanlarının biraz ötesinde oluşmuş olan o kanlı facianın acılı, ıstıraplı anlarını hâlâ yaşıyor gibi oluyor, yüreğim sızlıyordu. Diğer taraftan Rusların yapmış olduğu bu muazzam kış garnizonunun üstünde şanlı bayrağımızın dalgalandığını ve buranın bugün Şark Cephesi Kumandanlığının merkezi olduğunu görmekle göğsüm övünçle kabardı.


https://yesiligdir.com/yazar/yazi/7514

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: