İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Lozan: Öncesi ve sonrası-İbrahim Sinemillioğlu

Bugün Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının doksan altıncı yıldönümü. 24 Temmuz 1923’te İsviçre’nin Lausanne (Lozan) kentinde Uchi Şatosu’nda Türkiye Hükümeti ile galip devletler arasında imzalandı. Türkiye devletinin kurucu belgesidir.

28 Ekim 1922’de toplanan Barış Konferansı’nda Türkiye delegasyonunun başında İsmet Paşa (İnönü); Britanya ve Japon imparatorlukları, Fransa Cumhuriyeti, İtalya, Yunanistan krallıkları ile Sırp, Hırvat ve Sloven krallıkları delegasyonlarına Britanya temsilcisi Lord Curzon başkanlık ediyordu.

Çetin tartışmalardan sonra konferans, Musul meselesinden dolayı akamete uğradı ve delegasyonlar ülkelerine döndü.

Konferansta galip devletler tarafı Kürtlerin de temsilini istedi. Esasen Kürtler adına bir heyetle katılmak isteyen Şerif Paşa, başvurusunu yapmış, Paris’te davet edilmeyi bekliyordu.

Burada bir parantez açarak öncesine dönelim.

19 Mayıs 1919’da Samsun’dan görevli olarak Anadolu’ya çıkan Mustafa Kemal, ilk olarak Amasya’da bir tamim yayınlayarak başlatılmasını istediği kurtuluş mücadelesinin Anadolu’nun iki temel halkı olan Türklerin ve Kürtlerin ortak mücadelesi olacağının ve yeniden yapılandırılacak devletin her iki halkın ortak devleti olacağını vurgulamıştı.

Bundan sonraki ilk durak Erzurum oldu. Tam yüz yıl önce, 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi de bu çerçevede çalışmalarına başladı. Müdafaai Hukuku Umumiyeyi Vilayatı Şarkiye’nin (Doğu İlleri Müdafaai Hukuk Cemiyetleri) çoğunluğunda toplanan kongrede de Kürt ve Türk halklarının eşitliği esas alınmış, Hristiyan toplulukların varlığı kabul görmemişti.

Daha sonra toplanan Sivas Kongresi’nde de aynı esaslar kabul edilmiş ve nihayet 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi hükümeti de meclisçe kabul edilen Birinci Anayasa ile Kürtlerin özerkliğini kabul eden hükümler içeriyordu.

Meclis’te, Kürdistan’ın temsilcileri de yer almakta idi.

Burada parantezi kapatıp tekrar Lozan’a dönelim.

Şerif Paşa davet edilmeyi bekleyedursun, Ankara’daki Kürt temsilcilerine, İsmet Paşa başkanlığındaki delegasyonun Kürtleri de temsil ettiğine dair bir telgraf çekildi konferansa. Konferans, Şerif Paşa’yı çağırmadan İsmet İnönü’nün Kürtleri de temsil ettiğini kabul ederek çalışmalarına başladı. Esasen İsmet Paşa da hep Türkler ve Kürtler diyordu. Musul meselesi sırasında Kürt nüfusun sayılarını vererek haklılığını ispata çalışıyordu.

Neticede 23 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşma ile barış sağlanmış oldu. Musul vilayeti hariç, Türkiye’nin diğer sınırları belirlenmiş oldu.

Misakı Milli sınırları içinde yer alan Osmanlı Kürdistanı üçe bölünmüş, aynı aşiret ve hatta aynı aileden olan insanlar evlerinin bulunduğu yer itibariyle iki hatta üç ayrı ülkenin uyruğu olmaşlardı. Yani batıda düzenli ordu ile yürütülen savaş, doğu ve güneydoğuda Kürt halkının sivil mücadelesi ile başarıya ulaşmış, ancak vatanları bölünmekten kurtulamamıştı.

İmzalanan antlaşma, kurulacak olan yeni Türkiye devletinde hiçbir ulusun adını anmadan Müslüman ve gayrımüslim ayrımını ele almıştı. Yalnızca taraf ülkelerdeki Müslüman ahali ile Türkiye’deki gayrimüslim ahalinin yani azınlıkların haklanını koruma altına alıyordu. Türkiye, Kürtleri zaten asli unsur sayıyor ve onların haklarına ilişkin bir hükmün antlaşmada yer alması yolunda herhangi bir talepte bulunmuyordu. Bu nedenle Kürtler, Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir zaman Lozan Antlaşması’nı benimsemediler, kabul etmediler. Ancak buna rağmen bu antlaşmanın altıncı faslında yer alan hükümler, Kürtlerin de birçok hakkının teslimini gerektiriyordu.

Örneğin 36. madde, resmi dilin yanında “herkes ticari, içtimai, hususi münasebetlerinde ana dilini kullanabilir, mahkemelerde kendi ana dili ile savunma yapabilir” diyordu ama Türkiye’de Kürtçe’ye hiçbir zaman bu olanaklar tanınmadı. Son yıllarda Anayasa’nın 90. maddesi yoluyla mahkemelerde ara sıra kullanılması mümkün olabildi. Halbuki bu altıncı faslın bir maddesi de açıkça, “Türkiye devletinin, bu bölümdeki hükümlere aykırı hiçbir kanun, kararname, nizamname, emirname çıkaramayacağını” belirtmektedir.

Lozan Antlaşması ile baştan beri ilgilendim. Ben hep Kürt halkının Lozan Antlaşması’ndan sağlayacağı bazı kazanımlar olabileceğini ileri sürmüşümdür. Bugün de bu antlaşmanın Türkiye vatandaşlarına tanıdığı birçok hakkın Kürtlerden esirgendiği malum. Bu düşüncemi rahmetle andığım dostum Prof. Dr. Bülent Tanör, İstanbul Barosu’nca düzenlediğimiz bir çalıştayda konuşan Dışişleri Bakanlığı başmüşavirlerinden Prof. Dr. Suat Bilge de dile getirmişlerdi.

Ayrıca 1998’de kurucuları arasında yer aldığım DEMOS’un (Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Yolları Platformu) bir çalıştayında Lozan Antlaşması’yla ilgili yaptığım sunumdan sonra, yanıma gelerek bu konu ile ilgili çalışmalarından söz eden değerli dost Dengir Mir Mehmet Fırat’ı da burada rahmetle anmak isterim. Gerçekten o konuda çok derinlemesine bilgi sahibi bir aydınımızdı. Rahmetle anıyorum, büyük kaybımızdı.

★★★★★

Bugün ayrıca Basın Bayramı. Türkiye’de basın denecek bir basın kalmadı. Gerçek gazetecilerin çok büyük kısmı parmaklıklar arkasında.

Tüm gerçek gazetecilerin ve düşünceleri uğrunda cezaevinde olanların Basın Bayramı’nı kutlarım.


Yeni Yaşam Gazetesi

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: