İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Patrik konusunda Ermeniler direndi ve teslim olmadı

Alin Ozinian

Ermeni cemaati Mart ayında, 2008 yılından beri sağlık sorunları sebebi ile bitkisel hayattaki Patriği Mesrop Mutafyan’ı kaybetti. Ne tuhaftır ki, çok sevilen ve takdir edilen Başpiskopos Mutafyan’ın ölümü, hem aynı yatakta yıllarca bilinçsiz yatan dini lider hem de cemaat için bir kurtuluş, hatta yeniden doğuş anlamı taşıdı.

Mutafyan’a, Adli Tıp tarafından da onanan “görevlerini yerine getiremez” teşhisi ardından yaklaşık 10 yıldır, Ermeni cemaati çok istediği ve kanunen de uygun olduğu halde, skandal sayılabilecek bir şekilde yeni bir patrik seçemedi. Süreci daha önce Ahval’de “Ermeniler yeni patrik seçebilir mi?” yazımda anlatmıştım.

Devlet, Ermeni patriği seçimine müdahale etti, 2010 yılında Başepiskopos Aram Ateşyan, daha önce böyle bir pozisyon olmamasına rağmen yeni uydurulan “Patrik Genel Vekili” olarak hükümet tarafından Patrikhane’ye atandı. Bu atama aslında yerel yönetimlerden aşina olduğumuz “kayyumluktan” farklı değildi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren, Osmanlı döneminde Ermenilerin Anayasası sayılan 1863 Nizamnamesi ile yönetilen Patrikhane “işlerine” AKP yeni bir soluk getirdi. 1863 Nizamnamesi nedir, günümüze kadar nasıl uygulanmıştır diye merak edenler, Prof. Dr. Arus Yumul’un Yetvart Danzikyan ile sohbetini buradan okuyabilirler.

Devletimize bu yaklaşımında, yani Patrik seçimi yaptırmamasında kendi şahsi çıkarı dışında başka bir gündemi olmayan Ateşyan, Ermeni toplumunu rant kapısı gören bazı önde gelen Ermeniler ve tabii AKP’nin İçişleri Bakanlığı ve Emniyeti büyük destek oldular.

Mutafyan’ın ölümü ile saçma-sapan “Patrik Genel Vekilliği” kendiliğinden düştü, yeni seçim sürecinin önü açıldı fakat bunlara ek oldukça “enteresan” bir gelişme de oldu: Anayasa Mahkemesi 10 yıldır yeni patrik seçilememesinin hak ihlali olduğu kararına vardı.

Mayıs 2019’da duyurulan Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesi bu hafta açıklandı. Mahkeme “Ermeni cemaati için çok önemli yetki ve görevler üstlenen patriğin seçimi 10 yılı aşan bir süre ile Ermeni toplumunun iradesine göre yapılamadığı görülmüştür” dedi. Kararda ayrıca “Anayasa Mahkemesi’nin daha önce de ifade ettiği gibi bir din veya inancın gerekliliklerine ancak söz konusu din veya inancın mensuplarınca karar verilebilir” dendi.

Kısaca, Anayasa’nın 24. maddesinde güvence altına alınan din özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verildi.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı 10 yıl sonra gelse de birçok acıdan sevindirici. Öncelikle devletin yanlışı, gereksiz müdahalesi tescillendi ve özellikle cemaatin sivil kanadının “Patriğimizi seçeceğiz” mücadelesinin ne kadar yerinde olduğu ortaya çıktı.

Patriklik makamını dolduracak patriklerin seçim usulü 1863 tarihli Nizamname ile yazılı hukuka bağlanmış olduğu, Nizamname’nin, Ermeni cemaatinin patrik seçimine ilişkin hükümleri bugüne kadarki uygulamaların temelini oluşturduğunun altı çizildi, “Bu hükümetlerden bağımsız böyle olmalıdır, tersi hak ihlalidir” denildi.

Yani, Ermeni cemaatinin tüm talepleri yasaldı, AKP ve Ateşyan’ın ortak katakullileri ise artık daha fazla devam edemeyecekti.

Anaysa Mahkemesi’nin kararları ne kadar bağlayıcıdır, AKP bu kararları ne kadar önemser, çok daha derin bir tartışma gerektiriyor fakat Türkiye siyasetini takip etmemenin ve bir Türkiye vatandaşı olmanın verdiği refleks ile insan Anayasa Mahkemesi’nin neden tam da bugün bu kararı verdiği konusunda kuşkular duymadan edemiyor.

Neden şimdi? Bu soruyu sormamak naiflik olur!

Belli, 10 yıldır AKP’nin desteklediği, “aileden saydığı”, biz bu adamı istiyoruz mesajı verdiği “Ateşyan” artık AKP için etkisiz bir eleman haline geldi.

Hükümet 10 yıldır, Ateşyan’ı ittirdi de ittirdi, ona özel, olmadık yeni “pozisyonlar” açtı, patriklik makamına gelebilecek her adayı bir şekilde ortadan yok etti, Ateşyan’ın tüm rakiplerini eledi. Ateşyan’ın ne zaman başı sıkışsa, telefona sarılsa, işini halletti ama baktı ki olmuyor.

Yok, Ermeni Cemaati Ateşyan’ı kabullenmedi! Ateşyan “devlet beni istiyor” diye kendini yırtsa da cemaat aldırış etmedi. İçişleri Bakanı ile sarmaş dolaş fotolar, Erdoğan ile sohbetler de faydalı olmadı.

Tüm çalışmalara rağmen Ateşyan “meşrulaştırılamadı”.

Hem kendisi hem AKP o kadar ölçüyü kaçırdı ki, Ateşyan bırakın cemaati, diaspora hatta Ermenistan’da bile devletin adamı damgası ile damgalandı. Komik olan gocunmadı da, aksine gururlandı, işini bilen müteahhit ağızlarıyla sağda solda “Türkiye’de işler böyle yapılır” dedi. Battı da battı.

Ateşyan’ın yalakalık soslu devlet bağlılığı kabak tadı vermeye başladı, “Emredersin Müdürüm” tarzı sıktı. Muhakkak ki, hala aklı başında olan devlet görevlilerinden birkaçı “Kendi milletine böyle davranan, zamanı gelirse bize neler yapar” diye de düşündü. Yanıldılar oysa devlet besledikçe, elemanları gayet güzel çalışırdı.

AKP haklı olarak bu kadar “cılkı çıkmış”, hiçbir kesimin kabullenmediği bir adamın peşini bıraktı, 10 yıllık yatırım suya düştü. Tam o sırada Mutafyan hayatını kaybetti ve bu hafta da Anaysa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı yayınlandı.

Ne yazık ki, Ermeni cemaatinden çalınan 10 yılı kimse geri vermeyecek, başsız, hedefsiz, vizyonsuz, geçen 10 yılda özellikle genç nesil, ne din, ne Ermenileri, ne de sorunlarını dert edinmeyen bir Patrik Genel Vekil’inin Süleyman Soylu ile fotoğraflarına doydu.

Türkiye’de aidiyetinin, kültürünün, dilinin tek garantörü olan Patrikhane’sinden uzaklaştı. Umalım ki, önümüzdeki dönem bu yaraları sarmak için verimli geçsin. Hedeflendiği gibi iki ay içinde yeni Patrik, demokratik bir biçimde seçilebilsin. Süreç kolay olmayacağa benziyor, o da ayrı bir makale konusu.

Tüm bu gelişmelerde bence çok sevinilecek ve altı çizilmesi gereken gizli bir ayrıntı var: Cemaatin 10 yıldır verdiği mücadele ve teslimiyeti kabullenmeyişi!

Gelinen noktada cesur, sözünü sakınmayan yeri geldiğinde devletle ters düşmekten çekinmeyen sivil ve dini liderlerin ve Ermeni gençlerinin duruşu çok önemliydi. Halkı bilgilendirmekten vazgeçmeyen, sorulmayanı soran, Patrikhane ve sivil toplum diyaloğunu vurgulayan AGOS’un eleştirisel duruşu ise hayatiydi.

“Ermeniler yeni patrik seçebilir mi?” yazısında “Ermeni Patrik seçimini, genel Türkiye atmosferi dışında düşünmek sağlıklı değil. Ülkede çoğunluk korkudan ağzını açamazken, yoğurdu üfleyerek yiyen bir azınlıktan bu gidişata dur diyebilecek bir gürültü çıkarmasını beklemek ise adil değil” demiştim.

Hala aynı fikirdeyim; lakin İstanbul Büyükşehir seçimlerinde, her ne olursa olsun direnmenin, vazgeçmemenin önemini bir kez daha gördük.

Cesaret bulaşıcı; büyük toplumun mücadelesi kadar küçüklerinki de önemli, Ermeni toplumun içinde yaşadığı büyük toplumdan bağımsız düşünmek çok yanlış. Geniş toplumun, etnik dini aidiyet gözetmeden tutturduğu bir dengesi, uyumu, hatta birbirine bulaştırdığı iyi ve kötü huyları var.

Belki de şu anda hep beraber yapılan da bu “ … bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu – ve direnmek – hep direnmek devam etmek adına.” Turgut Uyar’ın da dediği gibi…

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.


Ahval News

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: