İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kim doğru söylüyor, kim yalan?

Ohannes Kılıçdağı 

Geçtiğimiz aylarda Anayasa Mahkemesi, gerek Ermeni toplumu, gerek Türkiye’nin haklar ve özgürlükler rejimi açısından önemli ve olumlu bir karara imza atarak, Türkiye Ermenilerinin patrik seçimine devletin yürütme erki tarafından son 10 sene zarfında kritik anlarda yapılan müdahalelerin, Ermeni toplumunun hak ve özgürlüklerinin ihlali olduğuna hükmetmişti. 10 Temmuz tarihli Resmî Gazete’de de gerekçeli karar yayımlandı. Üzerinde ayrıca durmayı hak eden, içerdiği kimi ifade ve tespitlerin altının çizilmesi gereken bir metin bu. Bunu ileriki haftalarda yapma umuduyla şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, bu karar patrik seçimi sürecinin bundan sonraki kısmında devamlı masanın üzerinde durması gereken bir başvuru kaynağıdır. Seçim süreci bu karar görmezden gelinerek yürütülemez. Öyle tahmin ediyorum ki bu karar, Türkiye’de ‘Lozan azınlıkları’ olarak tanımlanan grupların tarihinde de önemli bir köşetaşı olacaktır. Ayrıca, Türkiye’nin içinde bulunduğu malum siyasi iklimde, yüksek bir mahkemenin tercih ve yorumunun haklar ve özgürlükler tarafında olması, Türkiye demokrasisi ve yargısı açısından bir umut ışığıdır. 
AYM’nin bu kararı, defalarca söylediğim gibi patrik seçimi sorununa ve sürecine demokratik insan hak ve özgürlüklerinin evrensel kriterleri temelinde yaklaşılmasının ne kadar doğru olduğunu gösterdi; zira AYM 1863 Nizamnamesi’nin yanısıra, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de atıfta bulunuyor. Ermeni toplumu içerisinde bu süreçte devletin yürütme organını en küçük adımda dahi işin içine katmaya çalışanlar da, umulur ki devletin yüksek mahkemesinin aldığı bu karardan sonra, onu gözeterek ve ondan ders alarak, bundan sonra Ermeni toplumunun hak ve özgürlüklerini merkeze alan bir yaklaşım geliştirsinler. Sonuçta devleti oluşturanlar da insan; yanılabilir, yanlış düşünebilir, hata yapabilirler. Nitekim, aynı devletin yargısı da bunu tespit etti ve açıkladı. (Bu vesileyle, son AYM kararının çıkmasına vesile olan davayı açan Levon Kuzikoğlu’na ve Garbis Balmumcuyan’a teşekkürlerimizi iletelim.)

Gerekçeli kararın ayrıntılı analizini sonraya bırakmak üzere, bu hafta, değabah seçiminin 27 Haziran’dan 4 Temmuz’a ertelenme sürecinde ve değabah seçiminden sonra Aram Ateşyan ve Sahak Maşalyan’ın sarf ettikleri kimi sözlerden yola çıkarak, sürecin bundan sonrası için de kritik olduğunu düşündüğüm bazı hususlara dikkat çekmek istiyorum. 

Muamma

Niye böyle bir erteleme olduğu hâlâ bir muamma. Zaten gergin olan süreç, böyle gizemlerle daha da şüphe uyandırıcı hale geliyor. Ateşyan’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, bu ertelemeye yol açan zincirin ilk halkası, Valilik’ten gelen bir ‘talep’. Ateşyan, Ruhani Kurul’un 18 Haziran’da toplanarak, değabah seçiminin 27 Haziran’da yapılmasını kararlaştırmasından sonra “20 Haziran’da İstanbul Valiliği şahsımızla temasa geçerek, seçimin ne zaman yapılacağına dair resmi bir yazının beklendiği belirtildi” diyor (anlatım bozukluğu yazara ait) ve bu talep üzerine değabah seçiminin 27 Haziran’da yapılacağını Valiliğe bildirdiğini söylüyor. “Şahsımla temasa geçerek” sözünden anlaşılan, resmî makamlar böyle bir yazı beklendiğini Ateşyan’a sözlü olarak iletmişler. Öyle değilse, Valilik’ten gelen, tarihin bildirilmesini isteyen yazıyı da paylaşması gerekir(di). Böyle bir yazı yoksa, bu durum mantığa da, bürokratik işleyişe de, hukuka da aykırıdır. Resmî her talep, tebligat ve haberleşme yazılı olmak zorundadır. Sözlü talimatla iş olmaz. Bunun birçok gerekçesi vardır. Birincisi, kimse kimsenin sözüne inanmak zorunda değildir, yazı ispattır. İkincisi, sözlü iletişimde söylenenler inkâr edilebilir, yanlış anlaşılabilir. Yazılı haberleşmede söylenenin başı sonu bellidir, sonradan ekleme çıkarma olması, inkâr edilmesi mümkün değildir. Üçüncüsü, yazılı belgeler birikir, ortaya bir hafıza/arşiv çıkar. İster şimdi konuyla ilgilenenler, ister gelecekte tarihçiler, olayların nasıl geliştiğini anlamak için dönüp o belgelere bakarlar. Sözlü olduğu iddia eden tebligat ve haberleşmeler anlaşılması zor boşluklar doğurur. Dördüncüsü ve belki de ne önemlisi, yazılı haberleşme şeffaflık demektir, isteyen herkesin, kimin, kime, ne dediğini görebilmesi demektir. Devlet makamlarından bütün talep ve tebligatları yazılı olarak alırsanız, söylediklerinizin ne kadarının gerçekten devletten geldiği, ne kadarının sizin tarafınızdan eklendiğine dair şaibeyi ortadan kaldırırsınız. Kimse yazılı olmayan bir yönergeye uymak zorunda değildir. Talimat ve tebligatları yazılı olarak talep etmekte de çekinecek bir şey yoktur, zira bu, devletin işleyişinin temel prensiplerinden biridir. Size sözlü tebligat ve talepte bulunan devlet görevlilerinden bunu yazılı talep edin ki siz şüphe altında kalmayın. Değabah ve Müteşebbis Heyet’in işleri bu ilkeye göre yürüteceğine şüphe yoktur. 
Ayrıca, Ateşyan Valiliğin bir saat içinde bu mektubu geri çektiğini söylerken, Maşalyan bu yazıyı Ateşyan’ın geri gönderdiğini söylüyor, bunu da ona bizzat Ateşyan söylemiş. Hangisi doğru, hangisi yalan? 
Şeffaflık adına daha vahim bir durum, gene Ateşyan’ın ifadelerinde ortaya çıkıyor. Valilik’ten gelen ve değabah seçiminin ertelenmesini isteyen yazının üzerinde ‘gizli’ ibaresi varmış. Sonunda halk tarafından seçilecek bir patriğin seçim sürecinde kamuoyundan gizli herhangi bir şeyin olması meşru değildir. Bu, toplumun arkasından iş çevirmek manasına gelir. Neymiş burada kimsenin bilmemesi gereken ‘gizli’ durum? Anlaşılan, bunu bir Valilik biliyor, bir de Ateşyan. Ateşyan kendini toplumuna karşı sorumlu hissetse, o yazının içeriğini açıklar, ‘gizli’ lafının arkasına sığınmaz. Madem liderlik iddianız var, toplumunuz için gerekirse şahsi risk alırsınız.

Yeterlilik şartları?

Gelelim Maşalyan Srpazan’ın değabah seçildikten sonra Agos’a verdiği mülakatta yer alan, talihsiz diyebileceğimiz, düşünmeden söylenmiş bir ifade olduğunu umduğum bir sözüne. Diyor ki, “Adayların durumu gelecek yeni seçim talimatnamesinde belirtilecek aday yeterlilik şartlarından sonra belli olabilir. Yeterlilik şartları sağlandıktan sonra uygun adaylara mektup gönderilecektir.” Talimatnamede yazacak her türlü kriter şimdiden kabul edilmemelidir. Söz konusu müstakbel talimatnameyle, şimdiye kadar belirlenmemiş, keyfî adaylık kriterleri tesis edilmeye çalışılırsa, başta yargı olmak üzere gerekli itiraz yollarına ve mercilerine başvurulmalıdır. Hele ortada son AYM kararı varken… Örneğin, geçmiş talimatnamelerde adaylık kriterleri arasında ‘hükümetin itimadına mazhar olmak’ gibi, hukuken ne manaya geldiği belli olmayan, her tarafa çekilebilecek bir ölçüt vardı. Benzer bir keyfî ifade, umarız ki gelecek talimatnamede olmaz. Şimdiden uyarmış olayım: Eğer bu süreçte demokratik seçim ilkeleriyle, haklarla çelişen bir uygulama olur ve bu da tıpkı AYM kararına vesile olan başvuruda olduğu gibi, Ermeni toplumu mensupları tarafından yargıya taşınırsa, uzun bile sürse sonunda patrik seçiminin iptali söz konusu olur. 

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22705/kim-dogru-soyluyor-kim-yalan

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: