İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Güncel ayıbın panoraması – Pakrat Estukyan

Irkçılık denen kötülüğün en aşağılık ifadesi mülteci düşmanlığıdır. Mülteciler çoğunlukla sığındıkları ülkenin ‘en alttakiler’ sınıfını oluştururlar. Bir yandan emekleri sömürülürken, diğer yandan verili ülkedeki işsizliğin sorumlusu olarak görülürler.

Tarih kimi dönemlerde bütün bir halkın mülteci haline getirildiği pek çok olayı kaydetti. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde milyonlarca insan mülteci oldu. Osmanlı’nın işgali altındaki Balkan coğrafyasında yaşayan Türklerin anayurtlarına göçü korkunç bir travma olmuştu. Çerkez boylarının anayurtları Kafkasya’dan Türkiye’ye yarı gönüllü, yarı zoraki sürgünleri de öyle. Öte yandan milyonlarca Ermeni, Pontuslu, Ege Rum’u, Süryani, Ezidi de TC ulus devletinin kurulması sürecinde, binlerce yıldır yaşadıkları anayurtlarından sökülüp atıldılar. Bu vahşetten sadece otuz yıl sonra, İsrail ulus devletinin kuruluşu sürecinde, bütün bir Filistin halkı mülteci haline getirildi. Yüzyıllar boyunca Avrupa’da yaşayan Yahudiler, ırkçılığın kurbanları olarak mülteci yapıldıktan sonra, mazlum bir halkın kurtuluşunu simgeleyen İsrail devleti, bir başka halka aynısını yapmakta tereddüt etmedi. Karabağ savaşı sonrası Ermenistan’da yaşayan Azeriler ile Azerbaycan’da yaşayan Ermeniler ülkelerinin ayrık otları olarak görüldü. Her iki ülke de bu ayrık otlarından kurtulmayı olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiler. Onlara göre ülkeleri şimdi daha temiz.

Türkiye, fırsatları iyi değerlendiren bir siyasi geleneğe sahip. Örneğin I. Dünya Savaşı, Ermeni Soykırımı için bulunmaz bir fırsat olarak görüldü. Nikos Sampson’un darbe girişimi kendisinin de garantörü olduğu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bölme fırsatı verdi. Faşist aklın ‘Ya taksim, ya ölüm’ sloganı ile yıllarca dillendirdiği Kıbrıs’ı bölme ülküsü Ecevit’in eliyle gerçekleşti. Bu kez de adanın kuzey illerinde yaşayan Kıbrıslılar mülteci olmuştu.

Suriye’de ise fırsat ortamının oluşmasına doğrudan katkı sundu Türkiye. Batı dünyasının ‘Arap baharı’ ifadesi ile olumlu göstermeye çalıştığı rejim karşıtı protestolar Suriye’ye sıçradığı anda, batının ve Türkiye’nin ilk yaptıkları muhalifleri silahlandırmak oldu. Bu kez de Kürtleri tepelemek için olağanüstü bir fırsat ele geçirilmişti.

Yaşadıkları kentleri, köyleri IŞİD barbarlığına karşı korumak üzere örgütlenen, silahlanan Kuzey Suriye Kürtleri, Türkiye tarafından derhal ‘terörist’ olarak tanımlandılar. Ne de olsa Türkiye’de ‘Kürt’ ve ‘terörist’ sözcüklerini yan yana getirmek için uygun siyasi iklim çoktan beridir yaratılmıştı. Aynen batıda ‘İslam’ ve ‘terör’ tanımlarının kolayca yan yana getirilmesi gibi.

Sonuçta dünya âlemin nefretini üzerine çeken IŞİD barbarlığı, Erdoğan Türkiye’sinde sempati ile karşılandı. İnsanlığa karşı suç işleyen bu yapıda Türkiyelilerin oranı oldukça yüksek. Üstelik Türkiye bir yandan bu cinayet şebekesinin en önemli lojistik desteğini sağlarken, diğer yandan IŞİD’le mücadele eden koalisyonun bir parçası olmayı da başarıyor.

Küresel siyasetin bu kirlenmişliği içinde ‘kral çıplak’ uyarısı da çocuk akıllı Trump’a nasip oldu.

ABD Başkanı, Japonya’daki ‘G-20’ zirvesinde yaptığı açıklama ile meseleleri yalın bir şekilde ortaya koydu. Türkiye kamuoyu zirve sonrasında çekilen aile fotoğrafında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kimin yanında durduğuyla ilgilenirken, Trump’ın sözleri duymazdan gelindi. Oysa o ifadeler, önümüzdeki yıllarda, özellikle de Başar Esad bu badireyi atlattığında Türkiye’nin muhatap olacağı sıkıntılara dair de pek çok ipucu barındırıyor.

“Erdoğan Suriye’de Kürtleri haritadan silmek istiyordu, yapmamasını rica ettim, yapmadı. Başkan Erdoğan çetin ceviz ama ben onunla geçinebiliyorum. Belki bu kötü bir şey, ama bence bu çok iyi bir şey. Çünkü işin açıkçası, herkesin bildiği gibi Kürtlerle problemi var. Sınırda 65 bin kişilik bir ordusu vardı ve IŞİD’e karşı bize yardım eden Kürtleri haritadan silecekti. Onu aradım ve bunu yapmamasını rica ettim. Sanırım Kürtler onun veya Türkiye’nin doğal düşmanı.” Bu gerçeklik günümüzün reel politiği içinde görmezden gelinse de, yarının tarih yazıcıları her şeyi yerli yerine koyacaklar. O zaman da bizler, bugünü yaşayanlar için utanacağımız, duymak dahi istemeyeceğimiz pek çok sayfa olacak. Hepimize geçmiş olsun.


Yeni Yaşam Gazetesi

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: