İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Neneme Atina’nın Yunanistan’ın başkenti olduğunu söylemeyin…

***Metinde yer alan görüşler yazar(lar)ına ait olup, HyeTert’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.***

 

8 Temmuz 2016 günü Sözcü gazetesi “Bunları mı Türk vatandaşı yapacağız?” manşetiyle çıkmıştı. “Bunlar”dan kasıt tabii ki Suriyeli göçmenlerdi.

Yıldıray Oğur

8 Temmuz 2016 günü Sözcü gazetesi “Bunları mı Türk vatandaşı yapacağız?” manşetiyle çıkmıştı. “Bunlar”dan kasıt tabii ki Suriyeli göçmenlerdi.

Halbuki gazeteyi çıkaran Akbay ailesi de tıpkı Suriyeli göçmenler gibi, savaşlar yüzünden Tikveş’ten kaçıp Mudanya’ya yerleşmiş bir göçmen ailesiydi.

Gazetecilikte 50. yılını dolduran gazete yazarlarından Uğur Dündar, Silivri’nin Akören köyündendi. Köy Balkan Savaşları ve sonrasında Bulgaristan’dan göç eden Gacal ve Pomakların yaşadığı bir köydü. Pomaklar da uzun yıllar kendi dillerini konuşmuşlardı.

Bu manşetin hemen üstünde yazısı duyurulan Emin Çölaşan’ın dedeleri Girit göçmeniydi. Bir röportajında “Babaannesi ve halalarının aralarında Rumca konuştuklarını” anlatmıştı. Gazetenin en popüler yazarı Yılmaz Özdil’in anneannesi de mübadelede Girit’ten gelip, Antep’e yerleştirilmişti.

Türkçe bilmeyen, Giritçe dilini konuşan Giritliler bu yüzden uzun yıllar “yarım gâvur” diye anılmış, onlarla evlilik yapılmamış, milliyetçi çevreler Türkçe konuşamayan Giritlilerin Türkiye’ye muhacir olarak yerleştirilmesini eleştirmişti.

Hatta Nihal Atsız, 1933’te öğrencileriyle birlikte gittiği Çanakkale’de Türkçe konuşamayan Girit göçmenleri ile karşılaşınca “Türk, Türk olarak kalmalıdır. Çingenenin çingene kalacağı gibi. Afrika’nın ortasından kapkara bir zenciyi al; üç yaşında Türkiye’ye getir, Türkçeyi mükemmelen öğrensin… Başka dil bilmesin ve ben Türk’üm desin… Bu Türk müdür?” demişti.

100 yıl önce Selanik, Girit, Tikveş’le Halep arasında bir fark yoktu. Müslüman Pomaklar, Makedonlar, Giritliler neyse Halepli Araplar da oydu.

Ama 100 yıl sonra o göçmenlerin çocuklarının çıkardığı bir gazete, yine savaş yüzünden kaçarak ülkemize sığınmış insanlara düşmanlık etmekte bir tutarsızlık görmemişti.

Daha önce üzerine bir yazı da yazdığım bu manşeti tekrar hatırlatan geçen hafta sosyal medyada çok tartışılan bazı tweetler oldu.

Tweetleri internet trolleri, isimsiz hesaplar yazsaydı belki bu ülkedeki ağır havaya, üslup ve tartışma kültürüne verilip çok da üzerinde durulmayabilirdi.

Ama bunları yazanlar ülkenin karar mercilerinde bulunan insanlardı.

Mesela İstanbul Ticaret Borsası Başkanı olan önemli bir işadamı şöyle yazdı:

“SÜLEYMAN Soyluyu protesto eden guruba bakın tamamı EKREM gibi müslüman gözüken Pontuslar.”

Bu tweetin bana Sözcü’nün manşetini hatırlatmasının sebebi ise başkanın tanıdık soyadı oldu; Kopuz.

Google’layınca ismin bana nereden tanıdık geldiğini anladım.

Başkan bey bizim karşı köydendi.

Rize merkeze bağlı Gündoğdu beldesinin en büyük köyü Veliköy’den.

Burası aynı zamanda benim annemin babasının da köyü.

Rahmetli dedem gibi başkan bey de Veliköylülerin en bildiği işi yapıyordu; kasaplık, kavurmacılık.

Tabii kurduğu başarılı et ürünleri işletmesine artık kasaplık denemez.

“Veliköylü” deyince hala tuhaf geliyor.

Çünkü bizim orada kimse Veliköylü demez. Oranın adı Velâ’dır.

1913’de yer isimleri Türkçeleştirilmeye başlayıncaya kadar da resmi adı Velâ’ymış.

Yeni neslin dili alıştı mı bilemiyorum ama benim neslim için bile orası hep Velâ oldu.

Bir köy için epeyce büyük ve kalabalık olan Velâ’nın adının neden Veliköy yapıldığını bilmiyorum ama muhtemelen köye bu adın verilmesinin sebebi köyden yetişmiş en veli zat olan, Mekke kadısı, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Heyeti üyesi, hala günümüz Türkçesinde baskısı yapılan Haccın Sırları kitabının yazarı Yunus Vehbi Efendi olabilir. O da ismin değiştiği 1913’de vefat etmiş.

Kayıtlarda doğum yeri olan Velâ’nın adı, Vilâ olarak geçiyor.

Biraz milliyetçi hassasiyetlerle vaziyeti kurtarmak için alternatif hikayeler uydurulsa Vilâ’dan Velâ’ya dönüşen kelime Yunanca ve mekan, yer anlamına geliyor. Googlelayınca Yunanistan’da da aynı adı taşıyan yerleşim yerlerini bulmak mümkün.

Yine de Velâ adı, Türkçe olduğunu iddia etmeye daha müsait.

Ama hemen karşıdaki bizim köyün adı isteyene de bu imkanı vermiyor: Kuzandonoz.

1913’de bulunan Taşlık Köyü adı hala resmi kullanım dışında tutmuş değil.

Sevan Nişanyan’ın büyük bir emek ürünü olan yer adları sözlüğüne göre bu ad Konstantinos’dan geliyor.  Ama Yunanca olduğuna şüphe olmayan kelimenin kökeni konusunda sözlük de tam emin değil.

Ama hem Velâ’nın hem de Kuzandonoz’un bağlı olduğu Gündoğdu beldesinin eski ve hala kullanılan adı olan Fetekoz’un anlamı kesin. Fetekoz, Yunanca ‘Theotókos’dan geliyor ve  “Meryem Ana” demek.

https://nisanyanmap.com/?y=fetekoz&t=rize&lv=1

Yine de yolunuz bir gün Fetekoz’a düşerse, denize bakan meşhur kahvehanelerinden birine girip, “buranın adının anlamı Meryem Ana’ymış” gibi bir muhabbet açarsanız, misafir olduğunuz için belki size bir çay ısmarlanır ama yine de ısrar etmemenizde fayda var.

Ben bu anlama geldiğini ancak 30’lu yaşlarda öğrendim.

Kapı komşumuz, beş vakit namazını camide kılan, Kopuz soyadlı hacı amcanın da aslında Kopuz ailesi tarafından evlat edinmiş bir Ermeni yetimi olduğunu öğrendiğimde de epey şaşırmıştım. Oğlu Rize’de iktidardayken ANAP’ın il başkanlığını yapmıştı ve bu bilgiyi kimse aleyhlerine siyaseten kullanmamıştı.

Babamın babaannesi yani nenem ise sırtında sepetle gidip alışveriş yaptığı Atina’nın aynı zamanda Yunanistan’ın başkentinin adı olduğunu hiç öğrenemeden vefat etti.

Çünkü onun için Atina, (bugünkü Pazar ilçesi), Mapavri’den (bugünkü Çayeli. Lazca “rahipler” demek) sonra gidilip öteberi alınan bir yerdi.

Aslında nenem Kuzandonoz’a da Kaloxraf’dan gelin gelmiş. Kaloxraf’ın tam okunuşunu Türkçe yazmak da zor.

X harfini görünce yurtdışı zannetmeyin, bir kaç dağ ve tepenin arkasındaki komşu ilçe Güneysu’nun dağ köylerinden Kiremit Köyü’nden.

Güneysu’nun eski adının Potomya olduğunu ise artık herkes biliyor. Potomya’nın “ırmak yurdu” anlamında Rumca bir ad olduğunu da. Muhtemelen ABD’deki meşhur Potamac nehrinin kökeni de aynı kelime.

Google’a Potomya yazdığınızda karşınıza Erdoğan’ın kökeni üzerine ulusalcı, ırkçı bir külliyat çıkıyor.

Bir de Erdoğan’ın 2009’da, açılım yıllarında Norşin gibi Kürtçe yer adlarının iade edilmesini eleştiren MHP lideri Bahçeli’ye, kökeni üzerinden yapılan ırkçı saldırılara aldırış etmeden Potomya’dan verdiği özgüvenli cevap:

“Çıkmış ne diyor? MHP liderinin söylediğine bak. Sayın Bahçeli önce kendine bir gel. Ben inanıyorum ki MHP’deki kardeşlerim onun bu konuşmalarından rahatsız. ‘Yarın artık Güneysu demezsin, Potomya dersin’ diyor. Bırak, benim burada yaşayan vatandaşım yeri geldiği zaman Güneysu yeri geldiği zaman Potomya der. Niye rahatsız oluyorsun?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ailesinin köyü Dumankaya ya da eski adıyla Pilihoz.

Bu köyle nenemin köyü olan Kaloxraf’ın arasından Alakoz deresi geçiyor.

Köylerin etrafına dizildiği dağın adı ise Ayane Dağı.

Çocukluğumda Rize’de meşhur bir kahvehane adı olarak aklımda kalmış Ayane adı da meğer Yunanca Ágia Anna’dan yani Hz. Meryem’in annesi Azize Anna’dan geliyormuş.

Ayane Dağı’na bakan bir diğer köy de Singaz.

Yeni adıyla Tepebaşı.

Singaz da komşu Pilihoz gibi siyasetçiler yetiştirmiş. Örneğin AK Parti eski İstanbul milletvekili Metin Külünk bu köyden.

Ama “Makarios heykeli diken İmamoğlu Kommenoslar’ın yiğit! evladıymış. Büyük Oyuna dikkat! Kommenos nedir bilir misiniz? 1081-1185 arası Bizans İmparatorluğu’nu yöneten hanedandır. Büyük Türk Milleti oyunu görüyor musunuz?” tweetinden, tarihçiliğinin siyasetçiliği kadar iyi olmadığını anlıyoruz.

Çünkü ille de İmamoğlu 1000 yıl önceki Kommenos hanedanlığının evladı ilan edilecekse, bunu hanedanlığın Bizans’ı yönettikleri zamanlara değil, 1204’de İstanbul’u Latinler istila edince, kaçıp yerleştikleri Trabzon’da kurdukları ve 1461’e kadar hüküm sürmüş Trabzon Rum İmparatorluğu zamanlarına dayandırmak daha işlevsel bir komploculuk olurdu.

Ama mevzu 250 yıl hüküm sürmüş, bütün bu yer adlarının geldiği Trabzon Rum İmparatorluğu’na bağlanırsa, sadece İmamoğlu’nun memleketi Akçaabat (Trikomia) değil, halen hükümette bulunan dört bakanın memleketleri olan Dernekpazarı (Mardadas), Of (Ophios)  Potomya, Vela, Fetekoz, Singaz, Ayane Dağı da bu komploculuğun altında kalabilirdi.

Hatta, büyük lafların ucu, 23 Haziran İstanbul belediye seçimleri için “Topal Osman Ağa’nın Kurtuluş Savaşı döneminde Pontuslulara karşı, bu bölgeyi Pontuslulaştırmak isteyenlere karşı verdiği mücadelenin bir benzeri şu anda yine biz torunları tarafından bu mücadelenin verilmesiyle karşı karşıyayız” diyen eski bakan Nurettin Canikli’nin memleketi Giresun’un, Mindeval ve Kuvato adlı iki nahiyenin birleşmesinden oluşmuş, 1890’larda Müslüman ve Rum Ortodoks nüfuslarını eşit olduğu Alucra ilçesine de ulaşırdı.

(Bu arada Topal Osman sadece Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in katili değil, soruşturma sonunda cinayeti işlettirdiği tespit edilince Mustafa Kemal Paşa’nın yakalanması talimatı üzerine adamlarıyla Çankaya Köşkü’nü basmış, Muhafız Tabur Komutanı İsmail Hakkı Bey’in emrindeki resmi askeri birliklerle Çankaya’nın ortasında Papaz’ın Bağı’nda çatışmaya girip bir askeri şehit etmiş bir çete lideridir.)

Pontusluluğun ucunu ise daha uzaklara uzatmak mümkün. Mesela “Bir Yunan’ın İstanbul’a başkan olmasıyla ekonomi düzelmez” tweeti atmış İçişleri Bakan Yardımcı’nın memleketi olan Sinop Boyabat’a.

Çünkü Yunanca’da Pontus bir ırk ve millet adı değil, bir coğrafyanın adı. Yunanca’da, Karadeniz’e “Efksinos Pontos” deniyor ve burada doğmuş insanlardan da “Pontikos” yani “Pontuslu” diye bahsediliyor.

Örneğin, ortada bir Pontus devletinin hatta Ayasofya’nın olmadığı zamanlarda yaşamış Heraklides’den bile Pontuslu Heraklides diye bahsedilmesinin sebebi Karadeniz Ereğlisi doğumlu olması…

Yunan gazetesi Ethnos da Ekrem İmamoğlu için “Pontuslu” başlığını atarken bunu kastetmişti.

Yani bu yazıda ismi geçen herkes ve yazının yazarı için de bir Yunan gazetesinin kullanabileceği bir sıfat Pontusluluk.

Tabii bunu bir Yunan gazetesi kullanabilir ama orijinal isimleri Yunanca olan bu köylerde, ilçelerde doğmuş, hala yaşayan birine, “Pontuslu” dememeniz yine de sağlığınız açısından tavsiye edilir.

Irkçılık yüzünden değil, yoksa bütün o isimler inatla yaşamaya devam etmezdi.

Mesela nenem hayatta olsaydı ve ona Atina’nın aynı zamanda Yunanistan’ın başkentinin de adı olduğunu  söyleseydiniz, bildiği küçük dünyasına ters bu bilgi karşısında epey şaşırır, üstüne ağzınızdan bir de Rum kelimesini kaçırırsanız muhtemelen sırtınızda bir ğarçi kırardı.

Üzerinden imparatorluklar geçmiş, sürekli göçler almış, zengin bir medeniyetin üzerine kurulmuş bir ülkede etnik köken avcılığı da toplumun sağlığına zararlıdır.

Kazdığınız o ırkçı tünelin ucu evinizin önüne de çıkabilir.

Bunun siyaseten de pek işlevsel olduğu söylenemez.

Potomyalılık, etnik kökeni hakkından bestseller olmuş onca ırkçı kitap Erdoğan’a bir zarar veremedi. Bu etnik köken avcılığına tenezzül etmiş siyasetçilerden Canan Arıtman’ı en son CHP’nin ümitsiz bir İzmir Belediye Başkan aday adayı olarak gördük. 7 Haziran miting meydanlarındaki “Zerdüşt” lafının Kürtleri nasıl rencide ettiği de malum.

Bir belediye seçimi uğruna edilen “Pontus”lu laflar da emin olun Karadenizlilerde aynı hisleri uyandırıyor.

Fetekoz’a bağlı Kuzandonoz köyünün sakinlerini, Ayane dağına bakan Potomyalıları, Velalıları, Akçaabatlıları, Ofluları daha fazla üzmeyin…


https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/neneme-atinanin-yunanistanin-baskenti-oldugunu-soylemeyin-10394

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: