İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hatırlama fragmanlarından karşıhafıza peyzajının inşasına 1915 -VII

Adnan Çelik

2008 yılında Selçuk Üniversitesi’nde sosyoloji yüksek lisansına başladım. Tez konusu olarak M. Margosyan ve Ş. Diken’in bahsettiği Gavur Mahallesi’ni çalışmaya karar verdim. Mahallenin sosyal dönüşümüne odaklanan, çok kültürlülükten gettolaşmaya doğru evrilen hikayesini sözlü tarih görüşmeleri ile incelediğim bu çalışmada, büyüleyici “çok kültürlülük” söyleminden o kadar etkilenmiştim ki tezimin başlığında da yer aldı bu ifade. Eğitim fakültesinden mezun bir öğretmen olarak etnografı yapmaya, sözlü tarih metodunu uygulamaya dair neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. O dönemde Tarih Vakfı’nın yayınları ve özellikle Leyla Neyzi’nin hem çalışmaları benim için büyük bir şans oldu. Mahallede iki ay yaşayıp oradaki sakinlerle görüşmeler yaptım. Genel olarak mahallede Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze nasıl bir değişim yaşandığını biraz kavradım ama 1915’te tam olarak o mahallede ne olduğuna dair bilgim yok düzeydeydi. Kentsel mekandaki hızlı demografik değişimler ve yer değiştirmeler kırsaldaki gibi bir hafıza birikimi ve aktarımına müsaade etmemişti. O nedenle mahalleye dair hafıza en fazla 1950’lere kadar geri götürüle biliyordu. Çok az sayıda “yerli” aile dışında mahallenin yeni sakinlerinin çoğu 90’lı yıllarda köyleri yakılarak yerlerinden zorla göçertilen Kürtler ve “güvenlik” gerekçesi ile yerleşik hayata zorlanan Domlar idi.

O zamanlar İngilizce veya Fransızca okuyamadığım için, Türkçe ve Kürtçe verili literatürden hareketle 1915’de Diyarbakır şehir merkezinde ne olduğunu bilmem de imkânsızdı açıkçası. Taner Akçam’ın soykırıma dair genel bir perspektif verdiği tabu kırıcı kitabı ve Belge Yayınları’nın birkaç çevirisi dışında henüz yabancı dillerden çevrilmiş pek bir çalışma yoktu. Şimdi bugünden bakınca dehşete kapılmamak mümkün değil. On yılda nasıl devasa bir literatür patlaması yaşandığını görüyorum. Bugün soykırıma dair literatürün önemli kitaplarının neredeyse tamamının çevrildiğini görüyoruz. Bunun Türkiye’de yaşayan ve konuya ilgi duyan insanları ne kadar özgürleştirdiğini, zenginleştirdiğini tahmin edersiniz. Bu yazıyı yazarken 2010’dan sonra ilk defa yeniden yüksek lisans tezime göz attım. Tezi bitirdiğimde kendim için düşündüğüm üç şey oldu: Birincisi ne kadar naif olduğum, ikincisi Ermeniler ve soykırıma dair literatür konusunda ne kadar cahil olduğum ve üçüncüsü soykırıma dair genel resmi tarih yaklaşımının tartışmasız hegemonik durumunun kendimizi bir oto-sansür içerisinde sınırlandırmamıza neden olduğu. Tezde mahallenin 1915 öncesine dair hiçbir şey dememişim, diyememişim; 1915’in apaçık soykırım olduğunu bilmeme rağmen mecburen « tehcir » ifadesini kullanmışım danışmanımın uyarısı üzerine. Mahalledeki Ermeni, Keldani, Süryani, Ezidi ve Yahudiler yönelik günden güne artan dışlama ve zor pratiklerini ele almışım ama mahalledeki yaşamı daha ziyade geçmiş nostaljisine yaklaştıran bir çok-kültürlülük temelinde betimlemişim. Mahalledeki Ermeni mülklerinin gaspına dair ise sadece bir görüşmecimin referans verdiği kiliseye ait toplam malvarlığı ile ilgili bir paragraf yazmışım o kadar… Tez, şimdiden bakıldığında çok eksik ve son derece naif görünse de, o zamanlar benim için büyük bir merak yarattı. İlk defa tez yazımı ile birlikte bavfilleh olan babaannem, Kulp Ermenileri ve 1915 üzerine ciddi ciddi düşünmeye, araştırmaya başladım. Aile büyükleri ile konuşup babaannemin hikayesine dair parçaları birleştirmeye, Kulp’taki Müslümanlaş-tırıl-mış Ermeni aileler üzerine araştırmalar yapmaya, 1915 öncesi Kürt-Ermeni ilişkilerinde temel olan kirvelik üzerine düşünmeye başladım.

Hrant Dink’in 2007’de katledilmesi ve Fethiye Çetin’in Anneannem kitabı da benim için bu öğrenme ve merakı daha da hızlandırdı. Yine Leyla Neyzi’nin yürüttüğü bir sözlü tarih projesi kapsamında benimle yaptığı görüşmeler de geçmiş üzerine düşünmemde çok etkili oldu. Tam bu arayış döneminde Henrich Böll Vakfı’nın Ermenistan ile Türkiye arasında bir diyalog ve kültür köprüsü kurmayı planladığı ANI Dialog projesine katıldım. 2010 yılında, bir haftalık bir Ermenistan ziyareti kapsamında Türkiye’den 20 kişi gittik. Erivan’daki soykırım müzesi, Ani harabeleri, Gümrü ziyaretleri benim için unutulmaz hatıralar olarak kaldı

Aynı dönemde Diyarbakır’da öğretmenlik yaparken bir yandan da bir okur olarak Kürt edebiyatı ile ilgileniyordum. Özellikle güncel Kürt edebiyatını büyük bir açlık ve merakla takip ediyordum. 2011’de, okuldaki Kürt öğretmen arkadaşlarımla ara ara okuduğumuz Kürtçe kitaplar üzerine sohbet ederdik. Herkes beğendiği bir kitabı sunardı. Benim de o aralar dikkatimi çeken şey, Kürt edebiyatında 1915’e dair roman ve hikayelerdeki artıştı. Hafıza uyanışı, geri gelişi edebiyata da musallat olmuştu. Romanların çoğu genelde yazarların kendi otobiyografik anlatımlarına dayanıyordu. Yani hepsi çocukluklarında dinledikleri soykırım hikayelerini bir roman peyzajına yerleştirmişti. Tabi kılınmış bilgilerin yeni yeni uyandı-rıldı-ğı bir dönemdi. Kürt Hareketi’nin belediye ve kültür kurumları üzerinden geçmişi sömürgesizleştirmeye dair aktiviteleri, sivil toplum çalışmaları, edebiyat, çeviri hareketi ve hareketlilik projeleri tabi kılınmış bilgilerin topyekûn ayaklanmasını doğurdu.


https://yeniyasamgazetesi.com/hatirlama-fragmanlarindan-karsihafiza-peyzajinin-insasina-1915-vii-adnan-celik/

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: