İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir nefes Ara Güler…

“Sabah rüzgârı kükremeye başladığında

sisin içinden bir kara gölge çıkıp rıhtıma doğru ilerledi.

Tepeden aşağı inerek kalın sisin içinde kayboldu”

Tepedeki Adam*

*

Fotoğrafın ustası ve foto muhabiri Ara Güler’in eserleri dünya başkentlerinde sanatseverlerle buluşacak bugünlerde. Dünya yayın organlarınca ilk on içinde gösterilen serginin önemini, Ara Güler’in İstanbul’unu, tiyatro ve fotoğraf ile olan ilişkisini kaleme almak gerekiyordu. Bunun için bir zaman yolculuğuna çıkaracağım sizi.

Yıl 1955. Tiyatroya gelen müşterileri karşılıyor bir genç ve onlara yer gösteriyor. Doğal olarak her akşam oyunu seyircinin bulunduğu taraftan seyrediyor. Sonra perdeci yapmaya karar veriyorlar genç adamı. O zaman tiyatronun içine giriyor. O an anlıyor tiyatronun ne olduğunu. “Tiyatronun görevi; içinde bulunduğu dünyayla, perdenin öte tarafındaki seyirciyi etkilemek. Seyirciyi o dünyanın içine sokmak, seyirciye bu yoldan bir şey anlatmak. İşte bunu anladıktan sonra piyes yazarı oldum,” der Tennesse Williams.

İşte, benim için de öyle oldu, diyor fotoğraftaki anların ustası Ara Güler.

Neden Tennesse Williams’ı anlatıyor Ara Güler? Çünkü, Williams’ın “Tiyatro edebiyat değildir. Edebiyat gibi yaratılan bir dünya vardır ama, tiyatronun yolu bambaşkadır. Tiyatroda en önemli olgu duygusal içerik ve dinamizmdir” düşüncesinden çok etkileniyor. Bu düşünce fotoğraf olgusuna bakış açısını da değiştiriyor.

“Fotoğraf iyi meslektir ama görmeye alışmak lazım. Bir anlam kattığın zaman, bazen a anın tersinden baktığın zaman fotoğraf olur, yoksa dünyada bütün fotoğraf makineleri içinden bakmasan bile basarsın çeker. Teknik değildir fotoğraf, kafadır kafa. Ben de kafama taktım. El Greco, Rafaello üzerine gittim. Müze müze gezdim, tiyatrolara gittim. Kompozisyon bilmek lazım” diyen Ara Güler, kendi adına açılan müzenin düzenlediği sergide İstanbul’un insanlarını, vapurlarını, köprülerini, tramvaylarını seriyor gözler önüne.

Ara Güler Müzesi, 90 yıllık bir birikimin küçük bir bölümünü titizlikle düzenlemiş. Ara Güler’in hikayelerinde, sahneye koyduğu piyeslerde, rejisörlük denemelerinde görsel hikâyeciliğinin izini süren müze çalışanları, fotoğraflarla buluşan kişileri de bu yolculuğa dahil etmek istiyor belli ki…

Güler’e göre, fotoğrafçılık vakanüvistliktir (olay yazıcılığı). Onun için çektiği fotoğraflarda bir kentin ritmini ortaya çıkarmak, insanlarını görmek, bazı sahneleri fotoğrafa uygun hale getirmek amacını taşır. Hümanist bir kent yolculuğudur çıktığımız.

Yolculuk, Ara Güler’in “Ben İstanbul’da büyüdüm. Köşeden dönen tramvayları, raylarda inleyen demir tekerlek seslerini iyi bilirim. Bazı günlerde tabiat tablolardaki gibi kar yağışı buraları süslerdi. O tramvaylar aradan süzülerek gelir ve döner köşebaşını” cümleleriyle başlıyor ve 1960 yılında, karlı bir günde tramvaya bindiriyor sizi fotoğraf kareleri. Sonra, eski Galata Köprüsü’nden aşırıyor, Yağ İskelesi’nde bekleyen hamallarla, Kumkapı balıkçıları ile tanıştırıyor. Tepebaşı’ndaki eski eczane ve kalfası görülmeye değer. Balıkhali’nde yağlı kasketi, kalın gözlük camları ile küfesine oturan yaşlı adam elindeki gazeteye dalmış. Gazetenin adı Yeni Sabah. Tarihi 1955. Sayfa tam manşetten bir haberle süslü: “Başvekil: “Muhalefet Birleşemez” diyor. Anlıyoruz ki, dün ve bugün arasında değişen bir şey yok siyaset kulvarında.

“Benim şehrimdir İstanbul. Nefes aldığım yer” diyor fotoğrafın gönüllü muhabiri… Sanatçı sıfatlarından hoşlanmaz Ara Güler. Fotoğrafçılığın ısrarla bir sanat olmadığını da belirtmekten geri durmaz. “Fotoğrafın sanatı olmaz ki sanatçısı olsun. Sanat yalandan doğar, yalan söyler. Olmayan şeyden sanat yapılır. Bu lafı ben söylemedim. Oscar Wilde’ın tek romanı Dorian Gray’in Portresi kitabının önsözünde var.”

Bir solukta balıkçı barınaklarına indiriyor bizi. Oradan da ver elini Tahtakale. Karaköy’e selam olsun, diyoruz sonra. Ve usta Hazzopula Pasajı’ndaki köşe kahvede bir kahve ısmarlıyor bol köpüklü. Sonunda, o güzelim Şehzadebaşı’nda sabah ışıklarıyla süzülen at arabası üstünde bitiyor yolculuk…

Kulağımıza fısıldıyor Ara Güler, İstanbul hakkındaki düşüncelerini. Bu düşünceler kulağa küpe olur; tabii anlayana…” İstanbul, Jean Giraudoux’un oyunundaki Deli Saraylı’dır. Ama öyle bir deli saraylı ki, hem Roma’da hem Bizans’ta hem de Osmanlı’da yaşamış… Hipodromda gladyatörlerle birlikte ata binmiş, Bizans Sarayı’nda gözde olmuş. Zoe adıyla, Teodora adıyla imparatoriçelik tahtına oturmuş, Osmanlı’da Hürrem Sultan olmuş. (…) Bu İstanbul denen deli saraylının neresine dokunsan, altından bir mücevher çıkar.”

Peki, bugünkü İstanbul? diye sorunca kaşları düştü ustanın, kafasını kaşıdı. Sustu. Duran ses, bakıştaki giz ve insan yüzünde yerin anlamı oldu suskunluğu… Susunca, eski şehirden bugüne pek bir şey kalmamıştı, anladım.

Onun için kıymetlidir Ara Usta’nın fotoğrafları…

*Ara Güler’in Babilden Sonra Yaşayacağız öykü kitabından…

*Alıntılar Ara Güler’in İstanbul’u Dinliyorum kitabından ve Nisan 1983 Gösteri Dergisi’nden yapılmıştır.

Gürol Tonbul

Devlet Tiyatrosu Yönetmeni – Oyuncu


Cumhuriyet Gazetesi

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: