İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni ve Rum kömür tacirlerinin taktıkları isimdir: Kıvırcık

***HyeTert, bu kaynağın ve/veya içeriğin yanlış ve/veya yanıltıcı bilgiler ve/veya soykırım inkarcılığı, ırkçılık, ayrımcılık ya da nefret suçu içerdiği/yaydığı kanısındadır. Metni paylaşmadan önce bu uyarıları göz önüne alarak, içeriği ve/veya kaynağı güvenilir kaynaklardan kontrol ediniz.***
 

ERDEM DANIŞ

3 Mart 1992 yılıydı… Daha altı yaşında, anne sıcaklığına muhtaç bir çocuktum. İlk defa o sene anaokuluna gidiyor, sevinçle annemin elini tutarak, “Hani anne, gidelim” diyerek çekiştiriyordum kadıncağızı…

Ben okulumu, arkadaşlarımı ve oynayacağımız oyunları düşünürken, annemin yüzünde tarif edemediğim bir hüzün konaklamış, kahvaltıyı hazırlarken ara ara gözünden akan yaşları silmeye çalışıyordu. Nerden bilebilirdim ki, Zonguldak’ın kaderinin, o gün, yine bu küçük şehri yasa boğduğunu… Hızlı adımlarla üniversitenin alt kapısına yaklaşırken, ürktüğümü hatırlıyorum. İncivez, simsiyah bir dumana boğulmuş, etraftaki kalabalık haykırmakta, ocak havalandırmasından çıkan ölümün karanlığına bakıp yas tutmaktaydı. Bağırışlar, yanan ciğerlerin feryatları, genç kızların çöküp haykırışları, beni o kadar korkutmuştu ki, anneme soru sormaya bile çekinip, sımsıcak bağrına yaslanıp, ağladım. Sebebini bilmeden, şehrimin kaderine ağlıyordum sanki…

Ben ilk defa işte o gün “Zonguldaklı” olmanın ne demek olduğunu anladım.
İlk defa o gün evlatları için toprağa giren insanların “grizu” denen illetle milletin kalbine, üstü orman yeşili, altı kömür karası toprağına nasıl gömüldüğünü anladım.

İnsanın başına gelen her türlü belayı kabulleniş şeklidir, kader…

Huzurlu, varlıklı ve müreffeh bir hayat sürerken kader ismini ağzına almaz da başı sıkışınca, en sevdikleri yanından uzaklaşınca, umutları kırılınca tevekkül eder ve kadere sarılır insan…

Hz. Ömer’in bulaşıcı hastalıktan dolayı kırılan bir şehre gitmemesini yadırgayan sahabeler, “Ya Ömer, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun yoksa?” sözüne cevaben, “ Hayır, Allah’ın bir kaderinden öteki kaderine gidiyorum”cevabının anlamını idrak edemeden her musibeti, kadere bağlarız.

İşte Zonguldak’ın en büyük çelişkisi bu “kader” tabiri üzerine kurgulanmıştır. Öyle ki, bu şehir, kıymete bindiği gündem beri nice vatan evlatları canlı canlı toprağa gömüldüğünde kurtuluş kelimemiz hep “kader” olmuştur.

Zonguldak! Kaderimiz… Toprağımız… Ana bağrı kadar yumuşak… Düşman süngüsü kadar da tehlikeli kömür tüten ocağımız…

* * * *

Bu topraklarda hayat kömürden önce de vardı, kömürden sonra da. Lakin öyle bir elmas zuhur etti ki, bu yeşil sahrada, enerjinin hammaddesi olan bu “karaelmas” dikkatini celp etti Osmanlının… 

Osmanlı sultanının gemisinin kömüre ihtiyacı vardı. Sultanın Marmara denizinde planlanan seyahatinin aksamaması için günümüzde petrol kadar değerli olan kömürün varlığı şarttı. İstanbul’a kömür ithalatında yaşanan sorunlar, savaşların ticareti engellemesi gibi nedenlerden dolayı bu hammaddenin tedariki zorlaşmıştı. İlan olunan ferman ile Batı Anadolu ve Batı Karadeniz’de kömür bulunması için araştırmalar yapılmaya başlandı.

Yöre halkı kömürün habercisiydi tabii. Köylerde yaşayan bu temiz ve saf Türkmenler, sahilden çok, iç kesimlerde yaşamayı tercih etmişler, zaman zaman kıyıya yakın kesimlerde ortaya çıkan bu kara taşın varlığını çok önceden anlamışlardı.

“Zone/Göldag” denilen bu yerinin adını vaktiyle Fransızlar koymuştu. Şehrin en yüksek bölgesi olan ve şu an Çaycuma sınırlarında kalan Göl Dağı’na nispetle. Hırçın bir dere ve yarılmış tepelerin arasında sıkışmış küçük bir liman kasabasıydı bu şehir.
Milletimizin kaderi, asker ve işçi olmaktan yana olduğundan bulunan kömür ile Fransızlar Zonguldak’a Sultanın imtiyazı ile adım atmış ve ocakların altyapısını oluşturmuştu. Haliyle yanlarına Ermeni ve Rum taşeronları da almışlar ve maden sanayisinin ilk adımlarını atmışlardı.
Her şey plana göre ilerliyordu, ama bir şey eksikti! 
İnsan gücü…
Bu ocaklarda çalışacak insanı nereden bulacaklardı?

Haliyle o zaman Zonguldak şehri, bir kıyı kasabasından ibaret küçücük bir yerdi. Yatırılan paraların tabii ki çöp olmasını kimse kabul etmediğinden Zonguldaklının kaderini değiştirecek o yasa, Sultanın imzası ile çıkmıştı.
Mükellefiyet!

Artık Zonguldak halkı, mükellefti. Her yılın belirli bir ayında ocağa girip, kömür çıkarmaya, toz-toprak içinde yatıp verem olma ihtimaline karşı kadere sarılmaya mükellefti. 
Jandarmaların süngüleri ile yüzlerce köy gezildi ve 16-45 yaş arası bütün köylüler belirli aylara göre görevlendirildi. 
Ocakta sönmeye, emeğinin hakkını aldıktan sonra köy yollarında eşkıyaya kurban gitmeye göz yummayan köylü gencin en hassas noktasına sert bir tekmeyi atmaktan hiç utanmadı jandarma…

Ocaktan kaçan köylünün anası, varsa eşi köyden alındı ve ocağın hemen yanındaki tahta bir kulübeye kapatıldı, taa ki evladı ocağa girip jandarma postalını yüzünde hissedene dek, kadınlar hapis hayatı yaşadılar.

* * * *

“Kıvırcık” adı işte o günlerde ortaya çıktı. Bazı yarı cahiller, ya da Karadeniz’den göçen muhacirler, bu yörenin temiz insanını “Kıvırcık” diyerek aşağıladı. Sert bir cevap aldıklarında ise hemen, “Ama bu lakabı size Atatürk takmıştı” yalanına başvurdular. Belki bilerek, belki bilmeyerek…

Bu kıvırcık tabiri işte ilk mükellefiyet döneminin mahsulüdür. Ocakların taşeronu olan Ermeni ve Rum kömür tacirlerinin vardiyadan çıkan köylünün kar soğuğunda birbirlerine yapışıp ısınmaya çalıştıkları sırada taktıkları addır “Kıvırcık”

Nasıl bir mağduriyet ve nasıl bir hadsizliktir ki, bu vatanın esas evlatları sömürülürken, eline silah almadan cebindeki tomarlar vesilesiyle ve hükümetin onayıyla müreffeh yaşayan bir gayrimüslim azınlık bugün yok, ama benzer bir azınlık hala bu şehirde var olmaya devam ediyor.

İşte o günlerde kader kelimesine yapıştı yöre halkı…

Yıllar geçti, Zonguldak’ın kaderi pek değişmedi. Emek hırsızlığı yavaş yavaş azalsa da, ciğerleri pas tutan, kan kusan insanların kaderi hakkıyla değişmedi.

Yıllar geçti, kömürün cazibesi ile insanlar akın etmeye başladı bu topraklara… Rus harbinden kaçan Karadenizliler, iş bulmak ümidiyle akın ettiler Zonguldak’a…

Şehrin merkezi boştu, köylerdeki halk ise ezilmiş, sinmiş, kendine yapılanları reva görenlere kin güderek sahil kesimine yanaşmaya korkuyorlardı. Tabii boş olan bu şehrin merkezi, Karadenizliler tarafından zaman içerisinde sahiplenildi. Ocakta çalışmaya yılan köylünün yanında artık başka şehirlerden gelen insanlar da vardı. İç Anadolu’dan, Doğu Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan gelen binlerce insan…
Yeni kurulan cumhuriyetin enerji ihtiyacımın temel direğiydi Zonguldak… Bu direğin sarsılmaması için geçmişte kanlı bir iz bırakan o illet kelime yine ortaya çıktı.

İkinci mükellefiyet!

Aynı acılar yeniden yaşandı, gencecik insanlar ocaklarda hırpalandı, emekleri canlarından değerliydi ve cüzi ücretlerle hayatlarından çok ailelerini ayakta tutmaya çalıştılar.
Bazıları, yer üstünde kart okutup köşesinde mesai saati bitene karar uyuklarken, bu memleketin namuslu evlatları, yerin beş yüz metre altında, memlekete ışık ve enerji oldular, ciğerleri pahasına, canları pahasına…

* * * *

Kimler gelip geçmişti bu topraklardan ve kimler kaderini hissetmişti bu küçük şehrin…

Nazım Hikmet, İstanbul’dan kaçıp Vala Nurettin’le beraber Milli Mücadele’ye katılmak için gemiye binmiş, konaklamak için Zonguldak limanında durduklarında şehrin harıl harıl çalışmasına şaşırmış, “emek” denilen kavramın ne olduğunu bu şehirde idrak etmişti. 19 yaşında bir delikanlının yeni yeni adım attığı şiir mecrasındaki tanınırlığına şaşırmış, Zonguldak halkının coşkulu alkışları ile mutlu olmuştu. Öyle ya, İstanbullu şairler vatan müdafaası için Sinop üzerinden Ankara’ya gidiyorlardı ve bu genç şairler takdire layıktı. Nazım Hikmet, hazırlanan mükellef sofralar ve görülmesi nadir bir ilgiyle karşılaşıp şiirlerini coşkuyla okurken, sokaklarda merakla bekleyen kara yağız delikanlıların karaya bulanmış cehrelerine bakıp hüzünlendi. Zengini zengin olan fakiri ise karaya çalınmış simalarla ateş gibi parıldayan gözlerle bakan şehir halkına imrenerek ve hüzünlenerek bakmıştı.

Necip Fazıl, müfettiş olarak Zonguldak’a geldiğinde acaba şehrin ruhunu hissetmiş miydi? Karadon’da ve Çatalağzı’nda, şahsına hazırlanan yerde müfettişlik vazifesini yaparken bir yandan da tiyatro eseri “Bir Adam Yaratmak”ı yazıyordu.

Rahvan koşarak şahlanan atın sırtında Zonguldak’ın cevheri olan deniz ile yeşilin kokusunu ciğerlerine çekerken, toprak altında ciğerleri sönen insanların ızdırabını hissetmiş miydi bilinmez, ama bu şehir onun aklında ve eserlerinden silinmeyecek bir iz bırakmıştı.

İki genç, yağız delikanlı, ruhu Zonguldak kokan iki şair…

Rüştü Onur ve Tayyip Uslu…

Verem illeti ile uğraşıp hocaları Behçet Necatigil ile Mehmet Çelikel Lisesi’nden şehre doğru inen yokuşun basamaklarını saya saya inip, Zonguldak misali ciğerleri sönerken acaba otuzlu yaşlarını göremeden toprağın kara bağrına gireceklerini bilirler miydi?

* * * *

Nice insanlar geçti bu şehirden… Bazısı görmek istemedi yöre halkının mağduriyetini. Bazısı gördüğü halde sadece hüzünlendi. Hüzünlendiğiyle yetindi. Emeğini tere dönüştürürken ölüme yaklaşan ve en nihayetinde evladının kucağında, ciğerinden parçalar kusarak hakka yürüyen dedem gibi binlerce Zonguldaklı var etti bu şehri ve bu memleketi. 

Yıllar su gibi geçiyor. Geçtikçe tükenen ömürler, yitirilen canlar sadece bir isim olarak hafızalarımızda kalıyor. O kadar.

Kimin babası, kimin eşi, kimin evladı olduğu sorgulanmıyor. Maden kazası adıyla, vefat eden işçiler olarak akşam haberlerine kısa bir konuk oluyorlar. O kadar.

Türkiye geliştikçe, köy olmaya mahkûm bir şehrin evlatları olarak ilk defa 1991 yılında sesi çıktı bu şehrin.

Hakkını, hukukunu aramak için ilk defa birlikte tek yumruk oldu bu şehir. Hem de siyasi sebep düşünmeden, sadece ve sadece emeğinin namusunu korumak için yüz bin insan yumruk sallayarak yürüdü.

Yürürken büyüdü. Büyüdükçe kaderinin ona alıştırdığı ezilmişlik duygusundan arındı. Temizlenip paklandıkça da parladı bu şehir.

İşte bu parıltı Ankara’yı rahatsız etti o gün. Evladına beddua eden baba misali, gaddarca haykırdı o baba evladına… Hiç düşünmeden, evladının çektiği ızdırabı görmeden sopasını eline aldı. İşte o günden beri, hükümetler değişse de Zonguldak değişmiyor. Adım atmasına müsaade edilmiyor. Nefes alması için kıpırdanan iki güç fikre tahammül de gösterilmiyor. Sağda-solda, şehrin kanına, ciğerlerinde birikmiş son soluğa ortak olmaya aday onlarca müptezel yetişiyor bu güzelim şehirde…

Baba ocağının abdesthanesinde canını teslim eden Muzaffer Tayyip Uslu, şöyle demişti:

Diyecekler ki arkamdan

Ben öldükten sonra

O yalnızca şiir yazardı

Ve yağmurlu gecelerde 

Elleri cebinde gezerdi.

Yazık diyecek

Hatıra defterimi okuyan

Ne talihsiz adammış

İmanı gevremiş parasızlıktan

Bu toprağın parasını, haysiyetini sömürmeye çalışan nice keneler etrafta adam misali tiril tiril dolaşırken, ocaklarda ciğer tüketen, emek yıpratan ve ailesinin ayakta kalması için çaba sarf eden bu şehrin insanları hala namuslarıyla yaşamaya devam etmektedir ve devam edecektirler de…

İdam hükmü yüzüne okunurken başı önde duran mahkumun kalemini kıran hakim misali, bu şehrin makus talihinin mağduriyeti umarım şehrin ileri gelenleri ve ülkenin idaresi tarafından görülmeye bir gün değer olur.

Çünkü bu şehir, namusuyla ölmeyi bilen, bilerek ölüme gidenlerin şehridir. Kalem kıracak bir hakimin(!) insafına kalacak kadar aciz bir şehir değildir.

Bu şehir ki, namuslusu yerin altında, namus bekçisi(!) ise yerin üstünde çalışır…

Orhan Veli’nin tabiriyle bu şehir;

Rıhtımda kömür taşıyan vagonlarıyla;

Paydos saatlerinde yollara dökülen,

Soluk benizli insanlarıyla,

Yüz karası değil, kömür karasıyla…

Ekmeğini kazanan vatan evlatlarının şehridir.

http://www.pusulagazetesi.com.tr/ermeni-ve-rum-komur-tacirlerinin-taktiklari-isimdir-kivircik-121151-haberler.html

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: