İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fotoğraf makinesi ve duran zaman: Dersim 38

Fotoğraf makinesi ve duran zaman: Dersim 38

İstanbul’da yaşayan 70 yaşlarında Dersimli bir kadının 38 ile ilgili babasının tanıklığı üzerinden anlatısı şöyleydi: “Komutan korkmayın olaylar bitti, sürgün kırım yok demiş, toplu fotoğrafınızı çekmek için getirdik sizi buraya. Babamın anlattığına göre hani o eskiden üstüne örtü örtülen şipşak sokak fotoğraf makineleri var ya onlar gibi görünen, yan yana dizili bir sürü makine varmış. Komutan bağırmış poz verin çekiyoruz diye, makinelerin perdeleri bir kalkmış ki ne fotoğrafı ne makinesi taramışlar kırıp geçmişler herkesi…”

Mehtap Tosun

Hala bêrê bêrê hometê!

(Hele gelin; gelin görün ey insanlar!)(1)

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrolunan Dersim “sorunun” temeli, bir isyan olmasının ötesinde kültürel ve toplumsal olarak denetim dışı bir bölge olmasından kaynaklanıyordu. Kendi içerisinde bir kosmos, yani otonom bir düzen, dışardan birinin onun ötekiliğini başkalığını bilememesi haliydi bir nevi. Bu nedenle Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne, 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren, devletin bölgesel bekası için hep bir sorun olarak görülmüştür. Dersim, Osmanlı döneminde, müşirler tarafından “basil başına bir kıta”(2) olarak, Cumhuriyet döneminde ise “çıbanbaşı” yani patolojik ve cerrahi bir vaka olarak tanımlanmıştır. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın ifadesiyle “1876’dan itibaren 11 askeri harekat düzenlendiği halde köklü bir çözüm” sağlanamamış bir bölgeydi. Bu nedenle 4 Mayıs 1938’de devletin bölgeye dair tutkularına (aşırı yada radikal biçimlerde) ve çıkarlarına Dersim’i ıslah etme ve vazife-i temdin (medenileştirme) politikaları ve stratejileri yön vermiştir. Bu politika ve stratejiler savaş haline “prestij” ve “ontolojik derinlik” katmak için kullanılmıştı. Kurucu devletin Dersim’e yönelik resmi ve bürokratik söylemleri tarafından kodlanan bu ontolojik amaçlara tedip ve tenkil harekatları eşlik etmiş, sonrasında ise hakir görme, sürgün, hukuk koruması dışına çıkartma ve kurban etme şekillerinde tecelli etmişti. Dersim Tertelesi (felaket, büyük alt üst oluş) adı verilen toplumsal yıkım devletin ulusun önüne geçtiği bu ülkede devlet toplumuna varabilmek için coğrafyanın bütün kimliklerine (etnik, dini, siyasal) açılan bir savaştı.

KUŞAK, HAFIZA, SİMGE…

Dersim Tertelesi bugün “Ho vira meke/Unutma!” olarak anılır, yani 4 Mayıs 1938’de Dersim’de yaşanılanlar karşısında varoluşsal bir tavrın hafızalarda toplumsal ve militan bir şekilde kökleştirilmesidir. Çünkü, Dersim Tertelesi bugüne hafıza açısından en dolu, tarihin ağırlığının hesaba katıldığı kolektif olarak kaydedilmiş bir temsil biçiminde ulaşmıştır. Tertele, hukukun, adaletin ve vicdanın, toplumsal varoluşu/dokuyu yıkmaya dönük devlet şiddeti lehine manipüle edildiği dehşet içeren simgesel bir zaman dilimine referanstır. Bu zaman dilimi Dersim hafızasının ve ısrarının mayalandığı yerdir, geleneğin ve geleceğin bizzat kendisi değil onun laboratuvarıdır. Gerek bu hafızanın ve düşünceler laboratuvarının içerisinden biri olarak gerekse de çeşitli araştırma süreçleri dolayımıyla 1938 Dersim’inde yaşananlarla ilgili tanıklıklar, anlatılar ve aktarımlar bende görsel bir biçime kavuşmuş ve hafıza uzamı yaratmıştır. Ancak içlerinden en vurucu olan bir tanesi var ki, 1938’in hafızamdaki en canlı imgesi haline gelmişti. İstanbul’da yaşayan 70 yaşlarında Dersimli bir kadının 38 ile ilgili babasının tanıklığı üzerinden anlatısı şöyleydi:

“Babam anlatmıştı. O sabah bizim köyden babamları toplamışlar, getirip bir tepe başına dizmişler. Babam küçük olduğu için tepeye doğru çıkarken kaçabilmiş çalıların içine gizlenmiş. Dedemler, bizim köylüler, akrabalar karşılarında da askerler duruyorlarmış. Komutan korkmayın olaylar bitti, sürgün kırım yok demiş, toplu fotoğrafınızı çekmek için getirdik sizi buraya. Babamın anlattığına göre hani o eskiden üstüne örtü örtülen şipşak sokak fotoğraf makineleri var ya onlar gibi görünen, yan yana dizili bir sürü makine varmış. Komutan bağırmış poz verin çekiyoruz diye, makinelerin perdeleri bir kalkmış ki ne fotoğrafı ne makinesi taramışlar kırıp geçmişler herkesi…”

Pierre Nora, “Hafıza Mekanları”nda, kuşak simgeseldir, çünkü hafızanın hem durulaşmasını hem de aktarılmasını sağlar der(3). Çünkü bir olay ya da küçük bir grubun yaşadığı deneyim sayesinde, bunlara hiç katılmamış koca bir çoğunluk nitelenir. Yani, flaşlarla, güçlü imgelerle ve etkili demirlemelerle hafızayı işleyen kuşak… Ya da zamanın süresini yok eden ve onu tarihi olmayan bir şimdiki zamana dönüştüren kuşak… Yukarıdaki anlatıdan sonra, şipşak fotoğrafçı sehpası ve “… Hatırası” yazılı fon örtüsü herkeslerde nostaljik bir anı olarak gülümseme etkisi gösterirken bende 1938 Dersim’ini hatırlatan en çarpıcı dehşet imgesi olarak kalmıştı. Yukarıdaki anlatıdaki fotoğraf makinesi bir yanıyla oldukça da metaforik duruyordu. Çünkü, “fotoğrafı çekilen” katledilen Dersimli bir köy halkı değildi, hukukun ve siyasal alanın bedenler, etnik, dini ve siyasal kimlikler üzerine yansıtılmış halinin, deşifre edilecek görülebilir dilinin fotoğrafıydı. Devlet hafızasının karşısına Yahudilerin “hafıza-halkı” olarak içlerine işledikleri anlamda bir hafızanın yerleşmesiydi. Yani, Dersim hafızası ve ısrarı sürekli dirilme temelinde ulus-devlet ufku altında sürüp giden bir tarihle ve devlet çevresinde düğümlenmiş bir hafızayla karşılaşmak demekti. O nedenle 4 Mayıs 1938 kaydedilmiş tarihsel bir temsil olarak değil, şimdiki zamanı tanzim etmek için de unutulmamalı : “Ho vira meke/Unutma!”

* Dr. Sosyolog

(1) Metin-Kemal Kahraman, Hala Bêrê, Renklerde Yaşamak albümünden.

(2) H.Naşit Uluğ, 1938, Tunceli Medeniyete Açılıyor, Cumhuriyet Matbaası: İstanbul, 1938 , s.136

(3) Pierre Nora, 2006, Hafıza Mekanları, Dost Kitapevi, s. 37

* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar’ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


Gazete Duvar

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: