İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Do’dan Si’ye Değinmeler 1915, Sokak Müzisyeni, Eve Konmak, Kartonet, Şivan, Gencebay, Rakı Şarkıları

ÖZGÜN ÇAĞLAR

Gitarımın teline tüm dertlerimi yazdım 
Ben sustum, o konuştu ah 
Zaman zaman ağladı 
—Zihni Cinan, “Gitarımın Teline”, 1987

Kulaklarımızın hakkı

Dün ve dünden önceki günlerden bahsedildiğinde, “geride bıraktığımız x günü” denir. 1915 yılının 24 Nisan’ı ise Homo sapiens’in (evet, bütün milletler sentetiktir ve nihayetinde, hayatta kalan sadece tek bir insan türünün üyesidir) peşinden gelen günlerden biridir.

Türkiye sınırları içinde doğmuş müziksever Homo sapiens’lerin, 1915’te yaşanan büyük felaket (Meds Yeghern) sebebiyle ayrı düştükleri Ermenice müziğe dair bir ‘kulak hakları’ olduğunu düşünüyorum: Gomidas Vartabed’in Anadolu’dan yaptığı derlemeler konservatuarlarda çalınmalıydı; Onnik Dinkjian “Hele Hele”leriyle Omar Souleyman’dan sonra Diyarbakır düğünlerinin aranan isimlerinden biri olmalıydı; Vomank grubu çift dilli “Aman Tanzim” parçasıyla Eurovision’da sondan üçüncü seçilmeliydi; Tigran Hamasyan ise bir yandan “Kars” bilmem kaç gibi sağlam besteler yaparken bir yandan da ‘süperstar’ Ajda Pekkan’ın albümlerine yaptığı düzenlemelerle cebini doldurmalıydı.

Tigran Hamasyan, “Kars 1”

Tigran Hamasyan, “Kars 1”

Baba Onnik ve oğul Ara Dinkjian… Fransa doğumlu Onnik, 1915’ten sonra ailesinin terk ettiği memleketi Diyarbakır’ı ilk defa 75 yaşında görebildi. Fotoğraf: Berge Arabian, kaynak: Agos

Ha, yukarıdaki isimler gibi Anadolu kökenli olup olmadığını bilmediğim coolDJ Armen Miran’a gelince; böyle bir paralel evrende, çok iyi bildiğim Ermenice parçalara yaptığım edit’lerle o değil ben Karaköy’ün privatepartilerini yerinden oynatırdım herhalde. (Ayo,1 Armen jan, büyük kıskanılıyorsun kardeşim.)

1915’in 24 Nisan’ında başlayan süreç tamamlandığında, üzerinde bittiğimiz bu toprakların yüzyıllar boyunca damıttığı müziğin önemli bir parçası nota defterlerinden silinmiş oldu. Aklı başında (kulağında) olan her Anadolulu Homo sapiens evvela bu müzikal kayba yanar; ‘bilen insan’ olmak bunu gerektirir. Gözün hakkı varsa, kulağın da hakkı vardır.

Crossing İstiklal Street

Na,2 sokak müzisyenlerine karşı değilim. Ama son yıllarda İstiklal Caddesi’ni dolduran müzisyenlerin de Siya Siyabend’in paltosundan (gitar kutusundan) çıktığını kim iddia edebilir?

Arap ve Fars müzisyenler gerçekten müthişler, buna diyeceğim yok. Ama Kürtçe parçalar söyleyen civanlar, kulaklarımın pasına pas katıyorlar. Bu arkadaşların, popüler Kürtçe parçalara getirdikleri gelişigüzel yorumlar kesinlikle dayanılır gibi değil; kilamların, stranların yapılarını keyiflerince bozuyorlar.

Son yıllarda Beyoğlu’nda sokak müzisyenlerinin profili büyük ölçüde değişti. (kaynak: bir YouTube videosundan ekran görüntüsü)

Çok şükür, Nouvelle Vague grubunun (ve Muazzez Ersoy’un Nostaljiserisinin!) ortaya çıktığı günden bu yana, cover’larla bir parçanın yeniden nasıl inşa edilebileceğini çok iyi biliyoruz. Bunlarınki parçayı cover’mak işi de değil, tanımlayamadığım başka bir şey (yıkılmadık, halaydayız?), ama gerçekten Kürtçe müzikten soğutan bir şey. Bir de nasıl bağırıyorlar, enstrümanlar nasıl can çekişiyor ellerinde… Kürtçe müzik bu değil, dinleyemiyorum / Bu müzikten zevk almıyorum. Etraflarındaki kalabalık da sizi yanıltmasın yalnız; o insanlar, cadde çok kalabalık olduğu için yerinden kımıldayamayan kitle. 

Kürtçe sokak müziğinin hakkının verilmesi için Burhan Berken’leri, Simurg’ları, Kara Güneş’leri yeniden İstiklal Caddesi’ne çıkmaya davet ediyorum.

Ama haklısınız, İstiklal Caddesi özelinde memlekette çok şey değişti, ne bekliyorum ben de. Hayat değişirse sokak değişir, sokak değişirse müzik değişir; bir kere, enflasyon nedeniyle Siya Siyabend CD’leri bile artık beş lira değil(dir). Tam da burada, Bizon Murat’ın sağlığına kavuştuğu haberleri, Siya Siyabend’e dair bir belgeselin yolda olduğu haberleriyle birlikte gelip beni çok mutlu ettiği için, caddede telleri kopmuş pembe gitarıyla şarkı söyleyen teyzem ya da dörtte biri olmayan klarnetine bir şeyler üfüren görme engelli ağam gibi, para istemenin bir başka yolunu keşfetmiş diğer büyük sokak müzisyenlerini hatırlatmaktan vazgeçiyorum.

Ama yine de sokağa kulak kabartmışken, ara ara İstiklal’e çıkıp akordeonuyla gönül telimizi titreten Rumen Florin’i anmaz olur muyum hiç?

“Bana müzik kalpten gelir babacım” diyen Florin Stanescu, akordeonuyla Avrupa’nın neredeyse tüm şehirlerini gezmiş.

Zihin müzikle çınlayınca

Hatırlarsanız bir zamanlar #SokaktaHayatVar’dı, ama şimdi evden çıkamıyoruz —elli kilo kavurma yedik— hamdolsun. Hapsolduğumuz evlerde kimi arkadaşlarımız kendi içkisini yapa yapa kimyager oldu, kimi arkadaşlarımız ise BluTV’yi, Netflix’i, Spotify’ı, YouTube’u, SoundCloud’u çılgınlar gibi kullanmak suretiyle oturduğu yerden dünya vatandaşı oldu. Eh, İstanbul’da bu kadar yükselmiş kiraların hakkı da ancak evden çıkmayarak verilirdi. Hâlimizden eve konan anlar.

“Evde bir ses olsun” diye tüplü televizyonu her daim açık tutan ebeveynlerimize kızıp sığındığımız genç odalarımızdan kendi evlerimize ışınlanalı çok zaman geçmiş olsa da, şimdi karşısında durduğumuz aynada beliren o suretin affedemediğimiz annemize/babamıza ne kadar da çok benzediğini düşünürken, aslında kendimizin de yine evde bir ses olsun diye sürekli müzik dinliyor olduğunu hayretle fark edeli az bir zaman geçmiş olmalı. Kasmaya gerek yok, ilk evimizden fazla uzaya gitmiş olamayız.

Evet, bizler gerçekten de ‘tıkılı’ kaldığımız evlerimizde sürekli müzik dinliyoruz. Paletlerin üzerinde terleyerek savaşırken, yumuşadığına emin olduğumuz avokadolarımızı zeytinyağıyla ezerken, battaniyeye sarılmış bir hâlde kombi faturalarına söverken ya da tuvalette önümüzden geçen pek sevimli hamamböceğini evcilleştirmek isteğimize kedimizin ne cevap vereceğini düşünürken, kulaklarımız hep o rengârenk Bluetooth hoparlörlerimizin (JBL!) içinde.

Ajda Pekkan gibi bir kanepeye uzanarak albümleri dinlemek iyi olabilir.

Benim bu yoğun dinlemeli süreçten sonra geldiğim yer ise şu oldu: Müzik dinlemek, aslında etrafındaki tüm uğraşları saf dışı bırakmaya muktedir büyük bir uğraş. Artık başta okurken ve yazarken olmak üzere —‘oturmak’ da dahil— bir şeyle meşgulken, ‘fon müziği’ olarak bir şey dinleyemiyorum. Bir parçanın sözlerini, kullanılan enstrümanları ya da yer aldığı albümün nasıl bir müzikal ortamın ürünü olduğunu düşünürken, bakıyorum hop mesela elimdeki bu yazının deadline’ı gelip çatmış.

İyi albümler (B. Manço, 2023; A. Bülbül, Duygularım; P. Floyd, Animals; O. Gencebay, Sarhoşun Biri; Ş. Perwer, Nazê vs.) gerçekten de bir koltuğa kurulup sıkı bir kulaklıkla/hoparlörle baştan sona, başka bir şeyle uğraşmaksızın dinlenmeyi kişiye dayatıyor. En azından benim gibi ‘tek çekirdekli’ zihne sahip olan müzikseverler için böyle… Neyse, müzik nedeniyle pek odaklanamadım da canım, bir sigara arası verip sonra devam etsek olur mu? Hay bin albüm, hay bin palet.

Ya beni sararsa kartonet hasreti

Oy bir sigara ver bana da 
Haydi bak dumana da dumana 
Oy düşmanlar geldi de yola 
Haydi küçüğüm gelmez imana

Spotify’ın “Haftalık Keşif” listesinde, Ümit Tokcan’ın muhteşem “Oy, Bir Sigara Ver Bana”sına3 denk geldiniz ve bu Ordu türküsünü kimin derlediğini ve düzenlediğini merak ettiniz. Bu bilgileri nereden bulabilirsiniz; Spotify’da kartonet vardı da, biz mi bakmadık?

Kartonet [casette/CD booklet] son yılların unutulmuş kelimelerinden biri; müziğin kaset ve CD’den dinlendiği yakın geçmişte, parçaların altında imzası bulunan isimlere, kayıt alınan stüdyoya, enstrümanları çalan müzisyenlere dair bilgiler —fotoğraflar ve parçaların sözlerini de içeren— kartonetler sayesinde öğrenilirdi. O yıllarda müzisyenlerin ve yapımcıların kartonetlerine kadar büyük özen gösterdiği albümler, dinleyicilere bir yolculuk vaat eden somut şeylerdi.

Teoman’ın önemli albümlerinden Onyedi’nin (2000) CD kartonetinden bir bölüm, kaynak: Discogs

Tamam, devir Spotify devri; adam kazandı, kaset-CD-plak dediğin artık gurme dinleyici işi. O zaman Spotify’a sormak hakkımız: Neden dinlediğimiz parçaları leylekler getirmiş gibi sunuyorsun, nerede bunun en azından yazarı, bestecisi? Sonuçta bunun için müzik şirketlerinden ilaveten talep edeceği tek şey, albümlerin iç ve dış kapakları. Merak etme, sen bunlarla uğraşırken bizler haftalık keşif listemizi kendimiz de yaparız.

Spotify bu işi çözene kadar kartonet hasretinizi bastıracak bilgiler için Diskotek (yerli albümler) ile Discogs (yabancı albümler) sitelerinden faydalanabilirsiniz.

Şivan’ın hakkı Şivan’a

Ciwan Haco gerçek bir insan ve mükemmel ötesi bir yorumcu; Şivan Perwer’i ise siyaseten yanlışlığı/yancılığı sebebiyle ciddiye almıyorum” diyen Naim Dilmener’i de bundan sonra ben yancılığı nedeniyle ciddiye alamayacağım, kusura kalmasın.

Alıntıladığım cümle, Türkiye’nin vasat siyasetçilerinden birine ait gibi duruyor ama Dilmener normalde bir müzik yazarı. Kendisi, bugüne kadar hep müziğiyle ön planda olan Perwer’i, müziğinden çok siyasi çıkışlarıyla bilinen Nihat Doğan gibi isimlerle karıştırıyor herhalde. Perwer’in de Haco gibi mükemmel ötesi bir yorumcu olduğunu hatırlatmaya lüzum var mı? Var imiş meğer.

Dilmener bu sözleriyle aslında, aksi kanıtlanana kadar bir dünyalı icadı olarak kalacak ve her zaman bir bütün olarak değerlendirilmesi/sahiplenilmesi gereken müziğe, Perwer’i suçladığı yerden yani ‘siyaseten’ baktığını afişe etmiş oluyor.

Şanlıurfalı Şivan Perwer, yirmi küsur albümüyle Kürtçe müzikte kendi başına bir ekol yarattı. (kaynak: change.org)

İktidar dediğin, süreç-açılım dediğin bugün var yarın yok: Baksanıza, artık değişmez dediğimiz Akbil ücretlerinde yakın zamanda bir indirim olabilir. Müziğin iyisi ise, iktidardakiler ve muhalefettekiler yıllar içinde değişirken, her zaman ama her zaman kulaklarımızda çınlamaya devam edecek. Zamanında “Süleyman (hep) başbakan (hep) / Başbakan (hep) Süleyman (hep)” diye bir parça4 yapmış Fikret Kızılok’u bugün hangi parçalarıyla anımsıyoruz acaba?

Dilmener’in bu sözlerini, geçenlerde bir kalp rahatsızlığı geçirdiği için ismi tekrar ‘siyaseten’ anılan Orhan Gencebay vesilesiyle bir kez daha hatırladım. Kimse kusura bakmasın, müzikseverler yıllar içinde büyük emeklerle üst üste koydukları albümleri ve toplumsal karşılıkları hiçe sayılarak Orhan ve Şivan’ın siyasi çalımlara malzeme yapılmasına göz (kulak) yummaz. Çünkü herkesin acısı sevgisi kadar, biz babadan böyle duyduk.

#RakıPlaylistimeDokunma

Bir kadeh rakım var, birkaç sigaram 
Alem neme gerek, ben böyle mutluyum 
Gel sen de dostum, bir tek içelim 
Bugün de böyle geçsin, yarın Allah kerim

Üstat Yaşar Güvenir, “Bir Kadeh Rakım Var”5 parçasında, mutluluk hayalini böyle özetliyor, katılmamak elde değil; Fedon’la birlikte sarhoş gönüllerimizde kaç kadeh kırdığımızı bilen bilir. Peki ‘muhafazakâr’ halkımız, sözgelimi Leonard Cohen’le kadehleri kırmamıza hazır mı, hiç sanmıyorum. Ama yakında başaracağız.

Daha düne kadar, rakıyı mezesiz içerken de az linçe uğramadığımızı hatırlatmak isterim. “Hiç olmazsa şu peynirden, ‘caciki’den azıcık at ağzına” diyerek yumruklarını kaldıran eşe dosta, evvela Osmanlı zamanından ‘yumruk mezesini’ sonra da Edip Cansever’in —muhtemelen bir otelin lobisinde— tek rakısı ve sigarasıyla göründüğü fotoğrafını hatırlata hatırlata şükür bugünlere geldik. Ama şimdi sıra, rakı içerken fasıl-Türk sanat müziği dinlemek zorunda olmadığımızı anlatmakta.

Şener Şen’in canlandırdığı unutulmaz Muhsin Bey karakteri gibi rakıyı mezesiz içmenizde hiçbir beis yoktur, ama önce çiçeklerinizi sulamanız gerekir. (filmden ekran görüntüsü)

Rakıyı mezeyle veya mezesiz içeceğiniz gibi, bu süreçte istediğinizi de dinleyebilirsiniz. Tabuları yıkmak zordur; bu yolda dönenler, mum gibi sönenler olabilir. Benim Spotify’da “Rakı Şarkıları” listemle yaptığım gibi bireysel başkaldırılarınız önemli olmakla birlikte, bugün Karaköy’de, Kadıköy’de ‘yeni nesil meyhane’ diye açılan yerlerin de playlist’lerini fasıl ötesine taşıması için taleplerde bulunmanız önemlidir.

Mesela ben rakıyı bu aralar The Smiths, Nur Yoldaş, Leonard Cohen ve Mustafa Keser dinleyerek içiyorum, siz neden içinizden gelen müzisyenleri dinleyerek içmeyesiniz ki? Yoksa işi rakı muhafazakârlarına bıraksak; hani dilim dilim doğrasalar bizi, Marmara, Ege, Karadeniz ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum, cacık. Böyle cacığa fasıl mı dayanır!

Özal döneminde lahmacunla viskinin gayet güzel gittiğini savunan yazılar yazdığımı veya 1993’te İstanbul’daki meşhur Metallica konserini sahnenin hemen alt tarafına kurduğum rakı masasından izlemiş olduğumu gururla hatırlattıktan sonra artık müsaadenizi isteyebilirim.

Rakı içerken dinlediğim parçaları bu playlist’te topladım.*

* Ayrıca Spotify’da hazırladığım diğer playlist’ler mevcut.

1. Ermenice, “evet.”

2. Kürtçe, “hayır.”

3. “Oy Bir Sigara Ver Bana / Ayran” 45’liği, Sahibinin Sesi, 1966.

4. “Demirbaş”, Yadigâr, Kalan Müzik, 1995.

5. “Bir Kadeh Rakım Var”, Sensiz Saadet, Yankı Plak, 1979.

https://manifold.press/1915-sokak-muzisyeni-eve-konmak-kartonet-sivan-gencebay-raki-sarkilari?utm_campaign=Bundle&utm_medium=referral&utm_source=Bundle

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: