İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Markar Esayan : ‘Tek dertleri Türkiye’yi terbiye etmek!’

***HyeTert, bu kaynağın ve/veya içeriğin yanlış ve/veya yanıltıcı bilgiler ve/veya soykırım inkarcılığı, ırkçılık, ayrımcılık ya da nefret suçu içerdiği/yaydığı kanısındadır. Metni paylaşmadan önce bu uyarıları göz önüne alarak, içeriği ve/veya kaynağı güvenilir kaynaklardan kontrol ediniz.***

Son yıllarda bazı Avrupa ülkeleri tarafından Türkiye’nin önüne çıkarılan ve oylamalarla kabul edilen sözde Ermeni soykırımı iddiası 24 Nisan haftasına girildiğinde yeniden canlandı. Her sene olduğu gibi bu sene de konu, Türkiye’ye karşı kullanılan bir araca dönüştü.

Türkiye, ‘gelin bu işi siyasetçiler değil tarihçiler konuşsun’ dedi ve ‘arşivleri açalım çağrısı’ yaptı ama Ermenistan bu sese cevap vermedi. Peki, bu sene neler yaşanacak? Tasarı ABD kongresinde kabul edilir mi? Türkiye kendi tezlerini neden daha iyi açıklayamıyor?

AK Parti İstanbul Milletvekili ve MKYK üyesi Markar Esayan FORUM  USA okurları için anlattı.

Esayan, 1915’i anlamak için 1878’e gitmek lazım dedi ve tarihsel bilgiler aktardı. Esayan’a göre bu konuda da Türkiye’yi kendince terbiye etmek isteyen ülkelerin elinde koz olarak tuttukları bir argümana dönüştü.

Pınar Işık Ardor – Forum USA

Her yıl Nisan ayı geldiğinde Türkiye’nin önüne çıkarılan ve oylamalarla kabul edilen sözde Ermeni soykırımı iddiası bu sene de gündemde. İtalya ve Fransa’nın attığı adımların arkasından, ABD Kongresi’ne tasarı sunuldu. Bu yıl 24 Nisan’da bu tasarı kabul edilir mi? Edilirse ne olur?

“TAMAMEN SİYASİ KOZ OLARAK KULLANILIYOR”

Nisan ayı gelince ironik bir şekilde ‘soykırım tasarı mevsimi’ açılır diyorum. Bizim makûs talihimiz bu. Avrupa ve Amerika’daki konjonktür şu anda Türkiye’nin aleyhine. Bu işler tamamen siyasi malzeme haline geldi. Yani Türkiye’yi ödüllendirmek ya da cezalandırmak, Türkiye’ye karşı bir koz yaratmak, ya da o koz karşılığında bir şekilde Türkiye’den bir şey almak ya da vermek noktasında kullanıldığı için tabii ki konjonktür önemli.


Konjonktür dediniz sanırım S-400 ve F35’ler konusu ve ilişkilerden bahsediyorsunuz.  Bunu Türkiye’ye karşı kullanmak isteyebilirler mi?

“BU KONJONKTÜRDE TASARININ KABULU MÜMKÜN”

Evet, konjonktür etkisi dediğim şey bu. Bu açıdan bir negatif adım söz konusu. F35’lerin teslimatında kabul edilemez bir tehdit dili kullanılıyor. Önceden gelen bir FETÖ sorunu var ve PKK’nın Suriye koluna Amerika’nın verdiği destek devam ediyor. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde PKK üzerinden kurulmaya çalışılan dizayna engel oldu. Bu ABD’yi sinirlendiriyor. Eski ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in dediği gibi ABD Suudi ve Mısır liderleri gibi kendilerine yaltaklananları seviyor. Erdoğan bunu yapmıyor, ABD’nin çelişkilerini yüzüne vuruyor. Bunlar birleştiğinde tasarının kabul edilebilmesi mümkün. Tabi bunlar çetrefilli süreçler. Hemen karara dönüşmüyor ama dönüşebilme ihtimali de var.

Başkan Trump’unöngörülemez tarafınıtehlikeli görüyor musunuz?

“BAŞKAN TRUMP ÖNGÖRÜLEMEZ SİYASİ FİGÜR”

Trump Başkan seçildiğinden beri ciddi baskı altında.‘Impeachment’ olasılığı Demokles’in kılıcı gibi başında uzun süre sallandırıldı ve bunun karşılığında ciddi anlamda hareket kabiliyetini yitirdiğini ve birçok tavizler verdiğini düşünüyorum.

Fakat, Başkan Trump’ın öngörülemez bir tarafı da var. Bunun sadece kötü değil, iyi yanları da olabilir. Pragmatizm ise bazen iyidir ama aşırısı hele bu lider Amerika gibi güçlü bir ülkenin başındaysa yıkıcı hale gelebilir. ABD dünyada bir denge unsuru olmak ve barışı öncelemek zorunda. 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı ABD’nin doğru tarafta yer alması gibi, bu büyük devletin gücünü sadece kendi menfaati için kullanması düşünülemez. O zaman dünya hepimiz için yaşanmaz bir yer olur. ABD dünyadaki diğer ülkeleri tehdit veya işgal edemeyeceği için değil, bu tavır toplam demokrasiye yıkıcı etki yapacağı ve bunun dönüp dolaşıp kendisini de vuracağı için dikkatli yönetilmelidir. Bir büyük devleti süper güç yapan şey ordusu değil, ahlaki üstünlüğe de sahip olmasıdır.

“AMERİKA ‘HARD- POWER’A DAYANARAK DÜNYADA HER ŞEYİ TAYİN EDEBİLECEĞİNE İNANIYOR”

Amerika’nın son on yıllarda ‘hard power’ına çok fazla yüklenen bir tarafı var. ‘Soft power- hard power’ narasındaki dengenin kaçıyor olması Amerika’da Bush’lar döneminden beri süren bir tartışma. Amerika’nın ekonomik askeri ve siyasal gücüne çok fazla abandığı ve bu noktada dünyadaki müttefiklerini küçük, uzlaşmaları ayak bağı gördüğü ve onları incittiği yıllardır söylenir. Ama bu tartışmada sağduyulu kesimin sesi artık çok duyulmuyor, bence fark bu. Amerika tercihini yaptı gibi görünüyor ve kendi kas gücüne dayanarak dünyada her şeyi tayin edebileceğine inanıyor. Bunun ABD için de iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. ABD için kötü olan da dünyayı kötü etkilediği için burada bir kısırdöngü riski gittikçe yükseliyor.

“BAŞKAN TRUMP’IN CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’LA DİYALOĞU İYİ”

Türkiye gerçekten ihmal edilebilecek ya da kaybedilebilecek bir müttefik değil. Ama buna rağmen bazı kabul edilemez tavırlar görebiliyorsunuz. Ben açıkçası yönetim açısından eğer birkaç Amerika’dan bahsediyorsak, Türkiye’yi anlamaya en yakın olanının Başkan Trump’ın ABD’si olduğunu düşünüyorum. Başkan Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı iyi anladığını ve diyaloglarının iyi gittiğini görüyoruz. Ancak Obama döneminden beri ABD kesintisiz ve istikrarlı bir şekilde Türkiye’yi güvenini kaybetmek, şüpheye düşürmek ve nihayetinde kaybetmek için her şeyi yapıyor.

Peki, şöyle bir eleştiri var.Sözde Ermeni soykırımı İtalya Temsilciler Meclisi’nde sembolik oylamada gündem oluşturdu. Sanırım Türkiye diplomatik bir adım attı, metin yumuşatılsın istendi ama olamadı. Soru şu ki Türkiye kendi tezlerini neden anlatamıyor?  Türk diasporası yeteri kadar güçlü değil mi?

“GERÇEKTEN GÖRÜŞLER DEĞİŞTİRİLEBİLİNİYOR Kİ TEMASLAR ÖNEMLİ”

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Her zaman bu sıkıntı söz konusuydu. Burada bizim yaptığımız ya da yapmadığımız doğru ve yanlışlar var. Gerçekteyse bu işin iki veçhesi bulunuyor. Bir, değiştirilebilir şeyler var. Doğru bilgileri aktararak gerçekten görüşleri değiştirebiliyorsunuz ki bu noktada temaslar önemli. Bunların iyi planlanması ve kesintisiz bir şekilde yapılması lazım. Şöyle bir talihsizlik oldu. FETÖ dünyada çok ciddi anlamda örgütlenmişti.Bunlar 251 vatandaşı katlettikleri 15 Temmuz darbe denemesi başarısız olduktan sonra lobi olarak Türkiye düşmanı bir çizgiye yerleştiler. Türkiye aleyhine “bir Türk” olarak mağdur rolü oynuyor ve sürekli dezenformasyon yapıyorlar.

Sanırım FETÖ diasporası da gayet aktif şekilde propagandasını yapıyor. 

“PKK’NIN, FETÖ’NÜN,  DHKP-C’NİN BİR DİASPORASI VAR.”

Türkiye’nin aleyhine faaliyet yürüten pek çok organizma, yani PKK’nın, FETÖ’nün ve benzer terör örgütlerinin diasporası var ve bunlar destek görüyorlar. Bunların hepsi “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla birleşmiş vaziyette ve tabii kullanılmaya da müsaitler. Türkiye aleyhine yıkıcı hangi faaliyet varsa orada güç birliği yapıyorlar. Türkiye’nin işi kolay değil. O yüzden bizim büyükelçiliklerimizin, STK’larımızın yurt dışında görev yapan bütün kurumlarımızın hatta yurt dışında bulunan vatandaşlarımızın sırtına çok ciddi yük bindi. Bu geçici bir durumdur. Hiçbiri Türkiye’den büyük değiller. Geçici bir süre kullanılıp atılacaklar.

Türkiye dünya tarihinde görülmemiş bir ihanete uğradı. 3 sene oldu ve çok olumlu bir noktaya geldik. Çok iyi biliyorlar FETÖ’nün terör örgütü olduğunu. Ama bu ellerinde bir koz ve bu kozu Türkiye’ye karşı kullanıyorlar.

“FETÖ BAŞLARINA BELA OLACAK VE ONLAR TÜRKİYE’DEN ASİSTAN HİZMETİ İSTEYECEKLER

Emin olun yarın FETÖ, PKKbaşlarına bela olacak ve onlar Türkiye’den asistan hizmeti isteyecekler. 1915 meselesi de aynı zeminde. Şöyle bakıyorlar Türkiye şu anda istediğimizi yapmıyor bizim politikalarımızı izlemiyor Ortadoğu’da biz dizayn yapıyoruz buna müsaade etmiyor. Ekonomik olarak faiz lobisine teslim olmuyor, S-400 konusunda bağımsız davranıyor, Suriye’deki dizayna seyirci kalmıyor. Öfkelendikleri ve Türkiye’yi terbiye etmek için ellerinde oldukça ucuza mal olmuş kozlar var. Farkındaysanız biz 1915’in insani tarafını, gerçekte ne olduğunu konuşmuyoruz. Olay tamamen siyasileşmiş, tek kelimeye indirgenmiş. Türkiye’yi terbiye etme çabasının araçlarından biri de Türkiye’yi dizginlemek kontrol etmek. Çünkü Türkiye bir Osmanlı bakiyesidir ve kadim bir devlet geleneğine sahiptir. 1.Dünya Savaşı’nda çökmüş ve mucize eseri bir ülke çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti şu anda bir sıçrama, kalkınma, diriliş sürecindedir. Bunun çok hoşa gitmeyeceğini her zaman için aklımızda tutmamız lazım.

Siz Ermeni bir Türk vatandaşısınız.  1915’te ne oldu? Ne yaşandı?

Bu öncelikle bir tarihçinin meselesi. Ermenilerin büyük acılar yaşadığı, büyük kayıplar verdiği ve anayurtlarından ayrılmak zorunda kaldıkları bir vaka. Biz buna “Medz Yeğern”, yani “Büyük Felaket” diyoruz.

Ermenistan ve diasporaya Türkiye dedi ki; bağımsız tarihçiler otursun açsın dosyaları ama Ermenistan bu konuda cevap bile vermedi. 

“GERÇEK BİR TARTIŞMA, MÜZAKERE DİYE BİR ŞEY ASLINDA ORTADA YOK.”

Aslında olması gereken budur. Türkiye’nin bu çok doğru önerisine olumlu yaklaşılması lazım. Bu meselenin yabancı ülkelerin parlamentolarında değil, Türkler ve Ermeniler arasında çözüleceği kesindir. Böyle önemli bir öneri maalesef karşılık bulmadı. Doksanlarda Levon Der Petrosyan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı olarak “Soykırım tartışmasını donduralım ve diğer ilişkilerimizi geliştirelim” teklifinde bulunmuştu. O da Türkiye tarafından ne yazık ki o zaman karşılık bulmamıştı. Ermenilerin bir kısmı “Biz bu tartışmaları onlarca yıldır yaptık, bitirdik, ekseriyetle dünyaya da kabul ettirdik, şimdi başa niye dönelim” diye düşünüyor. Bulundukları ülkelerde parlamentolarından aldıkları konjonktürel desteğin hadisenin özüyle ilgili olmadığının farkında değiller ya da bunu çok da önemsemiyorlar. Hrant Dink buna “Siyasi dilencilik” diyordu. Yani gerçek bir tartışma, müzakere diye bir şey aslında ortada yok. Çünkü tartışma, konuya taraf iki özne arasında olur. Burada yapılan daha çok kendi kendine monolog veya üçüncü tarafların konuya dahil edilmesi. Dolayısıyla, ben bir çözüm iradesi, isteği olup olmadığı konusunda emin değilim. Olsaydı ortak tarih komisyonu teklifi kabul edilirdi. Kaldı ki, Hrant Dink’in dediği gibi, bu konuda Türkiye ve Türklerle yapılmayan hiçbir temasın iyileştirici yönü olamaz.

“1915’İ ANLAMAK İÇİN 1878’E GİTMEK LAZIM Kİ OLAYIN SİYASALLAŞTIĞI NOKTA”

Şimdi 1915’i anlamak için en azından Osmanlı- Rus harbine, 1878’e kadar gitmek lazım. 1878’de Ruslar Osmanlı’yı yendiğinde Berlin Anlaşması imzalandı. O sıralar Rusya, Bulgaristan’ı hâkimiyeti altına almak istiyor. Ama Bulgaristan’da Müslümanlar sayısal olarak daha fazla. Burada Ruslar ciddi bir Müslüman kıyımı yapıyor ve Osmanlı’ya ciddi göçler yaşanıyor. Özellikle Vilayat-ı Sitta’da Kürt başıbozuklar nedeniyle güvenlik sorunları yaşandığından Ermeniler Berlin Konferansı’na “maalesef” bir temsilci gönderiyorlar. Ruslar Ortodoksların hamisi olma ayrıcalığını kazanıyor. 1878 Berlin Anlaşması ciddi anlamda bu işin siyasileştiği nokta oluyor. Osmanlı imparatorluğu Müslümanlardan ve gayrimüslimlerden oluşan çok kültürlü/dinli bir imparatorluktu.Tebaa sistemi Fransız İhtilali’nden sonra yıkıldı. Ana kırılma noktası burası. Osmanlı Tanzimat’latebaa sisteminden batıdaki vatandaşlık sistemine geçmeye çalıştı.Ancak hükümet bunu arzulasa da Müslümanları ve Hristiyanları bir arada yaşatmakta başarılı olamadı. Hristiyanlar yeni devlet yapısında, eski Tebaa sisteminde olduğu gibi kendisini göremedi. Hasılı, Osmanlılık fikri tutmadı. Devletin de asayiş olarak zayıfladığı bir dönem bu. Osmanlı’da da Türk Müslüman kimliğine sahip bir devlet olma süreci orada başlıyor. Milli kimliklerin uyanışıyla beraber devletin Türkleşmesi Hristiyan topluluklarda da kendi başının çaresine bakma noktasında karşılık buluyor. Esasen Osmanlı’da milliyetçiliğin en geç geliştiği taba Ermeniler. Ayrılıkçılık fikri halk arasında değil, aydınlar arasında rağbet görüyor ki, onların çoğu da sonrasında Osmanlılık fikrine razı oluyor. Özetle, büyük bir imparatorluk çöker ve çoğu devlet monolotikleşirken faturayı ters tarafta kalan Hristiyan/Müslüman azınlıklar ödüyor. Şüphesiz şartlar ve hikâye ne olursa olsun tehcirlerin hiçbir gerekçesi olamaz. Tehcir tıpkı Rusların Balkanlar ve Kafkaslarda yaptığı gibi mecbur kalınan değil, tercih edilen bir yöntem.

“GÜVENDİĞİM TARİHÇİLERE GÖRE ERMENİ NÜFUSU 1.5 MİLYON CİVARINDAYDI.”

1915’e geldiğimizde de bir İttihat Terakki hükümeti söz konusu. Bunlar 1908’de Abdülhamit’i hal etmişler 1909’da Abdülhamit gitmiş. Abdülhamit tahta kalsaydı savaşa girilmez, tehcir de olmazdı, bu bence çok net. Bunu yaparken ne hazindir Ermeni partileri ve İttihat ittifak halindeler.Bu arada 1912’deki Balkan Harbi’ni de unutmamak lazım. Burada da çok ciddi sayıda insan ölmüş. İstanbul neredeyse Balkan Harbi’nden kaçan muhacirlerle dolup taşmış.

Tabii bir de nüfus konusu çok önemli. Osmanlı’da kaç Ermeni yaşıyordu?Soykırımcı tezde 2.5 milyon civarı Ermeni olduğu iddia ediliyor. Buna göre 1.5 milyon Ermeni öldü. 1 milyona yakın da kalanlarvar. Onlarda bugünkü Ermenistan’a doğru Rus ordusu ile kuzeye göçenler veya Suriye çöllerine ulaşanlar. Benim de kanaatime göre birçok yerde çifte sayımlar söz konusu. Nüfusun üç milyona yakın olması bana olası gelmiyor. Mesela Erivan’ın nüfusu kısa sürede elli binlerden bir milyona yaklaşıyor. Bir komisyon olacaksa ilk başlayacakları nokta nüfusun tespiti olmalı.

“ÖZELLİKLE MÜTTEFİK ALMANYA TARAFINDANERMENİLER BİR RİSK UNSURU OLARAK GÖRÜLDÜ VE TECHİR KARARI ALINDI”

İttihatçıların müttefiki olan Almanların korkusu ve endişesi Rusların Anadolu’yu komple işgal edeceği. Zaten Doğu Anadolu’dan Anadolu’ya gelmiş durumda Ruslar. Sıcak denizlere inme planları var, doğru. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermenilerin yoğun yaşadığı yerlerde Ermenilerin Ruslara yardım edeceği konusunda takıntı boyutunda şüpheleri var Almanların. İttihatçılar da Şubat 1915 Ermeni Reformu’nu Batılı ülkelerin zoruyla kabul ettikleri için çok rahatsızlar. Tehcir bu zeminde gerçekleşiyor.

Siz bu konuda Ermenistan’da Ermeni hükümeti ile bir diyalog kurdunuz mu? 

Ermenistan’a iki kere gittim. Bir tanesinde diyalog imkânımız oldu. Ermenistan’da bu konuyu konuşmak mümkün. Bunları rahatça söyleyebiliyorsunuz medeni şekilde tartışabiliyorsunuz. O açıdan bence ileride yeniden bir zemin oluşturabilirse bu ortak tarih komisyonu bakımından iki devletin ve milletin bunu yapabileceğini düşünüyorum.

Siz Ermeni bir siyasetçisiniz. Ve İktidar partisinden parlamentoda görevdesiniz. Bize Türkiye’de azınlık haklarından, yaşamlarından bahseder misiniz? Türkiye’de azınlık haklarını yeterli buluyor musunuz? Dini inançlar yerine getirilebiliyor mu?

“RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A GÖNÜL BORCUMUZ VAR.”

Dini inançlar konusunda hiçbir zaman problem yoktu ama vakıflarla ilgili ciddi sorunumuz vardı. AK Parti’den önce. Tek parti, CHP döneminde gerçekten çok ciddi sıkıntılar yaşadık. Ayrımcı politikalara maruz kaldık, bahsettiğim 1940’lar. Ciddi anlamda göçe zorlandık. Bu bizim için çok travmatik dönemlerdir. 1955’te Demokrat Parti döneminde maalesef 6-7 Eylül olaylarına maruz kalındı. 1964’te Rumlar göçertildi ama her zaman bütün azınlıklar aynı torbaya konuyor. Rum, Ermeni, Yahudi fark etmiyor, bir süreç başladığında herkes için çok yıkıcı oluyor. 1972’de vakıflarımızın mallarına devlet tarafından el konmaya başladı. Eski sahiplerine iade edildi ya da hazineye kaydedilmeye başladı. AK Parti Vakıflar Yasası’nda ciddi bir reform yaptı.

TÜRKİYE’DE KESİNLİKLE ERMENİ IRKÇILIĞI YOKTUR”

Bir kere el koymalar sona erdiği gibi el konmuş malların iadesinin önünü açtı. Tabi mesele sadece mal meselesi değil. Mesele bir Ermeni’nin bir Rum’un bir gayrımüslimin aynı zamanda bir Türkiye Cumhuriyet vatandaşı olduğunu hissetmesi. Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan’a gönül borcumuz var. Benim gibi Ermeni vatandaşlar da AK Parti döneminde tekrar milletvekili seçildi. Ben bir MKYK üyesiyim aynı zamanda. Bu partinin en üst karar verici merciindeyim. Türkiye’de Ermenilerin ve diğer gayrimüslimlerin herhangi bir sorunu olduğunu asla kabul etmiyorum. Türkiye’de kesinlikle Ermeni ırkçılığı yoktur. Anadolu kültürü buna müsaade etmez. Bu Batı’nın bir sorunu.

AK Parti muhafazakâr Müslüman bir parti. AK Parti içinde gayrimüslim bir parlamenter olmak bu tabunun yıkıldığını gösterir sanırım. 

“AK PARTİ MUHAFAZAKÂR BİR PARTİ,  BEN DE MUHAFAZAKÂR HRİSTİYANIM”

AK Parti muhafazakâr bir parti evet. Ben de muhafazakâr Hıristiyan demokratım. Muhafazakârlık gericilik anlamına gelmez. Muhafazakârlık çok saygıdeğer reformcu bir siyasi pozisyondur. Değişim içinde aynı kalması gerekenleri muhafaza edersiniz. Değişmeyen değerlere sahip çıkan ama değişimin de peşinde olan bir anlayıştır muhafazakârlık. İlk defa bir parti halkın içinde kurularak iktidar oldu. İttihatçıların devamı olan CHP’de veya PKK’nın uzantısı olan HDP’de olacak halim yoktu tabii ki. Bu açıdan bizim burada olmamızdan daha doğal bir şey yok. Türkiye’de tehcir konusunda Ak Parti öncesinde konuşmak bile mümkün değildi. Bu konudaki bariyerler Ak Parti döneminde kaldırıldı. Erdoğan’ın yaptığı reformların CHP, HDP ve diğerleri hayalini bile kuramazlar. Ben geçmişi de bugünü de gayet iyi bildiğimi zannediyorum.

24 Nisanlar bizim için travmatik zamanlardır elbette. Çünkü hem ülkemize bir laf gelsin istemeyiz ama yaşanan tarihi bir felaket de vardır bunun da saygı görmesini bekleriz. 24 Nisan 2014’tenberi Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Erdoğan 1. Dünya Savaşı şartlarında ölen Osmanlı vatandaşlarının torunlarına yani bizlere başsağlığı mesajı yayımlar. Bu büyük bir devrimdir. Bu çok önemli bir adımdır. Türkiye’nin ortak tarih komisyonu yaklaşımın samimiyetini gösterir. Başsağlığı mesajının içeriği barışmak için izleyeceğimiz yolunda haritasıdır. Okumayanların da okumasını tavsiye ederim.

https://forumusa.com/interview-roportaj/markar-esayan-tek-dertleri-turkiyeyi-terbiye-etmek/

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: