İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gidinin korkakları!. .

HINCAL ULUÇ

Efendim, bir takım utanma duyusundan yoksun korkaklar, yaşadığım site Alkent’teki tüm apartmanların sokak ve oto park girişlerine bildiri asmışlar.. Aynen.
“Sitemiz sakini Sayın Hıncal Uluç, gazetesinde sürekli olarak sitemiz aleyhine yazılar yazması dolayısıyla, sitemizin huzur ve güveni için ihtarname çekme zorunluluğu doğmuştur. Siz değerli komşularımızın bilgisine sunarız. 18/04/ 2019.
Alkent Sitesi Yönetim Kurulu.”
Yazının altında isim yok, ıslak imza yok, mühür hiç yok. Yani yarın ben de, ofisteki fotokopi aletini kullanarak, “Alkent Site Yönetimi” diye bir bildiriyi kapılara rahatlıkla asabilirim.
Bu sebepten, bu aptal, bu yalan, bildiriyi utanma duygusu olmadan kaleme alan, ama altına adını yazmaktan korkanların Alkent yöneticisi olduklarına ihtimal vermiyorum..
Ben 1992’de gezerek, görerek, aşık olarak Alkent’e taşındım. Yedi sene içinde öyle keyifli, mutlu yaşadım ki, sonunda burada daire sahibi olmaya karar verdim ve 1999’da bugünkü evimi satın aldım.
Hayatım, evimi, bahçemi ve sitemi daha mükemmel yapmak için uğraşla geçti.
Sitenin aleyhine tek kelimemi bulsunlar, bu evi onlara hediye ederim. Benim uğraşım, “Sitemizi daha mükemmel bir yaşam yeri yapmak değil, aidatları daha azaltmak için” savaşan yönetimlerle oldu.
Bu sitede benim kadar eski (27 sene) olanların hepsi söylediklerimin ne kadar doğru olduğunu bilir, tamam mı, adını saklayan ve de utanması olmayan korkaklar!.

***

FELSEFİ BİR SERGİ!..

Bugün köşemiz, sanat sayfasına döndü. İyi de oldu.. Yahu, siyasetten öldük haftalardır.. Artık biraz günümüze, yaşamımıza dönsek iyi olur..
Ekav’da, hani Ritz’in altı, ilginç bir sergi var..
Nasıl mı ilginç.. O Amerikan çöllerinde geçen filmlerde çok gördüğümüz adam boyunu aşan ve uzaktan insan gibi görünen dev kaktüsler var ya. Onlardan birini boyamış sanatçı Sezin Aksoy.. Yanındaki tanıtım yazısında “Bilimsel bilgi dışında ıslah edilmiş bilgi yetiştirmenin sırrı sevgidir” yazıyor. İzahı da altında..
Santa Rosa Kaliforniya’daki bahçesinde Luther Burbank, dikensiz kaktüs yetiştirmek için çalışmaya başlamış. Ama bitkinin genleri ile oynayarak değil. Hani çekirdeksiz ve ince kabuklu ama o tatsız tutsuz karpuz, portakal yaratmak gibi bilimsel değil, yaptığı.
Sevgi titreşimleri ile ıslah etmiş kaktüsü iyi mi?. Her gün kaktüslerin yanına gider ve “O savunma dikenlerine ihtiyacınız kalmadı. Sizi artık ben koruyacağım” dermiş..
Ve ne olmuş bilir misiniz?.
O uçsuz bucaksız Nevada Çölü’nde susuz kalanlara, onları hayatta tutan damla damla suyu veren kaktüsler dikensizleşmişler..
Meditasyon diye bir şey duydunuz herhalde. Sezin işte o uzak doğu felsefesinin içinde. Hepsi trans ile başlayan sergilerinin dört sergisinin sonuncusu bu Transpersonal..
Eğer meraklıysanız bu düşüncelere, gitmenizde yarar var. Sezin de oradaysa hele yaşadınız, ki cumartesileri orda olur genelde sanatçılar, o zaman merak ettiğiniz her resmi ona sorun, koşar gelir anlatır.
Ben öyle gezdim ve bayıldım.

***

TEBESSÜM

Dün gece kavga benim yüzümden başladı. Eşim mutfaktan seslendi.
“- Televizyonda ne var?.”
Parmağımla dokunup cevap verdim..
“- Toz!..”

***

LAF

“Düşünmek ve söylemek kolay, fakat yaşamak, hele başarı ile sonuçlandırmak çok zordur.”
Ziya Gökalp

***

“KAPI” NEDİR, HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Mardin’e, aşık olduğum Mardin’e 2003 yılında gitmiştim.. Yörede el sanatları müthişti.. Süryanilerin ahşap, Ermenilerin bakır ve kuyumculuk işleri dünyaca ünlüydü.. Toledo’da bir vitrinde rastlamış, yıllar önce yazmıştım size, Mardin işlerini.. Yörede çok iyi muhafaza edilmiş tarihi manastırlar ve benim gittiğim zaman içlerinde tek müşteri olmayan El İşleri Sokağı’ndaki boş dükkanlar olmasa, buralarda bir zamanlar önemli bir Hristiyan nüfusunun yaşadığını anlamanız zor..
60’lı yıllarda başlayan Almanya akımı ile başladı, dışa göç.. Süryaniler genelde Almanya ve kuzey ülkelerine gittiler.. Hollanda, İsveç, Finlandiya..
Kadir İnanır “Kapı” filminde, Berlin’e göçen bir ailenin reisi..
Anlıyoruz ki, delikanlı oğul Mikail’in bir gün kaybolması ve bir daha izinin bulunamaması üzerine, Midyat’ın köyündeki evde yaşayamaz olmuşlar ve göçmüşler..
Film, Berlin’deki aileye Türkiye’den resmi bir davet gelmesiyle başlıyor..
25 yıl önce kaybolan oğullarına ait olduğu sanılan kemikler bulunmuş.. DNA testi yapmak üzere aileyi Mardin’e çağırıyorlar.
Kadir, eşi Vahide Perçin ve onu asla yalnız bırakmak istemeyen torunu Aybüke Pusat ile yola çıkıp Mardin’e geliyor. Manastır ayakta ve ne kadar tenha olursa olsun, hayatta. Başrahip Erdal Beşikçioğlu, Kadir’in çocukluk arkadaşı.. Onları karşılıyor ve manastır misafirhanesinde ağırlıyor.
Adli Tıp’a kanlar veriliyor. İnceleme İstanbul’da yapılacak. Sonuçlar 3-4 günde gelir.. Bekleyecekler.
Anne bir gün “Evimi görmek istiyorum deyince köye gidiyorlar.. İki katlı, dünya şirini bir Anadolu evi.. Kalın taş duvarlar ve kerpiç.. Çaldıran’da, Van’da, Kilis’te öyle evlerde çok yaşadım ben.
Evin önünde duruyorlar ki “kapı” yok.. Evin her şeyi, yer yer yıkılmış olsa da duruyor, ama kapı yok.. Köyde dört aile kalmış zaten.. Eski komşuları sahipsiz kalan evleri birinin talan edip, antikacılara sattığını anlatıyor.. Tam o sırada o talancı Timur Acar kamyoneti ile geçiyor ordan..
Belli kapıyı o götürmüş..
Kadir “Kapımı bulacağım” diyor. Talancı’nın peşine düşüyor. Buluyor.. Timur “Konya’da bir antikacıya sattım” diyor.. O andan itibaren kapı, bir yol filmine dönüşüyor. Timur ve Kadir, ve de dedesinden ayrılmayan torun, önce Konya’ya, ordaki antikacıdan İstanbul’daki bir başka antikacıya satıldığını anlayınca da, Çukurcuma yollarına düşüyorlar. Dede, torun bir dedektif gibi iz sürüyorlar.. O kapı ille bulunacak çünkü..
Peki ama neden?.
İşte filmi “muhteşem” yapan, “dev” yapan şey o!.
Kapının simgelediği Anadolu “aile, ev, yuva” değerleri..
İnsanların ilk yerleştiği, ev, köy kurduğu yöreler orası.. İlk yuva değerlerinin doğduğu yer.
Kadir İnanır’ın oynadığı, hayır yaşadığı, yaşadığına seyirciyi inandırdığı o kapının değerini anlatan tirat sahnesi var ki, sırf bunun için o filme gitmeye değer..
O müthiş, o inanılmaz final sahnesi için gidilmeye değer..
Bu Kadir İnanır’ı görmek için gidilmeye değer.. Kaldı ki, Vahide Perçin de harika.. Bu iki devin yanında ezilmek bir yana harikalar yaratan Timur Acar da harika..
Doğrudur, yönetmen Nihat Durak tempoyu düşük, zaman zaman hayli düşük tutmuş. Ama senarist Filiz Üstün Durak’ın o şiirsel anlatımına bu yavaş temponun gerektiğini hissediyor, giderek sabrınızın karşılığını alarak sinemadan “Muhteşem bir film seyrettim.. Muhteşem duygular edindim” diyerek çıkıyorsunuz..
Aile olmanın, yuva olmanın değerini anlıyorsunuz..
Ne demişti “Orda bir köy var uzakta” şiirinde Ahmet Kutsi Tecer..

“Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.”

Böylesi evi, böylesi ailesi olanlara ne mutlu!.Kapı’yı görün..
Büyükanneler, büyükbabalar, oğullar, kızlar, torunlar birlikte görün.. Aileyi, aile değerlerini anlamak, belki de farkında bile olmadığınız mutluluğu sımsıcak görmek, yaşamak ve korumak için görün.
Kapı’yı görün..

Şener Şen’in enfes oyunu “Zengin Mutfağı” da yarın!.

***

BAŞKENTTE HARİKA MÜZİK GÜNLERİ

Köşemizin Ankara yazarı, kız kardeşim Serpil Gogen’den bir not geldi.. Gerçek bir sanat ve kültür yuvasıdır orası.. Biz Uluç Kardeşleri yetiştiren kent.. Gene harika geceler yaşıyorlarmış. Buyrun..

Ankaralılar’ın her yıl coşkuyla beklediği, baharı müjdeleyen 36. Uluslararası Ankara Müzik Festivali neredeyse sona eriyor. Ve ben maalesef, Orkestra Akademik Başkent ve TRT Çok Sesli Korosu’nun 4 Nisan’daki açılış konserini, 5 Nisan’daki iki Çek sanatçıyı, 12 Nisan’da “Flamenco gitarının piyanoda ruh bulma hali” diye tanımlanan o muhteşem müzik ve dans gösterisini, İtalya’nın caz dünyasındaki önde gelen isimlerini (13 Nisan) izleyemedim.
İstanbul’daydım!.. Döner dönmez, Tunalı Hilmi Caddesi’ne, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’na koştum.
Festival, yine çok hoş bir afişle tanıtılıyor. 270 yarışmacının katıldığı yarışmada birinci olan Zülal Bakır’ın afişi bu… Renk ve desen harika…
Festivalin son iki haftasında, en çok görmek ve dinlemek istediklerim arasındaki iki etkinliğe yetiştim. Yazacağım sizlere..
Bu pazar akşamı MEB Şûra Salonu’nda, Virsky Ukrayna Devlet Dans Topluluğu’nun gösterisi var. The New York Times, ” Ukrayna kültürünü keşfetmek, tarihini öğrenmek, halkının kalbini ve ruhunu oluşturan etkenleri anlamak için ülkeyi gezip görmek yetmez. Mutlaka bu topluluğun bir gösterisine tanıklık etmek gerekir” diye yazdı onlar için. The Daily Telegraph, “Dünyanın bilinen en dinamik ve en heyecan verici halk topluluğu“, Le Figaro ise, “Gerçek bir güzellik ve mükemmellik şoku” diye tanımladı.
24 Nisan’da yine Cumhurbaşkanlığı Senfoni Salonu’nda (CSO) Kültür ve Turizm Bakanlığı Çok Sesli Korosu, 25 Nisan’da ise, Şûra Salonu’nda Tiflis Senfoni Orkestrası ile “Kapanış” var..

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: