İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kabul görmeyen cinsiyet eşitliği

Bazen bazı kötülükler hayırlı sonuçlar doğurur ve bu ufak da olsa bir tesellidir. Ülkemizin yüz karası kadın cinayetlerine dair farkındalığı artıran Özgecan Aslan cinayetinden sonra 2016 yılının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından Tutum Belgesi adıyla üniversitelere gönderilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi gibi mesela.

Neler içeriyordu bu proje? Yükseköğretim kurumlarında kadına yönelik şiddet ve tacize karşı neler yapılabileceğine, üniversite yerleşkelerinde güvenli bir ortamın nasıl hazırlanabileceğine dair afişler, kitapçıklar hazırlanıp seminerler düzenlenmesinden zorunlu veya seçmeli bir dersin konulmasına kadar bir dizi öneri.

Aradan geçti iki sene, YÖK Başkanı Yekta Saraç gelinen süreçte “bu kavrama murat edilenin dışında farklı anlamlar yüklendiği ve bu yüklemeler toplumsal değerlerimiz ve kabullerimizle mütenasip olmadığı, toplumca kabul görmediği” için tutum belgesinden “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını çıkarmaya karar verdiklerini açıklıyor. Artık “Türk toplumunun aile kavramı başta olmak üzere sahip olduğu üstün değerler” öne çıkarılacakmış.

Bu karardan şunu mu anlamalıyız? Bu “üstün değerler” kadının erkekle eşit haklara sahip olmasına izin vermiyor, kadına yönelik taciz ve şiddet de Türk aile kavramına dâhil.

Yok, eğer kastedilen bu değilse, toplum bunu kabul etsin veya etmesin, atılan bu geri adımdan dönülmesi ve o değerlerin değiştirilmesi için çalışılması gerekiyor. Eğitim kurumlarının görevi kadına eşit hakkı “kabullenmeyen” topluma ayak uydurmak değil. Yoksa Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yapacağınız duygu dolu konuşmaların hiçbir anlamı olmayacak.

Nasıl Neşet Ertaş gibi?

Kemal Kılıçdaroğlu “ozan”ı tarif etmiş. Demiş ki “Ozanlar ve âşıklar halkın sesini sazlarıyla dile getirirler. En büyük silahları sazlarıdır ve sözleridir. Bütün mücadeleyi bunun üzerine yaparlar. Sevgiyi, hoşgörüyü, haksızlığa karşı direnmeyi şiirleriyle, sözleriyle, sazlarıyla dile getirirler.”

Pek güzel demiş. Peki, neden yapma gereği duymuş bu tanımı? Kendisine “ozan” sıfatını uygun görülen Arif Şirin’e “rahmet dilemek” için.

Gelgelelim tanımda geçen özelliklerin çoğu merhumda mevcut değildi. Evet, saz çalıyor, söz de söylüyordu ama bütün mücadelesi sevgiden ve hoşgörüden değil “kendisinden” olmadığını düşündüklerinin ortadan kaldırılmasından yanaydı. Kürt, Alevi ve Ermeni düşmanlığı dendi mi sözünü hiç sakınmıyor, “şiirlerinde” küfürler, nefret sözcükleri cirit atıyordu. Özellikle sevenleri onu “hep dik durmasıyla” överek uğurluyor ya şimdi, doğruya doğru, bu konuda hiç geri adım atmadı. Bakınız, Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından Ogün Samast ve Yasin Hayal’in isimleriyle söz oyunu yaparak yazdığı “şiir”den bir kuple: “Bırakın çan çalmayı Ermenici olmayı / Millet böyle dolmayı yutmaz Karadeniz’de / Ogün böyle desinler bugün böyle desinler / Fatihalar Yasinler bitmez Karadeniz’de”.

Kılıçdaroğlu “Âşık Veysel’den, Âşık Daimi’den, Pir Sultan Abdal’dan, Neşet Ertaş’tan hiçbir farkı yok” demiş kendisi için. Bu da, Neşet Ertaş’tan: “Garip bülbül gibi feryad ederiz / Cehalet elinde küsmü kederiz / Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz / Dünya senin vatanın mı yurdun mu?”

Hiç fark yok gerçekten.

http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/asu-maro/kabul-gormeyen-cinsiyet-esitligi-2830968/

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: