İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Misal, ‘İşinize bakın şekerim’ diyebiliriz yeni yılda…

Murat Sevinç / Diken

Uzun bir yazı! Yılın son sohbeti kabul edin…

2030’larda, nasıl yeni yıl yazıları kaleme alınır acaba Türkiye’de? Kimbilir neye benzeyecek o tarihlerde dünya ve toprağımız? Aynı şeyleri konuşuyor olur  muyuz? Yok canım, olmaz herhalde! Allah korusun! İnanılması güç bir hızla gelişiyor teknoloji. Bilişim devrimi her şeyi alt üst ediyor. Öngörmesi zor hakikaten birkaç on yıl sonrasını. Hele ki bugün doğan çocukların ulaşacakları 22. yüzyılı!

Öyle ya, 2018’in bebekleri eğer seksenli yaşlarını görürlerse 2100’lerin ilk çeyreğine tanık olacak. Başka bir gezegene yolculuk ihtimalleri yüksek. Nasıl yönetim biçimleri görecekler, işlerine nasıl gidip gelecekler? Bugün, ‘iş’ dediklerimizin pek çoğu o gün artık olmayacak. Şimdi kullandığımız pek çok alet edevat gibi. ‘Aile’ kurumu olacak mı? Belki.

Gel gör ki başka gezegene yolculuk ihtimali olan bugünün bebekleri, büyüdükleri evlerinde; cumhur ittifakı, CHP, ‘özgül ağırlık’ filan fıstık dinliyor! Çocuğun babası Devlet Bahçeli adında bir insan görmüş, kendisi Ay’a gidecek! Ne acayip… Umuyorum bizim konuştuğumuz hiç bir şeyi konuşmaz, ciddiye aldığımız hiçbir şeyi ciddiye almaz ve bizimle fena halde dalga geçerler. Ne güzel olur.

Tabii eğer ‘dünya’ adlı minik ve önemsiz yıldız o günlere kalırsa. Kalmazsa? Kim üzülür? İhaleci müteahhitler, diyorsunuz muhtemelen! Yalan olmasın, ne zaman internette “Bir meteor vs. dünyaya doğru yol alıyor” nevi haber okusam, hâkim olamadığım bir gülümsemeyle, “Ay hadi inşallah” diyorum. Düşünsenize ne güzel olur; tam, sarıklı bir tip Eminönü’nde elindeki tebliğ kâğıtlarıyla el aleme “Piyango bileti almayı,”buyururken! Ya da, ‘Limak-Cengiz-Kalyon-Kolin-MNG’ adlı‘beşizler’ yeni bir kamu ihalesi için imza atmak üzereyken! Ay hadi inşallah…

Evet bambaşka bir dünya olacak olmasına da, diğer yandan, içinde yaşadığı koşulların ürünü olan ‘toplumsal varlık’ insan, herhalde geçmişten miras bazı ortak niteliklere de sahip olur yıllar sonrasında. Aksi halde Shakespeare bugün hâlâ okunuyor, oyunları seyrediliyor olmazdı. Tudor’lar zamanında doğup Stuart’lar döneminde ölmüş, iki hanedanlık görmüş ve dört asır önce yarattığı kişiliklere, hırsa, kavgalara, intikam duygusuna bugün tanık oluyoruz. Eski Yunan klasikleri, günümüz muhterislerini ta iki bin küsur yıl önceden haber veriyor bizlere. Kahrolası ‘sınıflı’ toplum!

Neyse ki rezil kapitalizm hikâyesi sona eriyor. Sömürünün temel gerekçesini ortadan kaldırıyor bilişim devrimi. Gelecek on yıllar, ‘tembellik hakkı’nı kullanmak isteyen doğayla barışık insanların devri olacak. Ama kendiliğinden değil, sömürülenlerin sömürüldüğünün bilincine varmasıyla tabii. Ya da olmayacak ve dünyayı, bir meteora gerek kalmadan insanoğlu halledecek tez zamanda!

Diken için yılbaşı yazısı düşünürken yukarıdaki satırlar uçuştu zihnimde. Toplumsal ve haliyle siyasal kültür çok yavaş değişiyor. Değişimin sancısı bazen çok ağır. Örneğin Türkiye’de kadın özgürleştikçe kadın cinayetleri artıyor. Bakın katledilen kadınlara, hemen hepsi, ‘artık istemeyen’ kadınlar. Kendi ayakları üzerinde durabilen, tercih yapan kadınlar. Hemen her alanda benzer zorluklar yaşanıyor.

Ama geçecek bunlar ve bugün belki adını dahi bilmediğimiz başka sorunlar olacak insanoğlunun önünde. Türkiye, değişimin yavaş seyrettiği bir toprak. Ancak, klişeyi yinelersek: Aynı nehirde iki kez yıkanılmıyor! Yıllar sonrasından bugünlere baktığımızda ne kadar köklü bir dönüşüm yaşandığını göreceğiz. Biz görmesek çoluk çocuk görecek. Bütün mesele, zorlu zamanları o köklü değişimi ‘iyi’ye yönelterek atlatabilmek için ‘üstesinden gelme pratikleri’ geliştirebilmek. Günümüz çocukları yeni yollar gösterecek hepimize. Bu satırların yazarı ve okuyanlar, bir zaman sonrasının ‘gericiler’i, ‘tutucular’ı haline gelecek. İyi ki öyle olacak.

Şu aralar moralimizin bozuk olduğu malum. Bu yüzden, geçenlerde ‘kötü hissetmek’ hakkında bir iki satır karalamıştım. Kötü hissediyoruz ve hissedelim de, ama ‘kötümser’ olmak için değil, ‘daha iyi olup mücadele etmek için’ kötü hissedelim. Tarihin, bizim yaşadığımız andan ibaret olmadığını her gün hatırlatalım kendimize.

Gidin yüz yıl öncesine, diyelim 1881 yılına; Osmanlı’da okumuş birileri evlerinde “Yahu Abdülhamid Reis Meclis’i tatile göndereli üç yıl oldu, tık yok, bir daha toplamayacak herhalde”(otuz yıl toplantıya çağırmadı!) diye konuşup endişeleniyordu. Ama aynı yıl, bir sonraki asrın ilk çeyreğinde yeni bir devlet kurup cumhuriyet ilan edecek olan insan da dünyaya gelmişti. Avrupa’ya bakın, 1810’larda birileri ‘işçi devrimi’ gibi bir şeyden söz etse, kim ciddiye alırdı. Oysa otuz küsur yıl sonra o malum hayalet Avrupa’nın üzerinde dolaşıyordu.

Önümüzdeki yıldan ne bekliyoruz?

İyimser olmak için fazla gerekçemiz yok sanırım. Buna mukabil efkâr ve moral bozukluğu yaymanın marifet olmadığını düşünüyorum. ‘Daha iyi günler için’ bitmez tükenmez ‘çaba harcama’ gerekliliğini bıkıp usanmadan hatırlatmanın yararına inanıyorum. Beleş mutluluk, huzur ve refahı, kim kaybetmiş biz bulalım!

Kamusal ve özel yaşamlarımızda çaba harcamalıyız. Çaba harcamanın gereksizliğinden söz edenlerin, hiç olmazsa bizlerin kafasını şişirmesine izin vermemeliyiz. Kendimizi toplamalı, moral bulmalı ve vermeliyiz.

Çok şey yapabiliriz:

Önce şunu fark etmeli sanırım: Birbirine fazla benzemese de hayli kalabalık bir ‘mutsuz’ kitle söz konusu. Her yerde, her işte, farklı partilere oy veren çok sayıda insan. Benzer kaygılara sahip. Yalnız değiliz, değilsiniz, değiller. Biri AVM’de temizlik yapıyor ve muhtemelen bu satırlardan hiç haberi yok, diğeri bir hastanede hekim.

2019’da bazı yeni alışkanlıklar edinebiliriz. Uzun yürüyüşler, kişisel takıntım! Sağlığı elveren herkes uzun mesafe yürüyüş yapabilir. Sağaltıcı etkisi vardır. İnsanı çok mutlu eder. Nerede yaptığınızın bir önemi yok inanın. Benim karayolunda dahi yürüdüğüm oldu! Bisiklet de fena fikir değil. Hatta şehirlerarası yolculuk yapabiliriz. Yaparsınız endişelenmeyin, tahmin ettiğinizden daha güçlü ve dirençlisiniz aslında.

Yürüyüşlerimiz, daha önce gitmediğimiz muhitlere doğru olabilir. Diyelim ki sizler de benim gibi sürekli ‘kaymak’ yiyen ve ‘Boğaz kenarında’ içki içen (tercihan viski) çok tipik bir elitsiniz. (Yalnız, şu boğaz kenarı önemli hakikaten. Ankara’da Dikmen sırtlarında, Keklik Pınarı yolunda sağa çekip ağaçlık alandaki fabrika bacasına bakarak bira içenlerdenseniz, bu örnek size uygun değil!) Bir gün yürüyüşümüzü, kaymak yiyenlerden oluşmayan bir semte yapabiliriz. İstanbul’da Eyüp olabilir, Habipler civarı ya da Ümraniye olabilir, Üsküdar… Hatta, Sultanbeyli çarşısı.

Nasıl bir hayatları var kenar semt insanlarının? Çocuklar hangi yollarda, kaldırım ve parklarda büyüyor? Kiralar ne kadar? İnsanlara, yani herkes gibi ‘tek oy’u olan yurttaşlara bakıp ‘görmek’ten söz ediyorum. Olağanlıkları ve olağandışılıkları fark edebiliriz. Moral bozucu, moral verici şeylerle karşılaşabiliriz.

Örneğin, geçen yıl Eyüp’te bir dükkan sahibine, yakınlarda ‘milli piyango bayii’ olup olmadığını sorduğumda, “Var ancak size tarif edemem!” yanıtını verdi. İlk kez bu ölçüde hödük bir esnafla karşılaştım. Adam, yol tarif etmenin dahi günah olacağını düşünüyordu. Sinirlenip dükkanın önündeki polise sordum, polis herhalde Protestan’dı ki tarif ediverdi!

Fakat aynı Eyüp’te, belediye otobüsünde iktidarı canhıraş eleştiren bir amcaya hiç kimsenin itiraz etmediğine de tanık oldum. Bir de tabii medreselere gönderilen küçücük, sarıklı ve çarşaflı oğlan ve kız çocuklarına. Ancak unutmayın, o Eyüp, her şeye rağmen ‘Hayır’ dedi halkoylamasında!

Bazen siniriniz bozulsa da semt yürüyüşlerinin iyi geleceğinden kuşku duymayın. Türkiye’de farklı kamplar birbirini ‘yaratık’gibi algılamaya başladı ve bu hiç hayra alamet bir durum değil. ‘Benzemeyenler’i de görmekte, tanımakta yarar var. İsterseniz kaymağınızı da yanınızda götürebilirsiniz tabii, buna engel yok!

2019’da daha önce hiç gitmediğimiz bir şehre gidebiliriz. Turistik olması şart değil. Herhangi bir yer. Sıkıcı bir Orta Anadolu şehri örneğin. Bir iki gün yollarında yürüyebiliriz. Eğer kesinlikle istemiyorsanız, ‘Yozgat Blues’u bir kez daha seyredebiliriz hiç olmazsa. Ne güzel filmdi. Ola ki ihmal eden varsa, ‘Bir Zamanlar Anadolu’ da nefisti. Hemen ocak ayında görün bence.

Çocuklarımızı tiyatroya götürebiliriz. Daha fazla film seyredebiliriz. Sinemaya gitmek zor geliyor ve kazıklandığınızı düşünüyorsanız ev sineması neyimize yetmiyor. Fakat tamamen terk edince de özellikle semt ve cadde sinemalarının ölme ihtimali çok yüksek. Hiç olmazsa yaşamasını istediğimiz sinema salonlarına gidip destek olabiliriz bu yıl.

Sevdiğimiz sinema klasiklerini bir kez daha seyredebiliriz. Ocak’ın filmi ‘Yurttaş Kane’ olabilir. Günümüz atmosferine de uygun. Olağanüstü bir film hakikaten. Çocuklarınıza ‘Lorel ve Hardy’ seyrettirdiniz mi hiç? Hayır mı? Peki yazık değil mi?!‘Harold Lloyd’u duydular mı? Bence duysunlar. Onları klasiklerle tanıştırabilirsiniz bu yıl. Öğrensinler, bilsinler. Bir de mutlaka muhteşem İngiliz komedi dizilerinden ‘Fawlty Towers’ı seyredelim bu yıl. İddialıyım, günleriniz güzelleşecek. Bunların hepsi internette var.

Daha önce hiç okumadığımız bir alanda/türde, kitap okuyabiliriz. Fikrimiz olmayan bir konuda. Okuyup beğendiklerimizden birini yeniden elimize alabiliriz. Malumunuz, klasik eserler, gençlikte, orta yaşta ve yaşlılıkta üç kez okunmalı denir. Ben şu ara ‘Suç ve Ceza’ya bir kez daha başladım. Orta yaş kategorisinde! Can Yayınları’nın ‘cep kitapları’ serisinden aldım, harika bir iş yapmışlar hakikaten. Size de öneririm.

Bolca edebiyat. Siyaset ve tarih kitapları karıştırabiliriz, can yakıcı sorunlara dair. Kürt sorunu, Ermeni sorunu, siyasal İslam, çevresel sorunlar vs. O can yakıcı sorunlardan birini, bir yakınımıza anlatmayı deneyebiliriz. Örneğin ‘ulusalcı’ olduğunu düşündüğümüz birine, Kürt sorununu! Çok mu zor? Yine de deneyebiliriz. Herkesi aynı torbaya koymadan ve küçümsemeden.

Muhtemelen okumuşsunuzdur ama Tanıl Bora’nın ‘Cereyanlar’(İletişim) adlı eseri mutlaka okumalıyız. Geçenlerde Gökçer Tahincioğlu ilk romanını yayınladı, adı ‘Mühür’ (İletişim). Haberiniz var mıydı? Yoksa da oldu işte. Şu aralar elimde akademisyen ve köşe yazarı Güven Gürkan Öztan’ın ‘Türkiye’de Militarizm’ (Ayrıntı) adlı eseri var, siz de okuyabilirsiniz. Çok konuşulan ama aynı ölçüde bilinmeyen bir konudur. Eğer Marksizm ile ilgiliyseniz, Kevin B. Anderson’un ‘Marx Sınırlarda’(Yordam) adı heyecan verici kitabını öneririm. Yerli edebiyat mı? Figen Şakacı’nın üçlemesini (‘Bitirgen’‘Pala Hayriye’‘Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı?’) okumadınız mı hâlâ? Eh okuyun o zaman.

Behçet Çelik’in öyküleri, romanları? Öykü seviyorsanız ‘Yolun Gölgesi’ni (Can) okuyabilirsiniz örneğin. Bir de roman düşünüyorsanız Behçet Çelik’ten, ‘Dünyanın Uğultusu’ olsun. Hikmet Hükümenoğlu’nun ‘Körburun’ adlı romanını okudunuz mu? Okumayan varsa bu yılki hedeflerden biri yapabiliriz o zaman. Modern edebiyat, polisiye sever misiniz? Ben pek sevmem. Ancak ilk kez altı ay kadar önce okudum Alper Canıgüz’ü. ‘Tatlı Rüyalar’ (April). Çok sevdim, şimdi ikinciyi okuyacağım, ‘Cehennem Çiçeği.’ Peki hiç Nurdan Gürbilek okumayan var mı? Bir an beklemesin, hemen alıp başlasın lütfen.

Ne kadar çok yazar var, ne iyi işler çıkarıyorlar. Yeni yılda, hiç ara vermeden okuyup tamamlamaya çalışabiliriz eserlerini. Birbirimize önerebiliriz.

Bu yıl, ciddiye alınmaması gereken insanları ciddiye almamayı, onlar hakkında konuşmamayı ve sinirimizi bozmamayı deneyebiliriz. Sosyal medyada saçmalıkları köpürtmeden yaşamak herhalde mümkün olmalı. Zaten günün her saatinde o mecrada olmanın sağlıklı bir ruh hâli yaratmayacağını herhalde kabul edersiniz. Belki aramıza mesafe koyabiliriz, ‘Kim ne demiş?’ lüzumsuzluklarıyla.

Kim ne demiş olursa olsun, yeni yılda daha çok Kazım Koyuncu şarkıları dinleyebiliriz. Ümit Kıvanç’ın Koyuncu hakkındaki belgeselini seyredebiliriz, hâlâ habersizsek!

2019’da eşit yurttaş olduğumuzun farkına varıp bunu karşımızdakilere de hatırlatabiliriz. Temel haklar konusunda bana kalırsa en basit ölçüt, “Sana ne” ve “Bana ne”soruları/tepkileridir. 1924 Anayasası’ndaki ‘sınırlama’ mantığı: Birinin hak ve özgülüğünün sınırı, diğerininkinin başladığı yerdir! Hiç kimse özel yaşamımıza müdahale edemez. Sizi taciz eden sorular yöneltemez. İnancınızı, cinsel tercihlerinizi, siyasi görüşlerinizi, kime oy verdiğinizi vs. sorgulayamaz. Bu kadar basit.

Ola ki sorgulamaya kalkanlar olursa, “Size ne, işinize bakın siz şekerim” diyebiliriz. Demeliyiz. Hak ettikleri budur.

2019’da, ‘başkalarının hakları’ konusunda daha duyarlı olabiliriz. Demirtaş neden içeride? Hangi delillerle? Kavala neden içeride? Öğrenci ve gazeteciler neden içeride? Nasıl olur da Roboski’de olup bitenin, köylülerin bombalanmasının hiç sorumlusu olmaz? Kürt oldukları için mi? Değil mi? Peki aklınıza başka bir açıklama geliyor mu? Bu soruları yöneltmek, hiç kimseyi yalnızca bir görüşün sempatizanı yapmaz. Bizleri, olsa olsa daha ahlaklı yurttaşlar haline getirir.

Kendi küçük dünyası dışında hiçbir şeyle ilgilenmemeye yeminli, ülkenin yarısı yok olsa dolar kuruna bakan, duyarsızlığı marifet sayanlara, onları rahatsız edecek sorular yöneltebiliriz. Sormalıyız. Başkaları olmadan bizlerin de bir hiç olduğunu her an hatırlamakta çok büyük yarar var.

Taksiciler kötü mü davranıyor? Eh binmeyin o zaman bir süre. Ölür müsünüz! Dolmuşçularla derdiniz mi var? Daha çok yürüyün. Lokantaların sizi kazıkladığını mı düşünüyorsunuz? Siz de kazıklanmayın, ne diyelim. Bize ‘it’ muamelesi yapmaya kalkan herkese, ‘biz’ olduğumuz için ekmek yiyebildiklerini hatırlatmayı deneyebiliriz bu yıl. Yok eğer denemek istemiyorsanız, o zaman it muamelesi görüyor olmanın tadını çıkarın!

Büyük özveriyle yayınlanan internet gazetelerinin kıymetini daha fazla bilebiliriz. Ellerindeki telefonlarla yayın yaparak gazeteciliğin yüzünü ağartan insanların da. Yine internet üzerinden yayın/gazetecilik yapan, Ünsal Ünlü, Şükrü Küçükşahin gibi ‘boyun eğmeyen’ isimleri destekleyebiliriz. Ruşen Çakır’ın TV’sindeki yayınları, tartışma programlarını, o programlara konuk olan ‘sağlıklı’ insanları seyredebiliriz. Duvar’ın TV yayınını, T24’ün görüntülü söyleşilerini… 2019’da daha güçlü bir dayanışma olabilir.

Bir de şu konu üzerine kafa yorabiliriz: AKP’liler yarın, “Biz sıkıldık sizden, bırakıyoruz yönetimi, alın hayrını görün”deseler ne yapacağız? Bizim derdimiz ne? Ne istiyoruz? Nasıl bir ülke hayalimiz var? Hayır blokunun, bir blok olarak demokratik olduğundan emin miyiz? Diyelim ki yarın şu anayasal yetkilerle cumhurbaşkanı oldunuz! Kürt sorunu hakkında ne söyler ve yapardınız? Diğer can yakıcı açmazlarımız hakkında? Nasıl bir yönetim sistemi önerirdiniz? Bir kültür siyasetimiz var mı? Eğitim siyaseti hayalimiz? Yoksa en büyük derdimiz ‘Andımız’mı?!

Yazıyı bu satıra kadar okuma sabrı gösterenlere teşekkür ederim! Siz de farkındasınızdır, daha çok şey var yazıp söyleyecek aslında.

Yeni yılda biraz daha iyi ve duyarlı ‘eşit’ yurttaşlar olmayı, zor koşullarla mücadele edecek moral ve hakkımız olan mutluluğu bir ucundan yakalamayı deneyebiliriz. Hiç az değiliz. Her yerdeyiz. Birbirimizi görmüyoruz, tanışmamışız, mesele bu. Daha iyisi mümkün. Ve tabii en önemlisi, haklıyız…

Yeni yıl konseri önerisi: Büyük aktör/komedyen rahmetli Danny Kaye’in, çocuklara operayı sevdirmek için sergilediği nefis gösteriyi çocuklarınızla birlikte seyretmeniz dileğiyle burayabırakıyorum. Diğeri, yine Dany Kaye’in New York Flarmoni ile gerçekleştirdiği harika konser. Tekrar tekrar seyredecek kadar sevmeniz dileğiyle.


http://www.diken.com.tr/misal-isinize-bakin-sekerim-diyebiliriz-yeni-yilda/

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: