İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye oyunu nasıl bozar

***Metinde yer alan görüşler yazar(lar)ına ait olup, HyeTert’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.***

 

Mustafa Solak

Emperyalizm ve ihanet şebekesini karşısında milli birliğin önemi…

Cumhuriyet tarihçisi olarak hep emperyalizmin ülkemiz üzerindeki emellerine karşı milletimizin birliğini sağlam tutmak amacıyla tarihten, Atatürk’ten dayanak bulmaya çalışırım. Tarih sadece geçmişin anlatımı değildir. Geleceği kurmak, çağdaş, kalkınmış bir millet olarak dünyadaki yerimizi ele almak için geçmiş birikime yaslanmak, geçmişten kuvvet almak önemlidir. Bugün ülkemizdeki çarpışma noktalarından biri de tarihtir.

TÜRK TARİHİNİN HAKKINDAN GELEMEYECEKSİNİZ

Ne diyordu Önceki AB Türkiye temsilcilerinden Karen Fogg?

“Türk tarihinin hakkından gelmeliyiz.”

Dinsel, mezhepsel, etnik, hatta başka kimlikler temelinde ayrışmış, adına “Türk Milleti” değil de “Türkiye halkı”, “Türkiye vatandaşı”, “Anadolu Milleti” denen “topluluk” yaratabilmenin bir yolu da tarihte övünç duyulacak işler yaratmadığımıza ikna edilmemizdir. Hatta Türkiye’nin soykırımlar üzerine kurulduğu, dindarlara baskı yapıldığı, Reşit Galip örneğinde olduğu gibi “Yahudi dönmesi” olduğu iddiasıyla;Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve yöneten kadroların “emperyalizmin adamları” olduğu bilinçlere kazınmak istenir. Acılar, baskılar üzerine kurulanve kökü dışarıda kişilerin ülkeyi yönettiği bir geçmişe sahip olduğunu düşünen kişiyi Türk Milleti’nin ferdi olmaktan koparmak kolaydır.

Bu sebeplerle hep “Türk Milleti kavramına sahip çıkmak; vatanın, milletin bütünlüğünü savunmaktır” dedim.

Bugün ABD destekli FETÖ darbe girişimi sonrası FETÖ unsurlarına, Hendek siyasetiyle özgürlüğüne sahip çıktığını söylediği Kürt yurttaşımızın ölümüne, göçmesine neden olan PKK’ye, Suriye’de PKK uzantısı PYD’ye karşı mücadele önemlidir.

Bunları anlattım, anlatacağım. Bu sefer farklı bir yol izleyeceğim. Edebiyatın gücücüne başvuracağım. Yeni çıkmış bir romandan yardım alarak emperyalizmin emellerini, oyunlarını, ihanet şebekesini anlatmaya çalışacağım. Gazeteci Ceyhun Bozkurt, Destek Yayınları’ndan çıkan, PKKli bir kadının günlüklerinden yola çıkarak “Günlük” adlı bir roman yazdı. Tamamen kurgu diyemiyorum. Çünkü romanda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi Gülistan’ın, okulunu terk ettikten sonra PKK’de geçen zaman diliminde yazdığı günlükler aktarılıyor. Elbette Gülistan hayali bir karakter. Ancak romandaki günlüğü okudukça örgütün içindeki birçok Gülistan’ın duygularını, yaşadıklarını görmemiz mümkün. Haberlere, okuduğumuz istihbarat notlarına, itiraflara da yansıyor bu yaşananlar. Dolayısıyla gerçek ile kurgunun iç içe geçtiğibelge niteliğinde bir roman.

İHANETİ ENGELLEMEK İÇİN “TÜRK MİLLETİ” KAVRAMI SAVUNULMALI

Roman PKK’nin Hendek siyasetinin uyguladığı yıllarda FETÖ unsurlarının ABD askerleriyle beraber ihaneti etrafında dönüyor. PKK saflarına katılan Gülistan’ın yem olarak kullanılmasıyla Türk askerine kurulan pusu irdeleniyor. Roman; ihanete uğramamak ve emperyalist oyunlara gelmemek için Türk Milleti’ni, dinsel, mezhepsel, etnik kimliklere ayrıştırarak söylem ve uygulamalardan kaçınmak gerektiği mesajını veriyor.

Bir başka mesaj da tarihimizin hakkından gelmek isteyenlerin özgüvenimizi yitirmemize yönelik saldırısıkitabın kapağında “Biz kendimize güvenmezken, düşman kudretimizi bizden daha iyi biliyordu” sözüyle veriliyor.

Üniversitede okuduğu sırada devam eden açılım sürecinin bitmesiyle Gülistan; PKK’den emirle Suriye’de askeri eğitime gidişini şöyle anlatıyor:

“Türk devletinin dayattığı savaşa karşı bizim de güçlü bir cevap vermemiz gerekecektir. Artık eski dönem bitmiştir. Yeni bir diyalog süreci, oyalama ve zaman kazanma süreci kabul edilemez. Kuşkusuz bu direniş klasik bir savaş olmayacaktır. Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını kendisi inşa etmesi ve kendisi kurması temelinde bir demokratik devrim yaşanacaktır.” 

Oysa gerçek farklıydı. Hendeği kazan, yollara patlayıcıları yıllar boyu döşeyen PKK idi. Ama Gülistan’a farklı “Türk devletinin dayattığı savaş” olarak anlatılmıştı. Gülistan, “Kürtlerin imhasını önlemek için” Suriye’nin kuzeyine giderken, Türk askeri, polisi de PKK’nin bombalı tuzak kurduğu hendeklerden Kürt yurttaşlarımızı kurtarmaya çalışıyordu. Dahası Gülistan Kürt kökenli 70 yaşlarında bir dedenin PKK sempatizanı 15-16 yaşında çocuklar tarafından tokatlandığını bilmeyecekti. “Bu çocuklar örgütün silahlı gençlik yapılanmasının militanları haline gelmiş ve vatandaşlar üzerine salınmıştı.”

Asker ve polis hendeklerde sadece PKK’ye ile değil PKK’ye eğitim veren ABD askerlerine karşı mücadele ediyordu. Dahası kendi içindeki FETÖ ihanet şebekesine karşı da uyanık olmak zorundaydılar. Birçok operasyon önceden PKK’ye haber veriliyor ve askeri kayıp artıyordu. Fetullahçı örgüt, komutanların odalarını dinlemiş ve bunları yayınlamıştı. Çok sayıda harekât planı ses kayıtları ve ifşa edilen belgelerle açığa çıkmıştı.

ABD SİLAHIYLA ANTİEMPERYALİST MÜCADELE VERİLEBİLİR Mİ

Gülistan, askeri eğitim görürken bir yandan da PKK’nin infazlarını görüyordu. Ayrıca ABD askerinin neden PKK’ye eğitim verdiğini de şöyle sorguluyordu:

“Enternasyonalist yoldaşları görmek başka ama burada Amerikan ordusunun resmi görevlileri de vardı. Onları görmek biraz garip geldi bana. Bana böyle öğretmemişlerdi. Sonuçta biz Amerikan emperyalizmine de karşıyız.”

Hendeklerde askerlerimiz şehit olurken, Kürt yurttaşlarımız evlerinden günlerce çıkamaz olurken ve kimisi başka şehirlere göçerken Türk aydınının da kafası karışıktır. Roman da Türk aydınının açılım sürecine bakışı da ele alınıyor.

Koray Üsteğmen, öğretim görevlisi olan nişanlısı Mine ile sık sık tartışırdı açılım meselesini. Mine’ye göre örgütle masaya oturulmalı, belli haklar verilmeliydi. “Barış ancak böyle gelirdi.” Koray ise “ancak onursuz bir barış böyle olur. Bu barış olmaz, parçalanma, Türk ile Kürt arasında savaş anlamına gelir” diyordu. Buna örnek olarak Çözüm Süreci’ni gösteriyor, “Devlet her türlü iyi niyeti gösterse bile örgütün dizginlerini tutanlar bu iyi niyeti suiistimal eder” vurgusu yapıyordu. Mine uluslararası güçlerin görmezden gelinemeyeceği iddiasındaydı. Koray “Emperyalizmin adı uluslararası güçler olmuş. Burada görüyoruz zaten o ‘uluslararası güçleri’” diye düşünüyordu.

YAŞANANLAR MESELEYİ AÇIKLIĞA KAVUŞTURDU

Koray, “şimdi bir kişi gözünün önünde farklı düşüncede diye birileri tarafından dövülse müdahale edersin değil mi” diye Mine’ye bir soru yöneltir. Mine, “Elbette. Karşı fikirde bile olsam o kişiyi dövdürtmemeye çalışırım”şeklinde yanıtlar. Koray, PKK sempatizanıgençlerin antidemokratik tavrını şöyle açıklar:

“İşte burada ve büyük üniversitelerde örgütten değilsen her türlü şiddete uğrarsın ve kimse seni kurtaramaz. Hangi siyasi düşünceye sahip olursan ol, Atatürkçü, ülkücü, liberal, muhafazakâr vesaire. Karşı çıkarsan sen de kara listeye girersin. O yüzden sesini çıkaramazsın. Ama tam tersini savunursan, demokrat olursun.”

“Neden öyle diyorsun? Savaşın, çatışmanın, kanın karşısında durmanın neresi kötü?” 

“Ben ona karşı çıkmıyorum. Kimse bilmez ama çatışmadan, savaştan en çok nefret edenler bizleriz, askerlerdir. Bizim ailelerimizdir. Ben şu an isterdim ki, senin yanında olayım, düğün hazırlıklarımızla ilgili koşturayım, evlenelim, ailemizi kuralım, mutlu mesut yaşayalım. Ama bebekler, çocuklar katledilirken ses çıkarmayanlar, o katiller cezalandırılırken ‘barış’ diye bağırırsa itiraz ederim. ‘Sizin barışınız sadece teröristler için mi’ diye sorarım. Eleştirebiliriz o ayrı ama bu devlet onlara ‘Gelin çözelim bu işi’ bile dedi.”

DEVLET DEMEK DÜZEN DEMEKTİR

Mine, hala devletin haksızlığına inanmaktadır ve “katılıyorum da, sonuçta devlet de bu süreçte kalekollar, yığınak yaptı. Sonuçta bu da savaş hazırlığıdır” der. Koray, adeta hukuk ve siyaset dersi verircesine devletin düzen demek olduğunu, Suriye’de düzeni sağlayacak devlet olmadığından insanların vatansız kaldıklarını, perişanlık çektiğini anlatmaya çalışır:

“Bu savaş hazırlığı değildir. Bunun anlamı vatandaşını korumak için güvenlik üretmektir. Sahi sizler İsveç’te, Norveç’te yaşadığınızı falan mı zannediyorsun? Bak siz seversiniz Batılı filozofları. Ne diyor biliyor musun devletin tanımı için: ‘Devlet, üyelerini, yani vatandaşlarını, yurttaşlarını adı her neyse, bir hukuk düzeni içinde korumak ve onların çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla oluşturulan, özgür insanların yetkinleştirilmiş bir birliğidir.’ Evet devlet hukuk düzenini sağlar, eyvallah. Ama bunu güçle sağlar. Nasıl mı? Ticaret yapmak istiyorsun. Yatırım yapıyorsun ve oranın güvenliği yoksa, o yatırım yağmalanır, yok edilir. Sen o kalekol, karakol adına her ne diyorsanız, onunla bu ticaretin güvenliğini sağlarsın. Sen onunla vatandaşının dükkânını açmasını sağlarsın. Onunla gidersen öğrencinin okula gitmesini sağlarsın. Onunla bir annenin bebeğini emzirmesini sağlarsın. O askerdir, polistir, oranın güvenliğinin teminatıdır. Ha dersen ki, kötü davranan yok mudur? Eyvallah. Elbette vardır. Yüz binlerce kişiden, insandan oluşan bir topluluktan bahsediyoruz güvenlik mekanizması derken. Bir kişi kötü davrandığı için devlet sorumlu olamaz. İyi o zaman bir tane alçak akademisyen çıksın, biz de hepimiz diyelim ki üniversiteler kötüdür, kapatılsın, yok edilsin. Böyle bir şey söyleyebilir miyiz? Kalekollar, Türkiye’nin, vatandaşın güvenliği için yapıldı. Ayrıca Mine diyorum ya bu coğrafyayı hiç bilmiyorsunuz…Bak on kilometre ötesi Suriye. Arabayla birkaç dakikalık yol. Orada insanlar birbirini boğazlıyor. Devlet otoritesi yok. Şimdi git bakalım sor oranın halkına. Ne düşünüyorlar? Devlet mi istiyorlar, bu düzenin devamını mı?”

Emperyalizmin hedefi de İran, Irak, Suriye, Libya, Mısır, Tunus gibi devlet düzenini dağıtmak değil mi?

Devlet soyut bir varlık ama sonuçta bir egemenliğin cisimleşmiş hali değil mi?

Egemen olduğunuzbir devlet olmazsa nasıl bağımsız olacaksınız? Türk Milleti’nin birliğini nasıl sağlayacaksınız?

Bunlar üzerinde düşünmemiz gereken sorular.

Birçok aydın akan kanın durması, huzur için açılım sürecini desteklemişti ve karşı çıkana o yıllarda meczup gözüyle bakılıyordu. Yaşananlar kimin haklı olduğunu ortaya koydu. PKK, ABD’den aldığı mühimmat ve eğitimle yollara, evlere, sokaklara binlerce tonu bulan bombalar yerleştirmiş, ağır silahlar almıştı. Bir gün baktık ki sokaklar arasına açılan hendeklerden, evler arasındaki koridorlardan askere ateş edilmesiyle hazırlığın ne kadar büyük çaplı olduğunu gördük.

ABD eğitimli keskin nişancılar ile PKK vatandaşlarımızı aylarca o birkaç yüz metrelik alanda aylarca mahsur bıraktı. Kürt yurttaşımız, kendilerini kurtarmaya geldiğini söyleyen PKK’ye tenezzül etmedi. Açılımın, PKK’nin lojistik ihtiyacını tamamlamaya yönelik bir fırsat olduğu görüldü. Yaşamın kendisi PKK’nin bir kez daha ABD’nin ifadesiyle “kara gücü” olduğunu gösterdi.

Kimi aydınlara rağmen Türk askeri “stratejik müttefik” denen ABD’nin gerçek yüzünü görmüştür. Yabancıların teröristlerin internetten görüp hayran oldukları için PKK için savaşmadıklarını onları devletlerinin gönderdiğini tespit eder. Peki bu nasıl olmaktadır? Nasılını şöyle anlatır Koray üsteğmen:

“Diyelim sen Amerikan ordusunda bir generalsin, albaysın vesaire. Emekli oluyorsun. Sana bir şirket kurduruyorlar. Askeri bir şirket. Bu şirkete eski askerleri toplamaya başlıyorsun. Irak’ta, Afganistan’da, birçok yerde görev almış askerleri seçiyorsun. Sana sonra Amerikan devleti görev veriyor. Diyor ki, ‘Irak’a, Suriye’ye gideceksin, şunları şunları eğiteceksin.’ Sen de en özel eğitimli askerlerini bu bölgelere kaçak göçek veya ‘gönüllü’ maskesi altında yolluyorsun. Gidiyorsun, oradaki grupların, örgütlerin militanlarını eğitiyorsun ve işte Irak’a, Türkiye’ye, İran’a vesaire saldırtıyorsun. Yeri geliyor o özel eğitimli adamların da çatışmalara katılıyor.”

Teröristler, Amerikalı özel eğitmenlerce meskûn mahallerde muharebe, El Yapımı Patlayıcı (EYP) ve EYP ile mücadele, tanksavar, ağır makineli tüfek, havan, topçuluk, ileri gözetleyicilik ve ilkyardım eğitimleri ile keskin nişancılık konusunda eğitim alıyorlardı. Çözüm Süreci’ni adeta sorunu çözmek değil de, bölgede kuvvet yığma ve Suriye’de PYD bölgesini güçlendirme için kullanan örgüt ve arkasındakiler, süreç bitince Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni de karıştırmıştı. Teröristler çatışmalarda Amerikalılardan aldıkları bilgileri bu bölgedeki çatışmalarda kullanıyordu. Bu yabancıların ve teröristlerin en büyük destekçileri ise Türk devleti içine sızan kripto unsurlardı. Yazarın ifadesiyle bu durum “aynen Kurtuluş Savaşı gibiydi… Yedi düvel, içeride hainler saldırıyor, karşılarında ise bir millet ve onun güvenlik güçleri vatan topraklarını savunuyordu.”

Gülistan’ın PKK’ye dair soru işaretleri artıyordu. PKK, genç bir öğretmeni evinden sürükleyip cezalandırmıştı. İnfazında kurşuna dizmişti. Babasını da evinde öldürmüşlerdi. Bunu da sahiplenmişti. Pınarcık, Başbağlar… “Hareket o eylemlerin hepsini sahiplenmişti. Bawer ise bana kontrgerilla yaptı diye açıklamıştı. Devlet yaptıysa önderlik ve hareket niye sahiplenmişti peki? İnsanın kafasına bir virüs girdiği zaman, onu temizlemesi çok zor imiş. Kimseye bir şey soramıyoruz.”

Gülistan’ın soru işaretlerinin çoğaldığı ve örgüte güveni azaldığından olacak ABDli asker, onu kullanmaya karar vermiş ve abisini öldüren Koray üsteğmeni pusuya düşürmek için Gülistan’ı yem olarak kullanmaya karar vermişti. Gülistan, günlüklerine yazdığı şu cümlelerle ABDli eğitmen Torhildan’ın farkına varmıştı:

“Birine tuzak kurmuş Torhildan. Onda kullanmak istiyor beni. İntikam alacakmış. Verdikleri görevi yapmayacağım. Bu yüzden sonu ölüm olacak gibi.”

Fakat, yem olmaktan kurtulamadı. Gülistan’ın günlükleri üsteğmeni pusuya düşürecekti ve öyle de oldu. Ordu içindeki FETÖcüler üsteğmen hakkında bilgiyi düzenli ABDli askere ve PKK’ye yetiştirmiş, O’nun pusuya düşmesine neden olmuşlardı. Fakat ordu, polisin içinde hainler olduğu gibi vatanseverler de vardı ve Üsteğmeni ve askerleri o pusudan işte o vatanseverler kurtarmıştı.

“TÜRKLERİN YAPMASI GEREKEN İSE HANGİ SİYASİ DÜŞÜNCEDE OLURSA OLSUN BİR OLMAK, DİRİ OLMAKTI”

Romanın sonunda yazar Ceyhun Bozkurt bize emperyalizmin 100 yıllık planını hatırlatıyordu. Dahası Hrant Dink gibi emperyalizmin derdinin Kürt, Türk, Ermeni olmadığını, binlerce yıl bir arada yaşayan ve milletleşmiş bu insanları birbirine kırdırdığını şu satırlarla dile getiriyordu:

“Onlar için Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli ve değerli bir ülkeydi. Enerji koridorlarında, Asya’ya karşı yapmayı planladıkları taarruzda, denizyollarını tutma konusunda hep merkez Türkiye’ydi. İngiliz Müsteşar Hohler, 27 Ağustos 1919 günü Londra’ya gönderdiği raporda, ‘Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin ve Ermenilerin durumları beni hiç ilgilendirmez…’ diyordu. Aynen bu cümle günümüzde de geçerliydi. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Ermenilerin ve bu coğrafyada yaşayan hiçbir halkın iyiliği umurlarında değildi. Sadece ve sadece bu coğrafyayı kontrol etmek istiyorlardı. Bu nedenle 2002 yılında Bin Yılın Meydan Okuması tatbikatını yapmışlardı. Tatbikatın senaryosundaki düşman ülkenin bütün özellikleri Türkiye’yle eşdeğerdeydi. Ancak kendi yaptıkları, senaryosunu çizdikleri o tatbikatta bile yenilmişlerdi. Biz kendimize güvenmezken, düşman kudretimizi bizden daha iyi biliyordu. Bu nedenle sinsice yaklaşıyor, sırtımızdan vurmaya çalışıyordu. Kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışıyorlardı. Dilan’ları, Berivan’ları bu yüzden kullanıyorlardı. Amaçları bu ülkeyi zayıflatmaktı. Zayıflamayan bir Türkiye’yi teslim almaları zordu. Stuart’lar, Michael’lar, David’ler her zaman gözlerini bu coğrafyaya dikecekti.”

Yazar uyarısını da eksik etmiyor ve oyunu bozacak olanın Türk Milleti’nin birliği olduğunu şöyle vurguluyordu:

“Bu coğrafyanın asli sahipleri, yani Türklerin yapması gereken ise hangi siyasi düşüncede olursa olsun bir olmak, diri olmaktı. Ancak ve ancak bu şekilde ülkemizde gözü olanlar emellerine ulaşamazdı. Millet bir oldukça, Koray ve Caner gibi vatan fedaileri de en önde mücadeleye atılırdı.”


https://odatv.com/turkiye-oyunu-nasil-bozar-04121842.html

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: