İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarihin dolduruşuna gelmemek için

 

***Metinde yer alan görüşler yazar(lar)ına ait olup, HyeTert’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.***

Rahip Brunson bir sürü kavga gürültüden sonra gitti. Dolar, biraz yumuşadı, ama duruyor. Brunson’un etrafındaki kavga-gürültü sırasında enteresan bir misyoner kitabı okudum.

Kitabın yazarı da Brunson gibi bir Evanjelik Protestan. 1853’te Türkiye’ye gelmiş. Kapadokya bölgesinde misyonerlik yapmış.

Kitabı Türkçeye Mehmet Şahin çevirmiş. Şahin, Harvard’ın kütüphanesinde başka bir konuyu araştırırken ‘dağılıp kaybolmaması için ciltlenmiş 230 sayfalık bir belge’ye rastlamış.

‘Amerikan Board’ın Kapadokya’daki Faaliyetleri.’

Mehmet Şahin, incelemiş, araştırmış, notlandırmış ve kitabı başarılı bir şekilde Türkçeye kazandırmış.

(Wilson Amos Farnsworth, Kapadokya’daki Amerikalı Misyonerlerin Bilinmeyen Tarihi, 1853-1903, YKY.)

1853, Abdülmecit’in padişahlığına denk geliyor. Aynı zamanda Kırım Savaşı’nın başladığı tarih.

Kırım Savaşı’nda malum, Ruslarla savaşıyoruz. (Bizi 10 yıl kadar önce Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan kurtaran Ruslarla.)

Ruslar Sinop’ta donanmamızı yakınca, (Rusya’nın malı götürdüğünü fark eden) İngiltere ve Fransa imdadımıza yetişiyor ve Ruslar’ı yeniyoruz.

(Ne kadar acayip dış güçler-iç güçler trafiği değil mi?)

Rusları yeniyoruz ama, savaş masrafları yüzünden, (biraz da o dönemde inşa edilen saraylar yüzünden) büyük borçlara giriyoruz.

Zaten çok iyi durumda olmayan ekonomimiz borçlara dayanamıyor, çöküyor.

Buradan ne öğreniyoruz?

Savaşırken ve borçlanırken çok dikkatli olmamız gerektiğini öğreniyoruz.

Abdülmecit zamanında ilan edilen Tanzimat ve Islahat fermanları misyonerlerin Türkiye’deki faaliyetlerini kolaylaştırmış.

1850’de Abdülmecit Protestanları da bir ‘millet’ olarak tanıyınca Protestan misyonerler Anadolu’ya yayılmaya başlamış.

Misyonerler, Müslümanlardan pek netice alamamışlar.

1810 yılında kurulan Misyoner Örgütü American Board’ın tarihini yazan William E. Strong Türklerin özgüvenini “İslam dinine öylesine çok güveniyorlardı ki, misyonerlerin yaptıkları umurlarında değildi” cümlesiyle ifade ediyor.

(Buna benzer bir lafı, Tiran’da, Ethem Bey Camii’nin önünde bir yaşlı kadının etrafını sarmış Nevadalı misyoner kızlardan da işitmiştim.)

Müslümanlar dinlerine güvendikleri için Müslümanlara fazla bulaşmıyorlar.

İstanbul’daki Hristiyanlar ve Museviler ise örgütlü. Protestanların onları etkilemesi çok zor.

En iyisi Anadolu’daki Katolik Ermeniler üzerinde çalışmak.

Öyle yapıyorlar.

Peki motivasyonları ne?

“Hristiyanlığın doğum yerinin sonsuza kadar İslam’ın pençesinde kalmasına, oradaki sinmiş, hayatiyetini kaybetmiş eski Hristiyanlık anlayışının devamına daha fazla müsaade edilemez.” (W. E. Strong.)

Benzer cümleleri Batılıların yazdığı bir çok seyahatnameden, tarih kitabından okuyabilirsiniz.

Hepsi mi böyle? Değil. Etraflarına daha insani bakan seyyahlar ve tarihçiler de var.

Bu motivasyon, ABD’nin Ortadoğu politikalarını etkiliyor mu?

Cumhuriyetçiler’in veya baba-oğul Bush gibi, Trump gibi Evanjelist başkanların Ortadoğu’daki faaliyetlerini göz önünde bulundurursak, evet, etkiliyor.

Politikacıların hepsi Trump kadar fanatik değil.  Fakat maalesef, son zamanlarda Batı’da fanatiklere rağbet artıyor.

Sadece bizim için değil, Batılılar için de maalesef.

Çünkü bu politikalar evet bizim bölgemizi, Ortadoğu’yu çok tahrip ediyor. Fakat etkisi Ortadoğu’yla kalmıyor, bütün dünyanın huzurunu bozuyor.

Bu gidişle daha da bozacak.

Bir şey daha öğrendim bu kitaptan ve Anadolu’nun o hallere düşmüş olmasına üzüldüm.

1873-74 yıllarında Orta Anadolu’da büyük bir kıtlık olmuş. Adeta Somali’ye dönmüşüz. Yozgat’ta, Çorum’da, Kırşehir’de, Aksaray’da, Niğde’de binlerce insan açlıktan ölmüş.

Devlet fakir, çok yardımcı olamamış.

Kıtlık, misyonerlerin işine yaramış. Tabir caizse, krizi fırsata dönüştürmüşler.

Şu Evanjelist Rahibin notlarına bakarken bile bir sürü ibret alınacak şey çıktı.

Demek ki düşmemek lazım. Düşersen, elin oğlu gözünün yaşına bakmıyor.

Tarihi, resmi ve gayrıresmi tarih kitaplarından okumak mümkün. Hatta romanlardan, filmlerden, dizilerden..

Fakat, doğrudan tanıklıklar, hatıratlar, seyahatnameler okuyanı gerçeğe daha çok yaklaştırıyor.

Gerçeğe yakın olmak niçin lazım?

Tarihten, doğru ibret almak için.

Tarihin dolduruşuna gelmemek için.

Yusuf Ziya Cömert
yzcomert@karar.com


http://www.karar.com/yazarlar/yusuf-ziya-comert/tarihin-doldurusuna-gelmemek-icin-8318#

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: