İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Soykırım sonrası ‘millî rehabilitasyon’

Ohannes Kılıçdağı / Agos
Ermeni feministler, Ermeniliğin korunması ile kadın haklarının elde edilmesi ve eşitlik talepleri arasında sıkışıp kalıyorlar. Nitekim, 20. yüzyıl, Türkiye Ermeni toplumu için olduğu gibi Ermeni feministler için de bir gerileme dönemi oluyor.
Size daha evvel, 1946-50 arasındaki patriklik krizini anlatırken Talin Suciyan’ın ‘The Armenians in Modern Turkey’ kitabından bahsetmiştim. Bu kitabın Türkçe çevirisinin yakında Aras Yayıncılık’tan çıkacağı haberini vererek, bu yazıda başka bir İstanbullu parlak kadın akademisyenin, Lerna Ekmekçioğlu’nun, ‘Recovering Armenia: The Limits of Belonging in post-Genocide Turkey’ kitabından bahsetmek istiyorum.
Ekmekçioğlu, savaş ve soykırım sonrasında Ermeni toplumunun içinden geçtiği ruh halini, ‘iyileşmek’ için yaptıklarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hayata geçmesiyle birlikte Ermeni toplumunun geçirdiği veya geçirmek zorunda kaldığı değişimleri anlatıyor. Bunu yaparken temel odak noktalarından biri, bu süreçler boyunca kadına verilen rol ve Hayganuş Mark özelinde feministlerin bütün bunlara verdiği tepki oluyor.
Kitap, tam tabiriyle ‘çok dolu’ ve milliyetçilik, feminizm hakkında bilinen bazı önkabulleri sorgulatacak nitelikte. Genişliği dolayısıyla burada tümüyle ele almaya imkân yok ama en azından bana vurucu gelen birkaç noktayı ele alabiliriz.
Soykırım sonrasında önemli meselelerden biri, geride kalan kadın ve çocuklar meselesi oluyor. Bunların içinde de Türk, Kürt veya başka etnisitelerden Müslüman hanelerine dağıtılmış dul ve yetimlerin ‘geri toplanması’ başlı başına bir iyileşme hamlesi olarak düşünülüyor. Şurası ilginç ki, Ermeni toplumunun yöneticileri ve kanaat önderleri, bu millî iyileşme adına ‘tecavüz çocukları’nı dahi Ermeniliğe kabul etmeye hazırlar. Daha açık söyleyecek olursak, kaçırıldıkları yerde tecavüze uğrayıp hamile kalan kadınları, kendileri istemese dahi o çocukları doğurmaya teşvik ediyorlar. ‘Normal zaman’da ‘millî utanç’ olacak bir durum, yani tecavüz, bir ‘millî rehabilitasyon aracı’ haline geliyor. Bu çocuklar, soykırım sırasında öldürülen veya bir daha geri dönmemecesine milletten ayrılan çocukların karşılığı olarak görülüyor. Ekmekçioğlu’nun da dediği gibi, milliyetçilikle bir bütün olan paternalizmi bir kenara bırakarak, annesi veya babası Ermeni olan çocukları Ermeni kabul ediyorlar.
Soykırım sonrası başka bir kampanya da, Ermeni erkeklerin, özellikle de Osmanlı ülkesi dışında yaşayanların, soykırımdan sağ kurtulmuş ama kaçırılmış, tecavüze uğramış kadınlarla evlenmesi oluyor. Gene, ‘normal zaman’da ‘lekeli’ kabul edilip, belki de dışlanacak bu kadınlar olağanüstü koşullarda başka türlü algılanıyorlar. Tabii, burada Ekmekçioğlu’nun dikkat çektiği önemli bir husus daha var ki o da aslında, erkeklerin bu ‘fedakârlığı’ yaparak, ‘ulusun kurtarıcısı’ rolünü ele almaları. Zaten, soykırım sırasında dağıtılan, yok edilen ailelerden arta kalanları bir araya getirmek ve yeni aileler kurmak, soykırım sonrasında varlığı devam ettirmenin en önemli yollarından biri olarak algılanıyor. Dönemin mottosunun, “Yaşamak direnmektir” olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, evlilik başlı başına bir amaç haline geliyor. Gene ilginç olan şu ki, varlık sebeplerinden biri kadının eş seçme dahil bütün özgürlük ve tercih haklarını savunan feministler de, kadının bireysel tercihi ve mutluluğu önceliklerini bir kenara bırakarak evlilik kampanyalarını destekliyor. Üstelik, yukarıda bahsettiğim, kadınları tecavüz çocuklarını doğurmaya ‘teşvik edenler’ arasında da feministler var.
Zaten, Ekmekçioğlu’nun kitabının en önemli özelliklerinden biri, soykırımın hemen sonrası ve takip eden cumhuriyet döneminde Ermeni feministlerin karşı karşıya kaldıkları ikilemleri, paradoksları önümüze sermesi. Şöyle ki, ‘ulusun yeniden inşası ve rehabilitasyonu’ için, feminizmle çelişen birçok değer ve uygulamayı kabul etmek, hatta desteklemek zorunda kalıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’yle birlikte Ermeni kimliği kamusal alandan dışlanınca, ev ve onun etrafında gelişen, evlilik, akrabalık, sosyalizasyon, anadilinin kullanımı gibi faaliyetler Ermeni kimliğini korumanın temel araçları haline geliyor. Hanenin merkezinde de kadın olunca, kadın Ermeni kimliğinin korunmasında birincil aktör haline geliyor. Feministler açısında ikilem şu ki, haneye çekilmeyi desteklerken bir yandan da ataerkilliği desteklemiş oluyorlar, çünkü ev, kadını ikincil konuma iten, baskı altına alan, patriarkal ilişkilerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir alan. Sonuçta, Ermeni feministler, Ermeniliğin korunması ile kadın haklarının elde edilmesi ve eşitlik talepleri arasında sıkışıp kalıyorlar. Nitekim, 20. yüzyıl, Türkiye Ermeni toplumu için olduğu gibi Ermeni feministler için de bir gerileme dönemi oluyor.
Ekmekçioğlu’nun kitabında aktardığı insan hikâyeleri de hem soykırım dinamikleri açısından ufuk açıcı, hem iç burkan türden. Bu yazıda hiç değinmediğim, Türkiye Ermeni toplumunun birtakım ‘hayatta kalma kodları’nın ne zaman, hangi şartlar altında oluştuğunu da kitaptan izlemek mümkün. İlerleyen yazılarda bunlara da değinmeye çalışacağım. Henüz kitabın Türkçesi yok ama İngilizce okuyabilenlere hararetle tavsiye olunur. Ekmekçioğlu’na teşekkür de boynumuzun borcu.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/21485/soykirim-sonrasi-mill-rehabilitasyon

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: