İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Büyük kiliseler yapılmıyor artık…

Faruk Aksoy / Yeni Şafak

Normanlar, İngiltere’ye çıktıktan sonra ilk iş olarak kilise yapımına başladılar.

Yeni toprak ağaları, piskoposlar, soylular kendi güçlerini tescillemek ve bu gücü korunaklı hale getirmek için manastırların, katedrallerin gölgesinde, güvenli bir alan oluşturdular kendilerine.

Asıl olarak varlıklarını, kazançlarını, itibarlarını koruma niyetiyle giriştikleri bu çaba, yeni yapılar üzerinden “Roman üslubu” adı verilen bir mimari tarzı ortaya çıkardı.

Halkın ibadet etmesi için yapılan devasa kiliseler, günlük hayatın sürdüğü kötü konutlar arasında yıldız gibi parladı.

Kiliselerin içine yapılan eşsiz süslemeler, tavanlarından sarkan gösterişli avizeler, duvarlarındaki sanat eseri tablolar, insanlar için övünç kaynağı oldu.

Toplum kilise yapımına önem verdi, kilisenin zenginliği ile gurur duydu.

Ortaçağ karanlığı olarak nitelendirilen bu dönem, sanat adına insanlık tarihinin en verimli dönemlerinden biri olarak tarihe geçti.

Bazı aydınların resim, heykel ve mimari üzerine konuşurken, bu gelişmelerden övgüyle söz ederken, aynı zamanda “Ortaçağ karanlığı” demelerini hiç anlayamam.

Derebeylikten, baronluktan, toprak ağalığından devlete, hatta imparatorluğa geçen siyasal sistemler, bazı dönemlerde ve bazı coğrafyalarda merkezin asıl niyetini aşan sanat eserleri de meydana getirdi.

İnsanlar farklı ibadethanelerde Allah’a, ya da Hristiyanlık teolojisine göre zikredersek, Tanrı’ya seslendi, dua etti, hep aynı huzuru istedi.

Kıta Avrupası, siyasi ve sanayi devrimini tamamlayınca işler değişti, sıradan insan sadece dine değil, sanata da ortak oldu.

Bugün Kuzey Amerika’da, Latin Amerika’da durum nedir, pek bilemiyorum ama Avrupa’da, yani tartışmanın başladığı yerde, öyle büyük kiliseler, manastırlar, katedraller falan yapılmıyor.

İhtiyaç olduğunda, talep edildiğinde, İslâm dünyasında ‘mescit’ olarak tabir edilen küçük yapılar inşa ediliyor, bu yapıların birçoğu da prefabrik tarzında.

Bu duruma uzun süre anlam veremedim…

Neden böyle yapıyorlar, kiliseye giden insan sayısındaki azalmanın bunda bir etkisi vardır elbet; fakat isteseler ellerindeki imkânlarla, yeni mimariyi ve hatta dijital teknolojiyi kullanarak pekâlâ muazzam kiliseler inşa edebilirler.

Yapmıyorlar, bu defteri kapatmış gibi görünüyorlar.

Öyle zannediyorum ki, “demokrasi” kavramıyla ibadethane arasında detaylı olarak düşünülmesi gereken çok ciddi bir ilişki var.

İnsan, bireysel hak ve özgürlük meselesi üzerinden derinleştikçe, bağımsız ve bağlantısız birey olarak kendini merkeze yerleştirdikçe, zevk alma, eğlenme dışında, toplanmayı, birlikte olmayı sıkıcı buldu.

Bu değişim yeni toplanma yeri olarak stadyumu, konser salonunu, tiyatro amfisini öne çıkardı.

Kuvvetle muhtemeldir ki, okuma/yazma bilmeyen Hristiyanlar için kiliseye ilk kez resim asan Papa Gregorius Magnus, bugün yaşasaydı, “çile yolu” ilâhilerini söyleyen bir koronun stadyum konserini de en ön saftan izleyecekti.

Papa Gregorius, insanın kendini anlaması, mutlu olması için Tanrı ne kadar yardımcı olacaktır, sorusunu sorduğu günden beri sanatın peşine düştü, hayal edilmiş ve edilebilecek ne varsa hepsine yol verdi.

Bu cevaz insana şunu düşündürttü: Kilisede yapılan her şey, her yerde yapılabilir, resim atölyede çizilip kiliseye asılabiliyorsa, o zaman kilisede istenen şey de atölyede istenebilir.

Kiliseye gidenler, çağlar içinde büyük ve gösterişli bir kiliseyi gördükten sonra, daha doğrusu “burayı nasıl yapmışlar böyle” hayretini yendikten sonra yavaş yavaş kiliseden uzaklaşmaya başladı.

Şimdi bugün ciddi bir sanat eseri olarak ortada duran, Aix-la Chapelle Katedrali, günümüz insanında yapıldığı dönemin imkânsızlıklarına rağmen ortaya çıkan bir sanat eseri olduğu için hayranlık uyandırıyor.

Yoksa Aix-le Chapelle, hiçbir Hristiyanı, Tanrı’nın varlığına işaret eden bir mekân olarak cezbetmiyor.

Bu kovalamaca bize şunu gösteriyor: Eski dönemde sanat, dinin peşine düşmüşken, yeni dönemde din, sanatın peşine düştü.

Doğrusu bütün dünya için yolun sonu nereye gider, bilemem.

Fakat Batı demokrasisi ve ibadethane arasındaki ters ilişki, hiç de saklanamayacak derecede bir hakikat olarak önümüzde duruyor.

Batı ve Doğu, yani Hristiyanlık ve İslâm arasındaki gözle görülür en açık tartışma da, hiç kuşkusuz bu konu üzerinden yapılıyor.

Pakistan’dan Malezya’ya, Türkiye’den Mısır’a, Somali’den Arabistan’a kadar, İslâm coğrafyasında dönem dönem inşa edilen büyük ve gösterişli camiler, Batı âleminde, demokratikleşmenin, bireyselleşmenin önünde birer engel olarak görülüyor.

Öyle zannediyorum ki, Batı, güneyden başlayıp kuzeye doğru giden, Eski Yunan/Roma/Kuzey Avrupa turunu tamamlıyor.

Her ne kadar başa dönmemek için bugünlerde uzayın boşluklarına doğru baksalar da, Normanların, Vikinglerin ejderha başlı gemileri tekrardan Sokrates’in kıyılarına doğru sokuluyor.

Demokrasi uğruna zehirlenen adamı diriltmek için yeni bir iksir kaynatılırken, aynı zamanda demokrasi uğruna küçültülen kilisenin de damı onarılıyor.

İzliyoruz…


https://www.yenisafak.com/yazarlar/farukaksoy/buyuk-kiliseler-yapilmiyor-artik-2047778

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: