İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

206 Odalı Sessizlik ve Ihlamur Ağacı

ASLI ULUŞAHİN

İstanbul’daki Galata Rum Okulu’nda özel bir sergi var: ‘206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi Üzerine Etüdler’.

Küratörlüğünü Hera Büyüktaşcıyan’ın yaptığı sergi, yalnız yetimhanenin geçmişini aktarmakla kalmıyor, artık içine girilemeyen bir yapının koridorlarında dolaşma imkânı sunuyor.

Okulun -sergi alanının- ilk katı arşiv belgelerine, fotoğraflara ve yetimhaneden arta kalan objelere ayrılmış. Bilgiler patrikhane arşivinden, adaların belleği Akillas Millas ile yetimhanede uzun süre eğitmenlik yapmış Marika Haçu’nun kitaplarından derlenmiş. Böylece sergiyi dolaşanlar, ilk önce, yetimhanenin az bilinen tarihine tanık oluyor:

61 yıl, 2 gün

Büyükada’da Hristos Tepesi’ndeki 206 odalı ahşap yapı, otel yapılmak amacıyla, 1898’de, Şark Ekspresi’ni işleten Fransız firma tarafında mimar Alexandre Vallaury’ın projesiyle inşa edilir. Ruhsat sorunları nedeniyle bir süre boş kalan bina, cemaatten hayırseverlerin desteğiyle 1903’te Rum yetimhanesine dönüştürülür. 21 Mart 1903’teki açılış törenine II. Abdülhamid katılır. 1915’te, Birinci Dünya Savaşı sırasında kısa kesintinin dışında, 1964 yılına kadar yetimhane varlığını sürdürür. (Kayıtlara göre, 1903’ten 1956’ya kadar burada 5744 çocuk kalmıştır.)

1964 yılı, “Kıbrıs olayları” nedeniyle Türkiye’de yaşayan Rumlar için sancılı geçer. Birer birer ülkeyi terk etmeye başlarlar, daha doğrusu göçe zorlanırlar. 20 Nisan 1964 tarihli bir yazıyla, yetimhane binasının da iki gün içinde boşaltılması istenir. Mevcut 177 öğrenciden kızlar Hristos Manastırı’na, erkekler Aya Nikolaos Manastırı’na nakledilerek tahliye gerçekleşir.

Hera Büyüktaşçıyan

6-7 Eylül ve 23 Nisan

Özetlediğim bu genel tarih içinde dikkat çeken iki zaman dilimi var. İlki 6-7 Eylül’le ilgili:

“Yetimhane mezunlarından Vaso Kokkof’un anlatımına göre, kalabalık bir grup ellerinde meşalelerle okula yaklaşmaktadır. Bunu gören 13 yaşındaki Hurmuzis Tzimulakis isimli talebe eline bir Türk bayrağı alarak onların önüne çıkar. Bayrağı gören güruhun geri çekilmesiyle bu cesur öğrenci büyük bir felaketin önüne geçmiş olur.”

İkincisi, tahliye emrinin hemen sonrasına ilişkin:

“Korkunç geçen iki günün ardından, çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın resmi geçidinde hazır bulunmaları gerekmektedir. Taşınma işlemleri nedeniyle yorgunluktan bitkin düşen eğitmenler Hristos Manastırı’nın bahçesinde derme çatma bir elektrik tesisatı kurup çocukların formalarını hazırlar ve ütüler. Zira çocuklar her zamanki gibi muntazam görünmelidir. Ertesi sabah çocuklar resmi geçitte yerlerini almıştır.”

O günden kalma tören kıyafeti ve bir trampet

İlk kattaki bir diğer odada, yetimhanenin yemekhanesi canlandırılmış; bugüne kalabilmiş araç gereçler ve fotoğraflarla. Odadaki sıralara ise patrikhane arşivinden alınan, tahliye sırasında tutulmuş envanter kayıtları yerleştirilmiş: “…40 adet büyük harita metod defteri, 70 adet silgi, 8 adet kalemtıraş, 16 adet pergel, 28 kutu sulu boya…”

‘Bir tanık, hâlâ burada’

Galata Rum Okulu’nun merdivenlerinden çıkarken izleyicileri, tüm duvarı kaplayan, yakın dönemde yetimhanede çekilmiş Murat Germen’in fotoğrafları karşılıyor. Murat Germen, Palas Pandıras adlı çalışması için, “Fotoğrafları çökmekte olan bir binaya ağıt amaçlı değil, şimdiye kadar içine girdiğim en etkileyici mimari anıtlardan birisini yüceltmek güdüsüyle çektim” diyor. İşte bu fotoğraflar, yetimhaneye içeriden baktığınız izlenimi yaratıyor.

Bir üst katta Ali Kazma’nın Yetimhane adlı video çalışması var. Ahşap bina şimdilerde türlü canlıya, özellikle kuşlara ev sahipliği yapıyor ve videoda sürmekte olan bu yaşam sergileniyor.  Onun sözleriyle aktarırsam “Yetim kalmış bir yetimhane. Bir tanık. Bir bina. Hâlâ burada.”

Rum Okulu’nun en üst katına vardığınızda, yine Germen’in fotoğrafları aracılığıyla, -bir anlamda- yetimhanenin de üst katına ulaşmış oluyor ve asıl tahribatla yüzleşiyorsunuz. Çökmüş çatı, oradan içeriye dolan gün ışığı, yıkılmış duvarların ardındaki Boğaz.

Hera Büyüktaşcıyan’ın buradaki Dalgalar Dalgası adlı eseri çatıya çıkan merdivenden aşağıya dökülüyor. “Kök salmış olduğumuz zeminin altımızdan her an çekip alınabileceğinin hatırlatıcısı” gibi. Ya da Yunan şair Yorgos Seferis’in dizelerindeki gibi:

“Hangi bulanık ırmak sürükleyip götürdü bizi?/ Biz derinlerde kaldık/ Sular akıp gidiyor başlarımızın üstünden/ Dilsiz kalmışları eğerek// Çocukların fırlatıp attıkları/ Çakıllara dönüştü/ Kestane ağacının altındaki sesler.”

Sessizliğin içindeki şarkı

Serginin bana göre en can yakıcı eseri Dilek Winchester’a ait. Video-ses çalışması Ihlamur Ağacı adını taşıyor. Ekranda, yamulmuş bir pencerenin dışındaki ıhlamur ağacı görülüyor ve binadan kaydedilmiş sesler arasında belli belirsiz bir melodi duyuluyor.

Eser adını ve ilhamını Wilhelm Müller’in Kış Yolculuğu şiirinin bir bölümünden alıyor. Şiirin tamamı Schubert tarafından bestelenmiş; Ihlamur Ağacı şarkısını ise, vaktiyle yetimhanede kalan çocuklar, pencereden görünen o ıhlamur ağacının çevresinde dans ederek söylermiş.

“…Bir ıhlamur ağacı vardır orada/ Tatlı tatlı hayaller kurardım/ Gölgesinde uzanıp da/ Kimi sevda sözleri kazımıştım/ O ağacım kabuğuna/ Sevinçte de kederde de/ Çekerdi beni hep yanına/ Dalları uğuldar, usulca fısıldar/ Sesleniyorlardı sanki bana:/ Gözlerimi de yumdum üstelik/ O zifiri karanlıkta/ Yamacıma gel, dostum/ Burada bulursun huzuru!/ Şimdi de kimi zamanlar/ Çok uzaktayken o yöreden/ O ıhlamur ağacının/ Yanında duyduğum mutluluğu/  Bulamıyorum.”

Son odada, yetimhanenin duvarlarına kazınmış notların fotoğrafları sıralanmış. Çocuklar şarkıdaki gibi adlarını, sevda sözlerini ya da hayallerini yazmış: Bir öğrenci “1948’de okula geldim, 1952’de ayrılacağım” diye yazmış. Bir diğer not daha yakın tarihli: “Yan yatakta kalan arkadaşım Tzevaro’yu arıyorum.” Yanında Yunanistan’a ait bir telefon numarası.

Yazıyı -binadan ayrılır gibi- yeniden birinci kata uğrayarak bitirelim. Duvara yerleştirilmiş ekranlarda sergi için yapılmış görüşmeler dönüyor. Bir tanesinde, eskiden yetimhanede kalmış Diamandis Arvanitidis anılarını anlatıyor:

Annesi, kardeşini ve onu yetimhaneden çıkaracak. Kapıyı aşıp az ilerlediklerinde “yerden küçük bir taş alıp kapıya atın ki bir daha hiçbirinizin yolu buraya düşmesin” diyor.

Biz o taşı zamanın hangi noktasına atalım, bir daha yaşanmasın?


https://www.artigercek.com/yazarlar/asli-ulusahin/206-odali-sessizlik-ve-ihlamur-agaci

 

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: