İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Her gün “Ayasofya” diye yatıp kalkan İslamcılar bunları biliyor mu… Ayasofya’nın son imamı Atatürk hakkında ne düşünüyordu

2013 yılıydı.

Amerika’nın Boston Havalimanında gezinirken gözüme duvardaki bir resim takıldı. Dikkatle baktığımda resmin Ayasofya Müzesi olduğunu farkettim. Ama resimdeki tek ve en önemli eksik minarelerinin olmamasıydı. O anda aklıma Türkiye’de Ayasofya’nın cami olarak açılmasında ısrarcı olan, bazen Ayasofya önünde göstermelik “Fetih Namazı kılan”, hatta namazda en ön safa, yani imamlık mevkiine bir Türk asıllı din adamını değil de, radikal Arabî giyimli, poşulu ve fistanlı Suudi Arabistan hüviyetli bir imamı geçiren siyasal İslamcılar ile Ayasofya üzerinde spekülatif hesapları olan Nurcular geldi. O anda, geçmişi ibadethane olan ve kendi adına söz söyleyemeyen bu zavallı müze hem İslamcıların hem de bağnaz Hristiyanların hedefinde vazgeçilmez olduğunu bir kez daha anladım. Bir taraf Ayasofya’yı namaz kılınan mabet ve İslam dinine hizmet eden mekân vasfıyla, diğer taraf ise onu İslam mimarisine özel olan minaresinden azade bir Hristiyan tapınağı olarak görmek istiyordu.

Ben yüksek lisans programımı Ayasofya Camii’nin son imam ve hatibi olan Manastırlı İsmail Hakkı üzerine yaptım. Onun Ayasofya’daki vaazlarını derlediği Mevâiz adlı eserini de inceleme fırsatı buldum. Mevâiz, Manastırlı’nın Ayasofya’daki vaazlarının Eşref Edip tarafından derlenmesiyle oluşturulmuştur. Sonuçta, Manastırlı İsmail Hakkı’nı hayatını ve eserlerini tanıttığım “Manastırlı İsmail Hakkı’nın İslam Düşüncesindeki Yeri” adlı yüksek lisans tezim, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlanan İslam Ansiklopedisi’nde kaynak eser kabul edilmişti. Manastırlı’nın oğlu Âsım Arar, Mustafa Kemal Atatürk’ün özel doktorluğunu yapmış, torunu İsmail Hakkı Arar da CHP’den Devlet, Adalet ve Milli Eğitim Bakanlıkları görevlerinde bulunmuştur. Dolayısıyla Atatürk’ün cami iken müzeye çevirdiği Ayasofya’nın en son din görevlisinin çocuğu ve torunu, Atatürk’ün ya yakınında bulunmuş veya onun kurduğu partisinin üyeleri olmuştur. Bu aile üyelerinin bile dost olduğu bir kişinin yani Atatürk’ün, İslami bir yapının statüsünü hasmane duygularla değiştirildiğini iddia etmenin vicdani dayanağı olabilir mi? Ya da bu ailenin fertlerinden bir kişinin bile Ayasofya’nın cami statüsünden müze kimliğine büründürülmesine dair tek itirazının olmaması manidar değil midir?

Gelelim Ayasofya konusunun dinsel ve diplomatik yönden önemine…

Altı üstü karıştırılan ve olmadık yerlere çekilen Ayasofya meselesi, bir caminin müzeye çevrilmesi gibi yahut Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesine ihanet edilmesi gibi değerlendirilemeyecek kadar uzmanlık konusu ve siyasi derinliği olan bir meseledir.

Atatürk’ün ve yeni kurulan Cumhuriyet’in hassas noktalarından biri de, sembol edinilmiş dinî yapılar ya da misyon yüklenmiş kimi dinî kurumlardı. Hz. Muhammed’in vefatından sonra halifelik gibi aslen çürümüş bir dinî makamı lağveden Cumhuriyet, radikal dinciliğin sığındığı sembollere de bir çekidüzen verme ihtiyacı duymuştur. Camiyken rolü değiştirilen Ayasofya kiliseye değil, müzeye dönüştürülmüştür. Aslında kimseye peşkeş çekilmemiştir. Günümüzün siyasal İslamcılığını önceden gören Mustafa Kemal, radikal çıkışların merkezi olabilecek Ayasofya’yı bir nevi korumuştur.

Ayasofya’yı yalnızca dinci Müslümanlar değil, Hristiyan dünya da istismar etmeye çalışmıştır. Taceddin Ural’dan alıntı yapan Yeni Şafak yazarı Ayşe Olgun şunları aktarıyor: “1967 yılının Temmuz ayında Türkiye’ye ziyarete gelen Papa VI. Paul’un Ayasofya ziyaretinden ilginç bir olayı aktarıyor. Papa VI. Paul Ayasofya’yı da ziyaret etmek ister ve bir heyetle Ayasofya’ya gelir. Ziyaret sırasında mihmandarlık yapan Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in şaşkın bakışları arasında Papa Ayasofya’da birden yere diz çöküp haç çıkartarak ‘İşte cennet burası’ diye haykırır.” (Yeni Şafak, 26 Kasım 2006)Tarihçi Aytunç Altındal, Sabri Çağlayangil’in Papa’yı o anda elinden tutarak kaldırdığından ve bu teşebbüse engel olduğundan söz etmiştir.

NURCULAR İÇİN AYASOFYA’NIN ANLAMI

Her İslami grup gibi Nurcular da bu meseleyi kaşımıştır.

Risale-i Nur’da “Kahraman bir milletin ebedi bir medar-ı şerefi ve Kur’an ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya camiini puthaneye ve meşihat dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmasına imkân var mıdır?” (Risale-i Nur Külliyatı/Şualar, s.333) denilmiş, Ayasofya’nın puthaneye çevrildiği iddia edilmiştir.

1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara gelince Said Nursi’nin, Başbakan Menderes’e gönderdiği ve bazı tavsiyelerde bulunduğu mektubu şöyledir: “Hem Demokrata Ezan-ı Muhammedi gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslamı, hatta bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır. Bu ise bu mesele için otuz sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zatların hatırı için başka yere gitmedim.” (Risale-i Nur Külliyatı/Emirdağ Lahikası II, s.147.)

AYASOFYA İBADETHANE OLAMAZ

Ayasofya’nın statüsü ne olmalıdır sorusuna yanıtımız nasıl olabilir?

Elbette ki “Ayasofya asla hiçbir ibadethaneye çevrilemez” şeklinde olacaktır.

Neden mi?

1-Bir defasında Recep Tayyip Erdoğan, “Diğer camiler namaz kılanlarca doldurulabiliyor mu ki Ayasofya’ya ihtiyaç duyulsun.” demişti ve bu sözünde haklıydı. Üstelik Hz. Muhammed bir sözünde “Gün gelecek tüm mescitler dolu olacak ama içlerinde Allah’ın hoşnut olacağı bir tek kişi bulunmayacak” sözü, camiler ile onların içindeki cemaatlerin çok ve kalabalık olmasının değil, kalitesi ile ruhlardaki samimiyetin asil olduğuna vurgudur. İbadet edenlerin kalitesi ise şu anda İslam dünyasında tartışmalıdır.

2-Ayasofya meselesi bir din sorunu değil, dincilerin zafer kazanma inadındaki ağır psikolojik sorundur.

3-Ayasofya cami olarak açılsa bile Hristiyanların ruhani liderlerinden herhangi birinin orayı kendi dini adına kutsaması, uluslararası platformda ve diplomatik alanda tartışmalara, hatta hukuksal kavgalara neden olacaktır.

4-Artık İslam hukuku geçerli değil, Murat Bardakçı’nın iddia ettiği gibi, “Kılıç hakkı” fetvası da geçerli değil. Türkiye topraklarında bulunan ama tüm inanç sahipleri için kutsallık arz eden mekânlar ortak inanç değerleridir. Bu tespitime karşı çıkan bir İslamcıya “O halde siz de, İsrail topraklarında bulunan (işgal edilmiş olsa bile) Kudüs’teki Mescid-i Aksa ve diğer İslami eserlere saygı gösterilmesi hususunda itiraz edemezsiniz” denilir.

5-Şimdiki tespitim şu ana kadar kimse tarafından yapılamamış yeni ve gerçekçi bir gerekçe olacaktır. Evet, artık Ayasofya bir daha asla ibadethaneye çevrilemez ve Büyük Atatürk’ün tensip buyurduğu hukuki statüsüyle varlığına devam eder. Esasında hiç kimse Atatürk’ün Ayasofya’yı müzeye çevirme tasarrufuna itiraz edip, “Ama Ayasofya Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesidir” şeklindeki saçma savunmayı öne süremez. Zira Birinci Dünya Harbinde düşman güçlerce işgal edilen İstanbul’un ve dolayısıyla Ayasofya’nın egemenliği işgalci ülkelere geçmişti. Ama İstanbul’u tekrar fetheden kişi (özellikle fetih sözcüğünü İslamcılara güzel bir gönderme olsun diye maksatlı kullanıyorum) Türklerin başındaki Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk olduğuna göre, o andan itibaren İstanbul’un yeni Fatih’i Atatürk olmuştur ve Ayasofya’nın vakfiye mutasarrıfı o olmuştur. Öyleyse Ayasofya’ya yeni rol biçme hakkına sahip olan Atatürk’ün seçeneği hem milli olarak hem dinî olarak tek geçerli ve gerçekçi seçenektir.

Aslında ibadethane yapma savaşında hedef tahtası yapılan Ayasofya üzerinde türlü senaryolar ve kendine ait kılma gayretlerine hiç mi hiç gerek olmadığını düşünüyorum. Yukarıda Kudüs’ün üç büyük din için kutsal sayılması nasıl ki içlerinden herhangi birini rahatsız etmiyorsa, Ayasofya’nın ortak dinî değer olarak hiçbir inanç grubunu rahatsız etmemesi gerekir.

Ayasofya cami mi olmalı yoksa katedral/kilise mi olmalı bağnazlığını yıkan bir örnek vermek istiyorum. Hz. Muhammed, Arabistan’ın Necran bölgesinden gelen Hristiyan misafirlere kendi dinlerine göre ibadet etsinler diye Medine’deki Mescid-i Nebi’nin bir kısmını şapele (küçük kilise) çevirdiğini, yani Kâbe’den sonraki en mukaddes caminin içindeki bir bölümü kiliseye çevirme alicenaplığı ve dinî hoşgörü herkese örnek olmalı ve cami olarak pek bir yüce fonksiyonu taşıyamayacak yapı hallinde anlamsız diretmelerden vazgeçilmelidir.

Ayasofya, bazılarının zannettiği gibi, ne bir süs eşyası ne para kazanılması için bir araç ne de yabancı ülkeleri ve özellikle Hristiyan dünyayı küstürmemek üzere ucuz politik atakla camiden müzeye çevrilmiş bir figürdür. Artık ortada lüzumsuz fetih saplantısını taşıyacak bir kamuoyu yoktur, dolayısıyla konuyu milli hislere ya da din hükümlerine bağlayacak argümanlar da akıl ve vicdan dışıdır.

Fakat biz din siyasetçilerinin kurnazca ne yapmaya çalıştıklarını çok iyi seziyoruz.

Akdamar Kilisesi’nde ve Sümela Manastırı’nda ayin yapma serbestiliğini Hristiyanlara veren ve bu dinsel atakla dünya kamuoyuna “Bakın, biz ne kadar din sâliklerine saygılı ve hoşgörülüyüz” subliminal mesajını yollayan AKP hükümeti, buna paralel olarak dinci vakıf ve derneklere de göz kırparak ara ara Ayasofya’nın ibadete açılma senaryosunu canlı tutmakta, adeta “Akdamar Kilisesi ile Sümela Manastırı’nı Hristiyanların ayinine açan bu hükümet, niye Ayasofya’yı da Müslümanların ibadetine açmasın?” düşüncesine kuvvet katmaktadır. Bu düşünce neticesinde, yurt dışından Ayasofya’nın müzelikten camiliğe dönüştürülmesine ilişkin yapılabilecek yoğun eleştirilere de ön alma taktiğiyle cevap verilebileceği varsayılıyor. Ancak unutulmamalıdır ki tarih ve uluslar arası hukuk bu tarz şark kurnazlığı ile yürümez ve Atatürk’ün vakfiyesi konumundaki Ayasofya’nın şimdiki niteliğine yönelecek İslamcı sarkmayı hiç kimse kabul etmeyecek, Ayasofya’ya cami olarak değil, dincilerin lanetli tapınağı nazarıyla bakılacaktır.

Ayasofya’nın anlamı “Kutsal Bilgelik”tir.

Öyleyse bu kutsal bilgeliğin sembolü olan Ayasofya herkesin ortak alanı olarak, yani müze vasfıyla kabul edilip korunmasıyla güzel kalmaya devam edecektir.

Nazif Ay


https://odatv.com/ayasofyanin-son-imami-ataturk-hakkinda-ne-dusunuyordu-15091824.html

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: