İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sevan Nişanyan İle Söyleşi: Kelimeler, Mekanlar ve Ötesi

Bu söyleşide Sevan Nişanyan ve bir çift de ikiz var. Soruları biri psikolog birisi de siyaset bilimci olan ikizler sordu. Sevan Nişanyan ise her soruda kelimelere daha çok dokundu, değdi ve onları değerli kıldı. Kendisinin hem sözlük hem de Anadolu yer adları üzerine büyük bir külliyatı mevcut. Sevan Nişanyan onu takip edenlere ve söylediklerini hazmedebilenlere ışık saçıyor. Şimdi ise sorular eşliğinde bizlere yansıtacak aydınlığını.
Batuhan Saç : Birbiriyle akraba olan bir grup insan gördüğünüzde, örneğin bir düğünde, aile üyelerini aralarındaki fiziksel benzerliklerden tanıyabiliriz. Yani kısaca, ailenizin parçasını taşırsınız. Dilin nasıl işlediği konusundaki bu Wittgenstein metaforu hala geçerli mi? Yani sözcüklerin bir ailesi var mıdır?
Sevan Nişanyan: Sözcükler insanlar gibi, her biri tekil ve karmaşık bir tarihin ürünü. Geçmişinin izlerini içinde taşır. Beklenmedik çağrışımları vardır. Huyu, rengi, karakteri yüzyıllar içinde şekillenmiştir. Bunların farkında olmadan da dili pekala kullanabilirsin, sıkıntı yok. Ama sokakta yeni tanıdığın adamla konuşmak gibi olur, yüzeysel kalır. Huyunu, suyunu, geçmişini, dedikodusunu, arızalarını, hayallerini bildiğin biriyle kahve içmenin lezzeti olmaz.
B. Saç : Aziz Agustinus konuşmayı nasıl öğrendiğini anlatırken İtiraflar kitabında sözcükleri yalnızca pratik bir kullanıma indirger. Peki ya siz, “dilin işlevi nesneleri adlandırmaktır” gibi bir görüş karşısında nasıl bir tepki verirdiniz? Bu düşünce, dil kullanımının ilkel bir aşaması mıdır?
Leksikal birim, yani sözlük maddesi dersen işlevi elbette nesneleri – ve ilişkileri ve eylemleri ve deneyimleri ve duyguları – adlandırmaktır, ona ne şüphe. Ama sözcükler bundan ibaret değil ki? Bir kere kullanımda çekilip bükülürler. “Çekilip” ya da “kullanmadığımızda” ya da “ilerikinden” ya da “hımbıllaşmayalım” dediğin zaman hani nerede nesne? Dilde daha bundan öte dev bir kıta olan sentaks var, yani kelimeleri nasıl yan yana getirdiğimiz. Ondan öte stilistik var, yani bir insanın ifadesini diğer insanınkinden ayıran her şey. Pragmatik dedikleri koca saha var, yani dil davranışlarının bağlam ve eylem içinde anlam kazanması. Bunları hesaba kattığında, “nesneleri adlandırma” işlevinin çok küçük bir alan kapladığını görürsün.
B. Saç : Dil üzerine düşünürken her kelimenin bir anayurdu, doğal ortamı olduğunu düşünmek yol gösterici midir? Eğer kelimeler bir mekanla da ilişkiliyse, işgal edilebilir ya da “kendisinin olmayan” sahalara nüfuz edebilirler mi?
S. Nişanyan: Kelimelerin doğum yeri vardır tabii. Ya da doğum yeri demeyelim, eski yurdu diyelim, çünkü nihai doğum yerini tespit etmek çoğu zaman imkansız. Tabii ki kelimeler eskinin tüm unsurları gibi eski yurtlarının da izini taşırlar. Nikbin başka, optimist başka, iyimser başka. Bunu bir zenginlik olarak görmek lazım. Farklı rezonansları, farklı lezzetleri, farklı çağrışım alanları olan kelimelerin elimizin altında olması bir nimettir. Onlarsız yaşanır mı? Yaşanır elbette, ama biraz ot gibi yaşanır.
B. Saç : Sözlük çalışmanız ilk kez 2002’de Sözlerin Soyağacı adıyla okuruna sunulmuş. Ama 1995’ten bu yana çalışmalarınız sürüyor. Siz kendinizi bu alanda nerede görüyorsunuz? Bu sorunun yanına da şunu iliştirmiş olayım, Türkçe ve Türkiye’yle ilişkiniz arasında büyük bir uçurum var gibi gözüküyor, siz ne dersiniz?
S. Nişanyan: Koskoca Nişanyan Map var, namı diğer Index Anatolicus, Türkiye’nin beşeri anatomisi üzerinde bundan daha büyük tutkuyla yapılmış bir çalışma bilmiyorum son otuz ya da altmış yılda. Küçük Oteller Kitabı’nı, Şirince’yi, Matematik Köyü’nü saymıyorum bile. Sürgün olduğum ülkede hala Türkiye’de on binlerce kişilik bir kamuoyuna hitaben yazılar yazıyorum neredeyse her gün. Bunları yapan birinin “Türkiye” ile alakasının problemli olduğunu nasıl düşünürsün aklım almıyor. Absürt bir düşünce.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kepazelik olduğunu düşünüyorum. Baştan sona bir insanlık ayıbıdır. Türkiye’de pek çok kişinin beyni Devlete Tapma – Statolatri – diniyle deforme edilmiş olduğundan, devletlerine laf etmemi kendi ulusal kimliklerine hatta şahıslarına hakaret olarak algılıyorlar. Bir tür akıl hastalığıdır, sakınmanı tavsiye ederim.
B. Saç : 24 Ekim 2017’deki “Dillere dair bir not” yazınızda dilin aynı zamanda bir tür anlaşamama aracı olduğunu yazmışsınız. Yakın vakitte içeriği de kapağına yansıyan “Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog” adlı bir kitap okudum. Durum bu kadar dramatik mi? Yoksa bu sadece konu üzerinde düşünürken bir hassasiyet ve bir tür edinilmesi gereken bir bilinç mi?
S. Nişanyan: Yok canım, öyle dramatik bir şey değildi dediğim. Babil Kulesi meselinden söz ettim. Allah insana dili anlaşsınlar diye değil, anlaşamasınlar diye verdi diyor kutsal kitap. Her dil bir cemaat oluşturur; dünyayı “biz” ve “ötekiler” olarak böler. Güzelliği de oradadır, lezzeti de oradadır; yani kötü bir şey gibi düşünme, insanoğlu “biz” olmaya bayılır. Sadece Türkçe, Lazca, İngilizce gibi kavim dillerinden de söz etmiyorum. Aksan gibi, jargon gibi, tonlama gibi, her toplumsal grubun benimsediği ayırt edici dil özellikleri de dilin bölücü ve ötekileştirici işlevine dahildir.
Dikkat edersen, her dil eyleminde bir tavır ve bir stil vardır. Ağzını her açtığında “bizi” tanımlamaya başlarsın. Uzaktan dinleyen üçüncü kişi, senin “kimlerden” olduğunu iki cümlede şıp diye anlar. Çünkü karşındakine bir şey anlatırken, bir yandan da olası non-muhatapları silmekle meşgulsün. O yüzden, mesela kimliğinden ya da toplumsal statüsünden emin olmadığın insanlarla konuşurken zorlanırsın. Kıvranırsın, ellerin terler.
Bu anlamda söyledim o şeyi. “İletişim yok” anlamında değil. İletişim zannettiğinden daha karmaşık bir olay, bir yandan sevişirken bir yandan dövüşüyorsun anlamında.
Emircan Saç : Dili kullanıyor olmak, onun tarihinin yükünü de hissetmek anlamına gelir mi? Bunu, gündelik yaşamda konuşulan ve anlamları üzerinde hiçbir hakimiyeti olmadığımız kelimeleri düşünerek de soruyorum.
S. Nişanyan: Hissetmezsin belki, ya da eğitiminle orantılı olarak çok belirsiz bir biçimde hissedersin. Ama tıpkı içinde yaşadığın coğrafya gibi, içinde dolandığın dilde de binlerce yıllık bir uygarlık tarihinin şekillendirdiği oluşumlar vardır. “Hele şükür” ya da “rahmetli hacı dayı” ve hatta “batsın bu dünya” dediğin zaman ne yaptığını tam anlamıyla analiz edebilmek için aslında bütün dünya tarihini baştan sona bilmek lazım.
“Bilmek lazım” fazla belki, bilmesen de olur, ama bilsen daha güzel anlarsın.
E. Saç : Birçok düşünür dil ve düşünce arasında bir bağ olduğunu savunur, bu bağlamda Hannah Arendt ise Eichmann davasını izlerken Eichmann’nın aslında dilini kullanamadığı ve klişelerden kurtulamadığını savunuyor. Siz bu çerçevede dil ve düşünce bağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Nişanyan: Tanımlı her grubun dili öbürüne “klişe”, “bayıcı”, “aptal” gelir. Eminim Eichmann da Arendt’in entel dilini feci derecede beyinsiz bulmuştur. Misal: “Iyy, şimdiki gençler iki yüz kelimeyle konuşuyor.” “Şekerim erkekler anlamaz, gel kız kıza muhabbet edelim.”
E. Saç: Elifin Öküzü kitabınızda, içinde Türkçe’yi 25 dil ile karşılaştırdığınızda, Türkçe’nin en çok paydaşa sahip olduğunu ifade ediyorsunuz, bu kadar çok paydaşı olan Türkçe bundan nasıl yararlanıyor veya yararlanabiliyor mu?
S. Nişanyan: Yirminci yüzyılda Türkçe bir inkâr ve reddi miras krizine girdi. Fakirleşme erdem sayıldı. Antika mobilyalar atılıp yerine formika masa alır gibi, bin yıllık köyler ve konaklar yıkılıp yerine apartman yapar gibi, dilde “modernleşme” ve tekdüzeleşme tercih edildi. Yirmi birinci yüzyıl bence daha umut verici bir şekilde başladı, daha zengin ve çok-katmanlı ifade biçimleri yazı hayatına egemen oldu. Devamı nasıl gelir göreceğiz.
E. Saç : Tanıl Bora Nasyonal Sosyalizmin Dili kitabından esinlenerek Zamanın Kelimeleri diye AKP iktidarındaki dillere pelesenk olan kelimeleri yorumlamıştır. Siz böyle iktidarların kendi jargonlarını yaratması hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Nişanyan: Her toplumsal oluşum kendi jargonunu yaratır. Gemici dili var, cezaevi dili var, Robert Kolej dili var, Şaban’ın Kahvesi dili var, AKP dili neden olmasın? Dil alışkanlıkları bir toplumsal grubun kendini “ötekinden” ayırmak için kullandığı sinyallerdir. Alışkanlıkları benimseyen “bizden”dir, bilmeyen yahut kullanmayı beceremeyen “yabancı”dır, kuşku veya soğuklukla karşılanır. İç halkaya alınmaz.
Alman Nasyonal Sosyalizminin, yahut Sovyet Komünizminin, yahut Türk Kemalizminin bu olguyu abartılı seviyelere taşıdığını görüyoruz. Aşırı stilize, adeta hermetik bir dil oluşturmuşlar. Demek ki neymiş? Adı geçenler aşırı derecede seçkinci, yani elitist oluşumlarmış. Her grup kendini ayırır, bunlar fazla ayırmışlar, toplum vasatından fazla uzaklaşmışlar. O kadar. Siyasi iktidar o grupla özdeş hale gelmişse, iktidardan pay almak o grubun kapalı kodlarına uyum sağlama şartına bağlanmış oluyor.
AKP “dilinin” henüz yukarıda andığımız gruplar ölçüsünde kapandığını söyleyemeyiz. Ama o yönde bir trend var ve zamanla daha beter hale gelmesi muhtemel görünüyor.
Emircan Saç – Siyaset Bilimci Batuhan Saç – Psikolog


http://nisanyan1.blogspot.com/2018/08/be.html

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: