İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Osmanlı Cumhuriyetinden Demokratik Cumhuriyete… Nereye Geldik, Nereye Gidiyoruz? Cumhuriyetin Diyalektiği!…

Münir Aktolga
Bu ülkede son iki yüz yıldır “Batılılaşma” adı altında yukardan aşağıya doğru Devlet tarafından yönetilen bir kültür ihtilalı süreci yaşanmış. Tamam, bu aynı zamanda Batılı ülkelerin “Oryantalizm” adı altında kültür ihraç etme Politikasıyla kol kola gelişmiştir (bize “emperyalizmi” sadece sermaye ihracıyla sınırlayarak yanlış öğrettiler, hâlbuki işin özünde bu kültür ihracı olayı da yatıyordu…); ama eğer biz işin iç dinamiklere ilişkin yanını da- Devletin bu yola “modernleşerek” kendini kurtarmak için gönüllü olarak girdiği gerçeğini de- görmezden gelirsek olup bitenleri tam olarak kavrayamayız. Bu nedenle, eğer Osmanlı’dan bu yana son iki yüz yıla damgasını vuran süreci anlamak istiyorsak, bir yanda hep Devletin ve onun kendini kurtarmak için geliştirdiği ideolojik duruşların- varoluş biçimlerinin- diğer yanda ise, kendi kültürüne, geleneklerine, değerlerine bağlı kalan geniş halk kitlelerinin bir şekilde buna karşı tepkilerinin yer aldığını unutmamamız gerekir…

***
Önce size gene bir video izleteceğim!…
https://facebook.com/zm.aktolga1
Denebilir ki, e buradaki insanlar “cahil”, Atatürk’ün kurduğu Devletin “Osmanlı
Devleti” olduğunu, onun “Padişah” olduğunu falan söylüyorlar, daha doğru dürüst bir
tarih bilgileri bile yok bunu bize niye izlettin!..
Benim göstermek istediğim de bu zaten!… Halkımızın neden hiç gazete, kitap
okumadığını, neden “cahil” olduğunu, ama “cahil” kalırken bile bazı temel gerçekleri
nasıl fark ettiğini göstermek istedim!…
Bu ülkede son iki yüz yıldır “Batılılaşma” adı altında yukardan
aşağıya doğru Devlet tarafından yönetilen bir kültür ihtilalı süreci yaşanmış.
Tamam, bu aynı zamanda Batılı ülkelerin “Oryantalizm” adı altında kültür ihraç etme
Politikasıyla kol kola gelişmiştir (bize “emperyalizmi” sadece sermaye ihracıyla
sınırlayarak yanlış öğrettiler, hâlbuki işin özünde bu kültür ihracı olayı da yatıyordu…); ama eğer biz işin iç dinamiklere ilişkin yanını da- Devletin bu yola “modernleşerek” kendini kurtarmak için gönüllü olarak girdiği gerçeğini de- görmezden gelirsek olup bitenleri tam olarak kavrayamayız. Bu nedenle, eğer Osmanlı’dan bu yana son iki yüz yıla damgasını vuran süreci anlamak istiyorsak, bir yanda hep Devletin ve onun kendini kurtarmak için geliştirdiği ideolojik duruşların- varoluş biçimlerinin- diğer yanda ise, kendi kültürüne, geleneklerine, değerlerine bağlı kalan geniş halk kitlelerinin bir şekilde buna karşı tepkilerinin yer aldığını unutmamamız gerekir…
Kabakçı Mustafa’dan Patrona Halil’e, 31 Mart Vaka’sına kadar bu hep böyle idi. Bu
çelişki sonra Cumhuriyet döneminde de devam etti. Bunların günümüzdeki
uzantılarını bugün hala değişik biçimlerde yaşamaya devam ediyoruz… Alın bir AK
Parti olayını. Bir yanıyla gelişen burjuva devrimi sürecinde önemli bir yere sahip olan,
küreselleşme sürecine açık modern bir parti bu, ama aynı anda diğer yanıyla
sistemin içinde tarihsel olarak biriken reaksiyonları da barındıran, tarih boyunca
yaşanılan travmaların etki alanından bir türlü tam olarak çıkamayan, bu yüzden de
bir o yana bir bu yana yalpalayan bir parti!…
Evet, insanlar -toplumsal örgütler de-kendi tarihlerini kendileri yapmaya
çalışıyorlar, ama bunu ancak içinden çıkıp geldikleri sürecin kendilerine
bıraktığı bilgi temeli mirasını esas alarak yapabiliyorlar… Her durumda,
yaşanılan maddi gerçeklik kendi bilincini-bilgi temelini oluşturdukça eskinin
kendi üzerindeki vesayetinden ancak bu Şekilde kurtulmuş oluyor… Bugün
“vesayet” diyerek tanımlamaya çalıştığımız ama bir türlü etki alanından
kurtulamadığımız ölü kuşaklardan kalan o habis ruhun özü budur!..
Cumhuriyetten sonra oluşturulan ve “Devlete uygun vatandaş
yetiştirme” makinesi olarak faaliyet gösteren “Milli Eğitim”
2
mekanizması ile insanlar adeta tornadan geçirilerek yeni tipten
devşirmeler-beyinleri yeniden programlanmış biyolojik robotlar yetiştirilmeye
çalışılmıştır…
Bugün, ortaya çıkan bu yeni insan tiplerine “Beyaz Türkler” deniyor… Bunların
tamamen kendine özgü bir tarih, toplum anlayışları var. Bunlara göre, II. Mahmut’la
başlayan “Batılılaşma” süreci bir “burjuva devrimi” olayıdır!… Tanzimat, 1908 falan da hep bu sürecin unsurları. Ve sonunda da “Cumhuriyet Devrimi’yle” burjuva devrimi taçlanıyor, Osmanlı’dan farklı yeni bir Türkiye kurulmuş oluyor!… “Solcu”sunun da “sağcı”sının da “tarih” anlayışları bu!…
E, madalyonun bir tarafında bunlar yazılı olunca öteki tarafında da
tam tersine bir potansiyelin biriktiğini düşünmek zor olmasa gerek!
Devlet ve “Beyazlar” “oku, oku da adam ol” dedikçe, Osmanlı’nın “Reaya”sı,
Cumhuriyet’in “halkımız” dediğimiz köylüsü, Devlete karşı duyduğu reaksiyon
hissiyle kendi kimliğini, kültürünü muhafaza edebilmek için tam tersini yapmıştır!..
İşte bizde geniş halk kesimlerinin gazete-kitap okumamasının nedeni budur!…
Bu böyledir ama aynı “halkımız” öte yandan kendi çocuklarını okula göndermekten de
çekinmez! “Hiç olmazsa onlar Devlet katında bir yere sahip olurlar da bizim gibi
sürünmezler” diye düşünür!… Eskiden Osmanlı Hristiyan çocuklarını toplayarak
onları devşirme kullar yaparken onların anne-babaları da, bir yandan bağırlarına taş
basarlarken, diğer yandan da buna benzer şeyler hissederlerdi her halde!…
Türkiye’de olay budur, saptırılmış tarih ve sınıf bilincinin-Devlet anlayışının altında
yatan gerçek budur (dikkat ediyorsanız Devlet kelimesini bile hep büyük harflerle
yazıyorum; çünkü bizim Devlet başka bir Devlettir de ondan!…)
Tabi tarihe ve topluma böyle bakınca bu tarihi yapan Devletçi
toplum mühendisleri “ilerici” (çünkü onlar “burjuva devrimi” yapmış
oluyorlar) onların dışında kalan, okumaya yazmaya bile hevesi
olmayan Osmanlı’nın Reayası-Cumhuriyet’in “Halkı” ise “gerici”
olmuş oluyor!…
Bizim “solculuk” anlayışımız da bu tarih ve toplum anlayışı üzerine oturmuyor
mu?… Bir yanda “ilerici” burjuva devrimcileri, bunların karşısında ise
“gericiler”!… Bu durumda solcuların görevi tabii ki bu “burjuva devrimcilerinin”
safında yer alarak devrimi daha da ileriye götürmek olacaktı!… “Ötekiler”-
“Siyahlar” ülkeyi daha da geriye-Osmanlı’ya götürmeye çalıştıkları için, “halkın
devrimci öncüleri” olarak “solcuların” görevi de daha önce ittihatçı-Kemalist
anne babalarının, dedelerinin yaptıkları gibi, “halka rağmen halk için” diyerek
mücadele bayrağını açmak, “uyuyan halkı uyandırarak” “onları örgütleyip
devrim yapmak oluyordu”!!..
şu pozitivizm o kadar ilginç bir dünya görüşü ki, amansız zihinsel bir illetideolojik
bir virüs- mübarek, eğer için özünü kavramamışsan geliyor hiç
fark etmeden üzerine yapışıveriyor!… Hem Marksist, hem milliyetçi, ama hem
de pozitivist bir toplum mühendisi olmak o kadar kolay, o kadar “mantıki ve
3
rasyonel” ki, birisi tersine bir şey mi söyledi, hemen, “bunun neresi yanlış,
gerisi karşı devrimcilerin saptırmasıdır” der çıkarsın işin içinden!…
Ben tarihe böyle, sadece “Beyazların” veya “Siyahların”
penceresinden tek yanlı olarak bakmıyorum!
Öyle “Beyaz Türkler gibi, “Cumhuriyeti” Fransız İhtilalı benzeri bir devrim-burjuva
devrimi olayı olarak görmüyorum ben! Cumhuriyet, tarihsel devrim geleneğimize
uygun bir şekilde yukardan aşağıya doğru, sistemin toplumsal DNA’ları falan
değiştirilmeden-çünkü onu değiştirecek, onun yerine yeni bir üretim ilişkileri sistemini
inşa edecek bir potansiyel yoktu o zaman- bir Osmanlı cumhuriyeti olarak kuruldu
bizde… Ama buradan yola çıkarak sakın “niye kuruldu, keşke kurulmasaydı” falan
diye düşündüğümü de sanmayın, iyi ki de kuruldu!… Neden “iyi ki” biliyor musunuz?
O bir Osmanlı cumhuriyeti de olsa, yani Osmanlı Devleti’nin kılık değiştirmiş
“modernleştirilmiş” bir versiyonu da olsa, onunla birlikte Osmanlı tarihinde ilk kez fetih, ganimet gelirine-diyalektiğine değil de üretime bağlı olarak, kendini üreterek
var olmaya bağlı olarak bir varoluş anlayışı-diyalektiği gündeme geliyordu. Daha
önce üretim sadece asker yetiştirmek için lojistik bir faaliyetken, Cumhuriyet’le birlikte ilk kez var olabilmek için üretmek gerektiği ortaya çıkıyordu…
Tekrar videoya dönersek, oradaki “cahil-Siyahların” (bu ülkenin “okumuşlarının”-
“aydınlarının” tam tersine) hiç düşünmeden, Cumhuriyet’in Osmanlı’nın yeni varoluş
şekli olduğunu ifade edebilmelerinin altında bizim bu ikili-düal tarih anlayışımız
yatmaktadır. Düşünsenize, “okumuş-aydın” “Beyazlar” böyle bir “hata” yaparlar mı
hiç!! Yapmazlar, çünkü onlar ancak kendilerine öğretileni bilirler ve tekrarlarlar; ve de
“öğrendikleri” bilgiler onların varoluş koşullarını belirleyen bilgilerdir!…
Bu konuda daha önceki bir çalışmanın linkini veriyorum. Daha geniş açıklamalar
orada bulunabilir… http://www.aktolga.de/m39.pdf
“Bu kadar uzun bir çalışmayı nasıl okuyayım vaktim yok” mu diyorsunuz, o zaman
sizin için bir özet yapmaya çalışalım:
CUMHURİYETİMİZ NEDEN BİR “OSMANLI CUMHURİYETİ” OLARAK DOĞMUŞTUR?
Soruyorum ben şimdi size, daha başka ne olabilirdi ki? Adına “modern,
çağdaş” falan diyerek, onu kuran kadroların “kapitalistleşme” , “modern”
anlamda kapitalist bir cumhuriyet kurma niyetlerine falan bakarak o bir burjuva
cumhuriyeti olabilir miydi?
Yeni eskinin içinde ortaya çıkar, gelişir ve onun yerini alır diyoruz. Antik Osmanlı
sisteminin içinde bu türden bir burjuva yapıyı inşa edecek- yeni üretim ilişkilerini
temsil eden- bir sınıf var mı idi? Evvel Allah Devlet-II. Mahmut’tan bu yana- hiçbir
zaman böyle bir sınıfın ortaya çıkmasına müsaade etmemişti bizde. Gayrimüslim
burjuvaların ise daha sonra nasıl köküne kibrit suyu ekildiğini biliyoruz!.
Peki, eğer o zaman böyle bir sınıf yoktuysa ortada kim kurdu bu yeni Devleti
Cumhuriyeti?
Eski sistemden-Osmanlı’dan meşruiyet kaynağı olarak geriye bir
Tek halkın kalmış olduğunun farkına varan İttihatçı kalıntısı Jöntürk kadro değil
mi? Bunlar, “halk adına davranıp”, onun meşruiyet hakkını-yetkisini
kullanarak yukardan aşağıya doğru kurulmasına öncülük etmemiş midir bu
4
Cumhuriyet’in. Yani, kuruluş sürecinde inisiyatif tamamen bunların- bu Devletçi
kadronun elinde olmamış mıdır?… Halkı örgütleyen, işin içine sokan ve güden
onlar olmamış mıdır hep? Zaten “halka rağmen halk için” olayının mantığı da bu değil
midir? “Eski köye yeni imam” getirilerek “Cumhuriyet” gibi modern bir kavramla biçimle
dünyaya yeni, modern bir devlet kurulduğu imajı verilmiş, dünya kamuoyunun
gözünde meşruiyet kazanılmaya da çalışılmıştır. Üstelik dönemin siyasi
konjonktürünün yardımıyla bunda muvaffak da olunmuştur (iyi ki de olunmuştur…)
Olay budur!…
Bütün bunlar bir mucize gibi görünüyor bazılarına!. Olayı bir avuç insanın
“kahramanlığına” indirgeyerek adeta mistik bir hale sokuyorlar!. Şunu unutmayın ki,
arkasında koskoca bir Osmanlı tarihi-onun Devlet geleneği vardı o “kahraman”
“kurucu” kadronun!. Bizim Kemalist-Jöntürk deyip geçiverdiğimiz bu insanlar, o
zaman Devlet’in-Osmanlı Devleti’nin ruhunu temsil ediyorlardı. Yani öyle, “solcu”
jöntürklerin dediği gibi üç tane “asker-sivil aydın küçük burjuva” paşanın
“kahramanlıklarıyla” kurulmuş basit bir yapı falan değildir bu Cumhuriyet!
CUMHURİYET’İN DİYALEKTİĞİ…
Evet, ilk bakışta değişiklik özde değil biçimdedir-Şekildedir. Ama mekanik-pasif
bir biçim-Şekil değişikliği olayı da değildir bu. Osmanlı Devleti ve toplumu için
bir tür “çağdaşlık” aşısıdır. Bir tür toplum mühendisliği olayıdır. Bu anlamda da
tarihsel bir devrimdir. Dış dinamiğin zorlamasıyla “aktif bir karmaşık” haline
gelen toplumda yavaş yavaş iç dinamiklerin de harekete geçmesinin yolu bu
Şekilde açılacaktır. Yani toplum, Cumhuriyet olayıyla birlikte tıkanan sürecin
yolunu açacak yeni bir kulvara giriyordu adeta.
Klasik Osmanlı sistemi ile onun Cumhuriyet biçimi arasındaki fark:
Bu nokta çok önemli. Osmanlı toplumu özünde fetihçi bir toplumdu, üreten ve
Üreterek ayakta kalan bir toplum değildi demiştik. Fetihçilik bitince de, kendi
kendisini yiyip tüketerek ayakta kalabilir hale gelmişti zaten. Cumhuriyet ise,
onu kuranların da iradelerinden bağımsız olarak, üreterek var olabilme yoluna
giriyordu. Yeni bir kulvar derken kastettiğim budur benim. Aslında bu süreç
daha önce İttihatçılar döneminde başlamıştı. “Burjuva yetiştirme”, “bir ulus
yaratma” deniyordu bunun adına. Cumhuriyet, zorunlu olarak işte bu yolda
devam etti. Artık tek çare vardı önünde: Kapitalist bir toplum haline gelmek!…
Yani, Kendi diyalektik inkârını yaratarak-yaratırken var olmak! İşte yeni
Türkiye’nin diyalektiği bu olmuştur.
Kemalist Cumhuriyet kendi diyalektik inkârcılarını yaratıyor!…
Kemalist Cumhuriyet, var olabilmek için, her şeye rağmen kendi diyalektik
İnkârcılarını yaratmak zorundaydı dedik. Ve o da bunu yaptı!… Kendi
varoluşunun koşullarını yaratırken kendini üreterek yok edip yeniden yaratmak
da diyebiliriz buna! İşte bugün olup bitenlerin anlamını burada aramak gerekir…
Burada, bu açıklamalarla, kuruluş dönemindeki Kuvveyi milliye olayını-aşağıdan
yukarıya oluşumları-Sistemin iç dinamiklerini- küçümsediğim sonucu çıkarılmamalıdır!
Elbette ki Türkiye’nin dört bir yanında direniş grupları da vardı. Örneğin, bir Yeşil Ordu
olayı, ya da diğer “çeteler”-gerilla grupları vb… Ama bunlar hiç bir zaman mahalli
5
direniş grupları olmanın ötesine geçemediler-geçmelerine de imkân verilmedi zaten!
Onların-sistemin iç dinamiklerinin- başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir
bu ülkenin tarihinde! Çünkü onlar bu kez de her aşamada Devletin bu yeni
sahipleriyle boğuşmak zorunda kalacaklardı! Ne de olsa II. Mahmut’un torunlarıydı
bunlar da!..
Burada altını çizmemiz gereken bir nokta daha var:
Hani ben böyle, “bu niteliksel olarak yeni bir Devlet falan değildir, Osmanlının
küllerinden doğma bir Osmanlı Cumhuriyetidir” diyorum ya, bazıları buradan hemen
“Cumhuriyet düşmanlığı” sonucunu çıkarıyorlar!.. Kesinlikle hayır, bu sadece bir
tespittir. Böyle bir tesbitten “düşmanlık” sonucunu çıkaranlar onu-Cumhuriyet’i bize
bir toplumsal devrim-bir burjuva devrimi-olarak yutturmak isteyenlerdir. Yalanlarının
ortaya çıkmasından korktukları için söylüyorlar bunu. Çünkü eğer Cumhuriyet bir
Toplumsal devrim olayı değilse, o, benim söylediğim gibi bir Osmanlı cumhuriyetiyse,
o zaman Cumhuriyet’in egemenlerinin-Cumhuriyet elitinin-Devlet Sınıfının maskesi
de düşmüş oluyor bu durumda. Çünkü bunlar, “solcu” aydınların da yardımıyla,
kendilerini şimdiye kadar hep, ya “küçük burjuva devrimcileri”, ya da, modern kapitalist
bir devletin “bürokratları” falan olarak kamufle ettiler! Yani, sanki ortada bir
devrim-burjuva devrimi olayı varmış da, bunlar da bu devrimi başarıya ulaştıran
devrimci burjuvazinin temsilcileriymiş gibi davrandılar! Bu maskenin düşmesinden
korkuyorlar şimdi!. Olay budur.
Ben diyorum ki: Kemalistler Osmanlı’nın Jöntürkleridir. Önce İttihatçılar
çıkmıştır sahneye, sonra da, konjonktüre uygun olarak aynı ekolün-kadronun
uzantısı olan Kemalistler..Yani, bunlar sapına kadar Osmanlıdır. Osmanlının
“batılılaşma” sürecinin ürünü olan, pozitivist-toplum mühendisleridir.
Osmanlının “tarihsel devrim geleneğinin” üzerine inşa edilmiş yeni tipte bir tür
ideolojik devrimciliktir bunların devrimciliği. Aslında, aynı türden “devrimciler”
bugün de egemen halâ Türkiye’nin entellektüel hayatına! ”Solculuk” denilen
Şey nedir ki bugün Türkiye’de? Aynı akımın “modern”-“çağdaş” uzantıları değil
midir bunlar da? “Devrim yaparak” “kurtarmaya” çalıştıkları şey de özünde
gene o kadim Devletçiliğimiz değil midir?…
“Ya bunların kendi aralarındaki çelişkiler, bak Kemalistler İttihatçıları ipe bile
çekmişler” mi diyorsunuz! Ben size başka bir soru sorayım: Bugün birbirinin düşmanı
olan bir sürü “sol” grup var ortada değil mi, haydi açıklayın bakayım bana bunların
aralarındaki “çelişkileri”! Yeri gelince bunlar da öldürüyorlar birbirlerini öyle değil mi!
Bunlar, toplum mühendislerinin kendi aralarındaki çelişkilerdir! “Öyle değil de böyle
devrim yapacağız” tartışmalarıdır aralarındaki tartışmalar da!
KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLMAK…
Şimdi, bu çalışmanın belki de en önemli kısmına geldik! Beni, ta o ilk başlarda, 1 3
Martında bu çalışmaya yönelten, “o anlaşılmaz diyalektiğin” açıklanmasına geldik!
Nasıl olmuştur da, yukardan aşağıya o yeni Devletleşme süreci, kendi inkârı
olan bir Anadolu sivil toplum potansiyelini yaratabilmiştir? Ucu, bugüne kadar
uzanan bu diyalektik nasıl bir diyalektiktir?
Olayı çözdükten sonra, tabi her şey çok basit görünüyor! Ama o “çok basit” olanın
anlaşılabilmesi için yıllar geçti! Cevap şöyle:
6
Ortaçağ Avrupa’sında feodaller kent toplumu olarak sivil toplumu nasıl
yarattılarsa, bizim Batıcı-Kemalist Devlet sınıflarımız da, Anadolu sivil
toplumunu gene aynı Şekilde, aynı diyalektiğe tabi olarak yaratmışlardır!
“Devleti kurtarmak” güdüsü kaçınılmaz olarak onları bu türden bir yola
Sokmuştur!
Örneğin, Ortaçağ’da bir kentin kurulması olayını ele alalım. Bir feodal bey
neden kent kurucu oluyordu? Feodalizmle, kapitalizmin ana rahmi kent
arasındaki ilişki ne idi? Feodal bey, bir kenti kurarken kendi ipini çektiğinin
farkında değil miydi? Ya da, kenti kurarken, intihar etmek için, kendini yok
etmek için mi yapıyordu bunu? Tabii ki hayır! O an onun tek düşündüğü kendi
çıkarı idi. Kent kurulacak, ticaret gelişecek, o da bundan yararlanacaktı.
Pazardan vergi alacak, kendi tüketim ihtiyaçlarını daha kolay temin edecekti vs.
Bir de tabi, sistemin kendi içindeki çelişkiler açısından, köylülerin- serflerin,
yani kendi karşıtlarının dışında, onlara karşı kendisini güçlendirecek, onlara
bağımlı olmaktan kurtaracak, altın yumurtlayan bir tavuk gibi sırf kendisine tabi
bir alternatif, bir çıkış yolu olarak görüyordu onu-kent’i-. İşte, kendi “inkârını”
yaratma olayı budur.
Başka bir örnek verelim. Burjuvaziyi ele alalım. Bugün burjuvalar “araştırma geliştirme” çalışmalarına milyarlarca dolar yatırıyorlar. Neden? Yeni bilgilerin
üretilmesine yol açarak, bu bilgileri kullanıp, rekabette üstte kalabilmek, daha
çok kâr elde edebilmek için değil mi? Ama her yeni bilgi, pratikte, üretici
güçlerin biraz daha gelişmesine yol açıyor. Ve giderekten o hale geliyor ki,
kapitalistler, daha çok kâr elde edebilmek için, işçilerin yerine mümkün olduğu
kadar makineleri, robotları kullanmaya başlıyorlar. Başlangıçta müthiş bir şey
bu tabi! Ne grev var, ne hasta olmak! Her bir robot altın yumurtlayan bir tavuk
onlar için! Ama bir düşününüz şöyle, nereye gidiyor bu işin sonu diye! İlerde,
işçilerin yerini büyük ölçüde robotlar aldığı zaman nasıl kâr elde edecek
kapitalist! Kâr olayı, işçinin sırtından kazanılan artı değerle ilgili bir şey değil mi,
işçinin yerini robot alınca kâr da ortadan kalkar! Kâr olmayınca da kapitalist
olmaz! Kapitalizm kendi inkârını işte böyle yaratıyor. Modern komünal topluma
giden yol böyle inşa ediliyor!…
Anadolu burjuvazisinin doğuş diyalektiği…
Tekrar Osmanlının ve Cumhuriyet Türkiye’sinin „Batılılaşma“ sürecine
dönersek, evet, nasıl olmuştur da bu süreç zamanla kendi diyalektik inkarı
olarak bir Anadolu kapitalizminin ortaya çıkmasına neden olmuştur?
Burada birbiriyle iç içe, birbirini tamamlayan iki süreçle karşılaşırız. Bunlardan birincisi açıktır. Batı kültürüne göre yeni insan tipleri ve yeni bir toplum yaratılmaya
çalışılmaktadır. Bu demektir ki, yeni insan tipleriyle yeni bir yaşam biçimi topluma
egemen kılınacaktır. Bu amaçla sistemin içinde Batı’dakilere benzer kurumların
oluşturulmasına çalışılır. Meşrutiyetin ilanı, Tanzimat Fermanı, Parlamentonun
oluşması, bankaların kuruluşu, Batı’dakilere benzer yeni yasaların çıkarılması vs.
bütün bunlar hep tepedeki batıcı bürokratların „yeni bir sistem yaratabilmek“ için
başvurdukları etkinliklerdir. Şerif Mardin hocayı dinleyelim:
7
“Bunlar, sivil kurumların Türkiye’de bulunmadığının ve bunun da kendilerini,
fikirlerini tatbik imkanı az olan sosyolojik bir yapı ile karşı karşıya bıraktığının
farkındaydılar. Bundan dolayı gerek ittihatçılar, gerek Kemalistler bu ara’yı
temsil edecek kurumları (bankalar vs.), sınıfları (ticari ve endüstri burjuvazisi)
ve yasaları (Cumhuriyetin Medeni Kanunu ve Ticaret Yasaları) temellendirmeye
çalıştılar. İlginç olan ve kurumsal sosyolojinin üzerinde durması gereken
gelişme, “sivil toplum” kurucusu olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni yapıların,
uzun vadede Kemalistler tarafından değil, fakat dindar Müslümanlar tarafından
zapt edilmiş olduklarıdır”.
Yani, Şerif Mardin diyor ki; batıcı Devlet Sınıfı kendine bir kitle temeli yaratarak kendi dünya görüşüne göre yeni bir toplum inşa edebilmek için (kendisine bağlı, batıcı-Devletçi bir kapitalist toplum yaratabilmek için) Batı’da kapitalist sistem içinde var olan kurum ve kuralları yukardan aşağıya doğru Türkiye Toplumu içinde oluşturmaya çalışır. Bunu yaparken onun amacı “cahil” geleneksel İslamcı Reaya’yı-muhalefeti eriterek yok etmek, insanları bu yeni kurum ve kuralların-ilişkilerin içinde kendi dünya görüşüne göre yeniden şekillendirmektir (Osmanlı bu işleme “devşirmecilik” diyordu). Örneğin bankacılık sistemini ele alalım: Bankayı kurdun, bu kolay. Başına da kendi görüşüne uygun Devletçi bir müdür, personel vs. atadın. Bu da kolay! Peki kime hizmet verecekti bu banka? Senin o “cahil”-geleneksel İslamcı insanlarına değil mi? Köylü Mehmet ağaya krediyi verdin, işleri iyi gitti. Seneye daha büyük bir kredi… gübreydi, yeni makinalardı derken al sana işte bir Anadolu kapitalisti! Aynı süreç ticaret ve sanayi kapitalizminin gelişimi açısından da geçerlidir.
„Kapitalistleşmek“,
„kapitalist yaratmak“ mı diyordun (sen sadece Koçlar falan gibi sisteme sadık
kapitalistler mi istiyordun), al sana işte kapitalist! Hem de aslan gibi, dini bütün, yerli
mi yerli bir Anadolu kapitalisti! Böyle gelinir 1950 lere. DP bu sürecin ürünü olur…
Ama durun bakalım bitmedi, süreç daha yeni başlıyordu!…
Açın 1 8 Fransız Devrimi tarihini okuyun. Biz şimdi 1 8 deyince öyle hemen bir
hamlede işin bittiğini, burjuvazinin eski sistemi yok ederek „yeniyi“-kendi düzenini birden kuruverdiğini falan düşünüyoruz! Olur mu hiç, daha sonra neler oluyor! „Eski“,
hiç bir zaman öyle kolayca pes ederek yerini yeniye bırakmak istemiyor. Bir müddet
daha alt alta üst üste bir süreç yaşanıyor…
Bizde de öyle olmuyor mu? 2 Mayıs, Devletin yeni yetme Anadolu burjuvalarına
cevabı oluyor!… Derken, 12 Mart ve 12 Eylül. Bütün bunların altında yatan hep aynı
diyalektik. Bir yanda Devlet-Osmanlı artığı eski Devlet- ve Devletçi düzen, diğer
yanda ise, aşağıdan yukarıya doğru gelişen Anadolu kapitalizminin güçleri…
Derken Özal çıkıyor tarih sahnesine. Hep denir ki, „Özal bir koalisyonu temsil
ediyordu“. Kimdi peki o „koalisyonun“ ortakları? Eskinin Devletçi-büyük
burjuvalarıyla yeni yetme Anadolu burjuvaları değil miydi?…
Özal’la birlikte dışa açılmaya başlayan sistem, eski içe kapalı Devletçi yapının
çerçevesini zorlayarak koalisyon ortaklarına sınırsız gelişme olanağını sunuyordu.
Yani artık sırtını Devlete dayayarak içe kapalı Türkiye’nin sınırlı potansiyelini
paylaşmak için kendi aralarında birbirlerini yeme kavgası vermek zorunda değildi
burjuva kanatlar!… Ürettiğin malı satmak mı istiyordun, al çantanı eline, açıl dünyaya,
bul müşterini malını sat ve kazan… Küreselleşme süreciyle birlikte açılan yeni bir
yoldu bu, yeni bir paradigmaydı ve sistem de bu yolda ilerlemeye başladı… Bu
8
konuda daha önceki bir çalışmada şöyle diyorduk:
http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/22063-Su-kuresel-sermayemilli-sermaye-konusu
Gele gele geldik bugüne, AK parti’ye ve onun „kutsal“ hale getirilen
lideri Erdoğan olayına. Neden „Devrimin ikinci aşaması“?
İşte AK Parti ve Erdoğan olayı da bu süreç içinde bir konağı temsil ediyor.
http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/32716-Yasanilmaya-baslanansurec-devrimin-ikinci-asamasina-iliskindir
… Bu konuda daha önce birçok makale
kaleme aldım. Bunların hepsi yukarıdaki sitede mevcut. Bu nedenle burada işin
ayrıntılarına girmiyorum. Şu an söz konusu olan büyük tablo içinde bulunduğumuz
yer ve bunun „demokratik cumhuriyete“ geçişle olan ilişkisi…
Yeni, eskinin içinde ortaya çıkıyor, gıdasını ondan alıp, onun
Potansiyelleriyle beslenip gelişerek daha sonra onun yerini alıyor
demiştik…
Bu o kadar önemli bir ifade ki, bence özellikle „solcuların“ bu cümleyi
çerçeveleterek duvarlarına asmaları gerekiyor! Her türlü pozitivizme karşı bir
numaralı ilaç bu!…
Yani, DEVRİM denilen olay, eskiden beri var olan sistemin içinde ezilenlerin,
sömürülenlerin egemen sınıfa karşı duydukları nefreti, öfkeyi kusarak isyan
edip onu devirerek iktidarı ele almaları, ve sonra da kendi düzenlerini kurmaları
olayı değildir!… İşte bütün o eski „solcu“ ve de Marksist-Leninist devrim
anlayışlarının zayıf noktası burasıdır… Benim, Marksizm işçi sınıfının
delikanlılık döneminin ideolojisidir derken anlatmak istediğim Şeyin özü budur.
http://www.aktolga.de/m23.pdf Kapitalist sistemin içinde ezilen, sömürülen
sınıf olan işçi sınıfı „bilinçlenip“ örgütlenerek sömürüye karşı başkaldırıyor,
burjuvaziyi devirerek kendi iktidarını-sosyalizmi-kuruyor!… Ya da, gene aynı
devrim anlayışıyla, eski Türkiye’nin ezilenleri-„Siyahları“ Devlet sınıfının-
„Beyazların“ iktidarını devirerek yönetimi ele alınca burjuva devrimi öyle bir
çırpıda tamamlanmış oluyor!… Yok böyle Şey!…
http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/35524-Devrimin-ikinciasamasina-giden-yol-tarihsel-uzlasmadan-geciyor
Ezilenler, sömürülenler, yani sistemin içinde „karşıt“ kutbu temsil edenler, anne baba-çocuk
diyalektiğinde kendi içinde çocuğa hamile kalarak daha sonra da onu
doğuran anneyi temsil ederler. Yani, yeni olan anne değil, o çocuktur!… Bu durumda,
erkek egemen bir toplumda kadının erkek iktidarını devirerek kendi egemenliğini
kurmasını devrim olarak anlamak nasıl bir devrim anlayışıdır ki!!… İşte, işçi sınıfı da
aynı şekilde, kapitalizmin içindeki bir sınıf olarak tıpkı çocuğu doğuran anneye
benzer. Bu nedenle devrim, işçi sınıfının ayaklanarak iktidarı ele alması,
burjuvaziyi yok ederek kendi düzenini-sosyalizmi-kurması olayı değildir!
Devrim, kapitalizmin içinde gelişen üretici güçlerin mevcut üretim ilişkileri
kabına sığamaz hale gelince modern sınıfsız bir topluma ilişkin yeni tipten
üretim ilişkileriyle birlikte yeni bir toplumun doğuşu olayıdır.
9
Ya peki o, devrimin iki aşamalı olması olayı, onu nasıl açıklayacağız? Yani, önce
işçi sınıfının iktidarı ele alarak kendi sistemini kurmasını (birinci aşama olarak
„sosyalizm“), sonra da, bu sosyalist sistem içinde gelişen üretici güçlerin ikinci
aşama olarak „komünist toplumu“ yaratması olayını… bunun neresi yanlış?
Denilebilir ki (yukarıdaki makalede) sen kendin „devrimin ikinci
aşamasından“ bahsediyorsun da, burada neden böyle bir şey söz konusu olamıyor?…
Devrimin iki aşamalı olması sorunu?…
Ben size başka bir soru sorayım: Sosyalist sistem neden yıkıldı? Madem ki
sosyalizmden amaç, kapitalizmin içinde artık gelişemez hale gelen üretici güçleri
geliştirmekti ve sonra da buradan „ikinci aşamaya“ geçilecekti, bu neden mümkün
olmadı?… Ama siz de bana diyorsunuz ki, orada mümkün olmayan devrimin bu iki
aşamalı olması olayı bugün Türkiye söz konusu olunca nasıl mümkün hale geliyor?…
Bakın, Marksist devrim anlayışının özü „sosyalizmi yaratan üretici güçlerin ve
üretim ilişkileri sisteminin kapitalizmin içinde gelişemeyeceği“ anlayışına
dayanır. Çünkü, kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanırken,
sosyalist sistem üretim araçlarının mülkiyetinin toplumsal hale geldiği bir
sistemdir (sosyalizmin tanımı böyle). Bu nedenle, önce iktidar alınmalıdır ki,
daha sonra üretici güçler gelişerek sosyalist toplumu ve üretim ilişkilerini inşa
edilebilsinler. Yani bu durumda „yeni“ olan (sosyalizm) „eskinin“ (kapitalizm)
içinde gelişerek doğmuyor!… Devrim, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele
geçirilmesi olarak tanımlanınca, bu durumda iŞ toplum mühendisi profesyonel
devrimcilere (toplumsal doğum uzmanlarına) kalıyor!… Daha başka bir deyişle
denilmek isteniyor ki, bu durumda geçerli olan POZİTİVİZMDİR, pozitivist
dünya görüşüdür!… Anladınız mı!!… İşte sosyalist sistemin yıkılmasının nedeni
budur!…
Bugün Türkiye’de gelişmekte olan burjuva devriminin „ikinci
aşamasından“ bahsetmemiz ise tamamen başka bir olaydır. Burada
tam tersine, daha da ileriye gidebilmek için üretici güçlerin var olan sistemin içindeki
gelişme seviyesine uygun bir bilincin, buna bağlı bir dünya görüşünün-ve
örgütlenmenin öne çıkması gerektiği ortaya konuluyor… Yani, kapitalizmin-üretici
güçlerin-gelişme düzeyinin bugün Türkiye’de şu ankinden daha ileri bir üst yapının
oluşumunu gerekli kıldığından bahsediliyor… Çünkü maddi gerçekliğin oluşumuyla
onun bilincinin ortaya çıkışı olayı arasında önce gelen daima birincisidir… Önce
maddi süreç yaşanılarak yaratılıyor, sonra da onun bilincine varılıyor… Türkiye şimdi
tam bu noktada. Türkiye kapitalizmi-sistem şu an kendi gelişme düzeyine uygun
demokratik bir cumhuriyete geçişin sancılarını yaşıyor…
Türkiye’de kapitalizmin gelişme süreci yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya
doğru birbirini tamamlayan-fakat birbirine zıt iki kanaldan gerçekleşmiştir…
İmdi olması gereken, küreselleşme paradigması içinde bu iki kanalın
birleşerek tek bir süreç haline gelebilmesidir… Çünkü ancak burjuvazinin ve
işçi sınıfının birliği sağlanarak eskinin içinden doğup gelen yeni sistem kendi
ayakları üzerinde yürür hale gelebilir… „Beyazların“ Kemalist Cumhuriyeti
kendi karşıtı-reaksiyon- olarak „Siyahların“ Cumhuriyetini yarattı. İmdi olması
gereken, „Beyaz“-„Siyah“ etkileşimiyle ortaya çıkacak MELEZ-DEMOKRATİK
BİR CUMHURİYETTİR!… Devrimin ikinci aşamasının hedefi budur…
10

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: