İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bu devletin tarihsel hafızasında sorunu barış yöntemlerle çözme geleneği yoktur (1)

Kemal B. Cemgil / Gece Evleri / @KemalBCemgil home.php
Sorunlara çözüm bulmak siyasetin görevidir. Cumhuriyet ve Osmanlı tarihinde herhangi bir sorunun barışçıl veya siyasal yöntemlerle çözüldüğü görülmemiştir. Dolayısıyla devletin tarihsel hafızasında böyle bir gelenek oluşmamış, fakat mevcut hafızada “yağma, yakma, toplu imha etme” refleksi hala yerini korumaktadır… 1877’den 1896’ya kadar Patrik’e göre 300 bin, batı kaynaklarına göre 200 bin, Türk kaynaklarına göre 80 bin Ermeni öldürüldü. 1909’da ülkenin her tarafında yeniden Ermenilere karşı saldırılar başladı. Adana ve İstanbul pogromunda 20 bin Ermeni öldürüldü. Bölgedeki kilise ve evler yakılıp yıkıldı. Katliamlardan kurtulanlar çadırlarda yaşamını sürdürmek zorunda bırakıldı. Bu ara açlık, kıtlık, göç günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.

***
Sorunlara çözüm bulmak siyasetin görevidir. Cumhuriyet ve Osmanlı tarihinde herhangi bir sorunun barışçıl veya siyasal yöntemlerle çözüldüğü görülmemiştir. Dolayısıyla devletin tarihsel hafızasında böyle bir gelenek oluşmamış, fakat mevcut hafızada “yağma, yakma, toplu imha etme” refleksi hala yerini korumaktadır.
Osmanlı’da ne zaman baskıya karşı sesler biraz yükseltmişse bu “isyan” sayılıp bölge ya yağma edilmiştir ya da toplum kıyıma uğratılmıştır. 18. yüzyılın sonlarına doğru Sırbistan’da sıra kadınların satılmasına gelince halk “bu kadar da olmaz” dedi. Sırplar, Saray’a gönderdikleri bir heyet aracılığıyla “Bu yöneticiniz kadınlarımızı satıyor, yeni bir vali atayın” diye rica bulundular. Saray ise suskunluğa gömüldü bir zaman. Bıçak kemiğe dayanınca “Yorgi” adında bir çoban düştü insanların önüne. Belgrad topa tutuldu bir anda, binlerce insan öldü. Nihayetinde Yorgi’nin kanlı kellesi İstanbul’da gümüş tepsi üzerinde padişaha sunuldu.
Türk tarihçileri bu olayı “Sırpların Türklere olan kin ve düşmanlığı” olarak aktardılar. Yorgi’yi de “domuz Yorgi” diye tanıttılar. Çünkü Yorgi’nin, çoban olarak çalıştığı çiftlikte domuzlar da vardı.
16. yüzyıldan bu yana, Osmanlı devleti bir “iç sömürü makinesi” gibi işliyordu. Örfi Alayları tarafından Yunanlılar öyle sömürülüyordu ki artık verecek bir şeyleri kalmamıştı. More’deki köylüler, idarecinin değişmesini istediler, aksi taktirde vermek zorunda oldukları vergi veya haracı ödeyemeyeceklerini söylediler.
II Mahmut “yediden yetmişe kadar bütün Rumları kesin” emrini verdi. Devletin erkanı, eline eteğine düştü Sultan’ın ama o kan istiyordu. Yeniçeriler böylesi bir katliam için Şeyhülislamın “kesin cihat fetvası gerekiyor” dediler, Şeyhülislam ise “hayır” dedi. “Ben, bu kadar insanın vebalini boynuma alamam, sonra hesabını öbür dünyada nasıl veririm.” Tarihe ilk olarak geçecek soykırım felaketi Şeyhülislamın Allah korkusundan dolayı atlatılmış oldu, fakat padişahın öfkesi bir türlü dinmemişti.
Cellatlar, Patrik Grigoriu’u canlı canlı Patrikhane’nin iç kapısındaki çengellerine astılar, cesedi üç gün orada asılı kaldıktan sonra Haliç’e bir çöp gibi atılıverdi. Kayseri, Edremit, Edirne, Tarabya piskoposları idam edildi ve yedi piskopos zindanı boyladı. 13 Kilise yakıldı ya da kullanılmaz hale geldi.
Yeniçeriler, türlü gerekçelerle Mora halkını kılıçtan geçirmeyi reddetmesi üzerine görevi Mısır valisi Mehmet Ali Paşa aldı. Mora bir yangın yerine döndü, katliamlar başladı, kadınlar toplu tecavüz edildi.
Bu böyle sırayla devam edip gitti. Mayıs 1876’da Bulgarlar silahlarını teslim ettiler. Teslim eder etmez savunmasız halka saldıran başıbozuk Müslüman çeteleri, çocuk yaşlı demeden sivil halkı kılıçtan geçirdiler. Türk tarihçileri ölü sayısını 4500 olarak veriyorlar. Bulgar kaynakları ise 15 bin.
1877’den 1896’ya kadar Patrik’e göre 300 bin, batı kaynaklarına göre 200 bin, Türk kaynaklarına göre 80 bin Ermeni öldürüldü. 1909’da ülkenin her tarafında yeniden Ermenilere karşı saldırılar başladı. Adana ve İstanbul pogromunda 20 bin Ermeni öldürüldü. Bölgedeki kilise ve evler yakılıp yıkıldı. Katliamlardan kurtulanlar çadırlarda yaşamını sürdürmek zorunda bırakıldı. Bu ara açlık, kıtlık, göç günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: